Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) 2008 Çevre Durum Raporu’nda, dünya nüfusunun yüzde 15’ini oluşturan zengin ülkelerin, toplam karbondioksit salınımının yarısından sorumlu oldukları, buna rağmen salınımın neden olduğu iklim değişikliğinin “en yüksek faturasını, yoksul ülkeler ve onların vatandaşlarının ödeyeceği” belirtildi.

Raporda, “Önce insan, önce çevre’ anlayışı yerine bugün ’önce ekonomi, önce tüketim, önce kar anlayışı”nın hakim olduğu, çevre sorunlarının önemli etmenlerinden biri olan tüketimin çevre ile birlikte anılmaya başlandığı ifade edildi.

Üretim ve tüketim artışıyla iklim değişikliğinin meydana geldiği ve bunun en büyük sorumlularının gelişmiş ülkeler olduğu vurgulanan raporda, şu ifadelere yer verildi:

“Dünya nüfusunun yüzde 15’ini oluşturan zengin ülkeler, toplam karbondioksit salınımının yarısından sorumludur. Buna rağmen iklim değişikliğinin en yüksek faturasını yoksul ülkeler ve onların vatandaşları ödeyecektir. Gelişmiş ülkelerde kişi başına fosil yakıt kullanımı hala artmaktadır. Her sektör devasa ölçülerde ve gittikçe de artan enerji taleplerinde bulunmaktadır. Dünyadaki bütün insanların bazı gelişmiş ülkelerdekilerle aynı seviyede sera gazı üretmesi durumunda, 9 gezegene daha ihtiyaç duyulacağı öngörülmektedir.”

“İshal ve sıtma gibi salgın hastalıklar şiddetini artıracak”
Raporda, büyümeyi hızlandıran ekonomik modelin ve “savurgan tüketimin”, ekolojik yaşamı tehdit ettiği ve küresel ısınmayı tetiklediği belirtilerek, şunlar kaydedildi:

“Ortalama küresel sıcaklık, 1906’dan beri yaklaşık 0,74 derece arttı. Bu yüzyıl içinde öngörülen yükselme ise 1,8-4 derece arasında. Bazı bilim insanları 2 derecelik yükselmenin, dünyayı büyük ve geri dönüşü olmayan tahribattan önceki aşamaya getireceğine inanıyorlar. Daha yüksek sıcaklıkların, ishal ve sıtma gibi salgın hastalıkların şiddetini arttıracağı ve küresel besin üretiminin azalacağı düşünülüyor.”

Küresel ısınmanın, kısa dönemde dünya nüfusunun en yoksul yüzde 40’lık kısmını etkileyeceği bildirilen raporda, uzun vadede herkesin iklim değişikliğinin yol açacağı tehlikelere maruz kalacağı bildirildi.

“Suya ulaşma hakkı tehlike altında”
Dünyada su politikalarının, suyu “kamusal bir hizmet olmaktan çıkardığı, suyun kaynaktan temini, işlenmesi, iletimi ve arıtımının serbest piyasa koşullarında yapılmasının önünü açtığı” ifade edildi. Küresel politikalarla suyun “metalaşması ve özelleştirilmesi sonucu temiz, içilebilir suya erişim hakkının göz ardı edildiği” belirtilerek, “Dünya nüfusunun sadece yüzde 5’i suyunu şirketlerden alıyor. Bu şekilde bile su şirketlerinin yıllık gelirleri dünya petrol ticaretinin yıllık gelirinin yarısına ulaşmış durumda. Sadece bu potansiyel dahi suya ulaşma hakkının nasıl bir tehdit altında olduğunu göstermek için yeterlidir” değerlendirmesine yer verildi.

Raporda, Türkiye sularının durumuna da değinilerek, ülkenin su varlığı açısından zengin olmadığı ve mevcut su varlıklarının ülke geneline eşit dağılmadığı öne sürüldü.

Türkiye’nin artan su ihtiyacını karşılamak için 1995-2002 yılları arasında, yüzey ve yer altı suyu kaynaklarından çekilen su miktarında yüzde 32,9’luk bir artış görüldüğü bildirilerek, kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarının bin 500 metre küp olduğu belirtildi.

Türkiye nüfusunun 20 yılda 87 milyona ulaşmasının beklendiği ve bu durumda yıllık kişi başına düşen su rezervinin bin 42 metre küpe düşeceği ifade edilerek, bu rakamın, su fakiri olarak tanımlanan ülkelerdeki yıllık kişi başına düşen su miktarına çok yakın olduğu vurgulandı.

Diğer taraftan Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’nde belirtilen, “Kıta İçi Su Kaynaklarının Sınıflarına Göre Kalite Kriterleri” sınır değerleri baz alınarak yapılan ölçümlerde, Türkiye’deki önemli tarım ve endüstri merkezlerini kapsayan akarsu havzalarındaki su kaynaklarının kalitesinin, “az kirlenmiş” (II. Sınıf) ve “çok kirlenmiş su” (IV. Sınıf) arasında değiştiğine dikkat çekildi.

“Endemik türlerimiz için alınan tedbirler yetersiz”
Raporda, Türkiye’nin endemik bitkiler açısından çok zengin olmasına rağmen, bazı türlerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu kaydedildi.

Dünya Koruma Birliği (IUCN 2001) kriterlerine göre, Türkiye’deki endemik türlerin yaklaşık 600’ünün “Kritik CR”, 700’ünün ise “Tehlikede EN” kategorilerinde yer aldığı belirtilerek, bu türlerin etkin korunması için alınan tedbirlerin yetersiz olduğuna işaret edildi.

Raporda, şu hususlara dikkat çekildi:

-Amik Gölü, Avlan Gölü, Hotamış, Eşmekaya sazlıkları gibi sulak alanlar yok oluyor. Beyşehir Gölü, Tuz Gölü süratle kirleniyor ve yüzey alanları hızla küçülüyor.

-Fethiye’ye fosseptik, Tuz Gölü’ne kanalizasyon akıyor. Kekova’yı yatlar, Foça’yı balık çiftlikleri yok ediyor.

-Özellikle Sukuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkındaki RAMSAR Sözleşmesi listesine dahil edilen ve 135’i uluslararası öneme sahip olan 500 sulak alanımızdan 12 alanda ciddi oranlarda kuruma ve kirlenme mevcut.

-Tüm dünyada koruma altına alınan alanların ülke yüz ölçümlerine oranı yüzde 12,8 iken, Türkiye’de yüzde 3,9.

-Yargı kararlarına rağmen Bergama Ovacık Altın Madeni başta olmak üzere birçok yerde siyanürle altın madeni işletmeciliği hala devam ediyor.

Raporda, genetiği değiştirilmiş organizmalardan (GDO) mısır, buğday, soya fasulyesi gibi ürünlerdeki genlerin, doğal bitki türüne atlayarak genetik çeşitlilik kaybına neden olduğu, yabani türlerin doğal yapılarında sapmalara yol açtığı ve ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeyi bozduğu kaydedildi.

Özellikle küresel ısınmanın uluslararası ortamlarda kabul görmesiyle uluslararası pazarı kontrol eden çok uluslu şirketlerin, bitkilerin kuraklık, aşırı soğuk ve sıcak, sel, tuzluluk gibi olağan dışı çevre koşullarında hayatta kalmasını sağlayacak genlerin patentini aldığı, “iklim genleri” olarak adlandırılan bu genlerin kullanım hakkını kazandığı da vurgulandı.

“Doğal ve kültürel değerler, turizm baskısı altında”
Raporda, kent sorunlarına da değinilerek, kentlerde içme suyu, kanalizasyon, arıtma ve katı atık gibi sosyal ve teknik altyapı eksiklikleri yaşandığı belirtildi.

TÜİK’in 2004 verilerine göre, 3 bin 225 belediyenin 2 bin 226’sının kanalizasyon şebekesine, 269’unun ise su arıtma tesisine sahip olduğu bildirildi. En önemli çevre sorununun katı atıklar olduğu ifade edilen raporda, tüm Türkiye’de 16 katı atık depolama tesisi bulunduğu kaydedildi.

Türkiye’deki ormanlar, kıyılar, doğal, tarihi ve kültürel varlıkların yok edildiği de ileri sürüldü. Doğal, tarihi ve kültürel değerlerin, turizmin baskısı altında olduğu ifade edilerek, şu görüşlere yer verildi:

“Ülkemizde turizm faaliyetlerinin yüzde 79’u Nisan-Ekim aylarında, Ege ve Akdeniz kıyılarında yoğunlaşmaktadır. Bu yoğunluk önemli çevresel baskılar meydana getirmektedir. Turizm faaliyetlerinden kaynaklanan gürültü, hava kirliliği ve atıklar, turizmin alt yapısını oluşturmak için hızlı konutlaşma ve çarpık kentleşme, ayrıca ikinci konut denilen yazlık inşaatları nedeniyle verimli tarım topraklarının betonlaşması, flora ve fauna üzerine olumsuz etkileri çevre üzerindeki en önemli baskı unsurlarıdır.”

Kaynak: Radikal

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir