Cuma akşamıdır, az sonra mesai bitecek. Fakat o da ne, pencereden bakıyorsunuz, dışarıda sicim gibi, çisil çisil, kirli sarı bir yağmur yağmaktadır. O, biçimsiz sokak lambalarımızın veremli aydınlıklarından, duran arabaların göz acıtan uzun farlarının ışığına dek, her şey yağmuru göstermekte. Az sonra nasıl bir cehennemin içine düşeceğimizi, en çok da hiç ilerlemeyen, adım adım bile gitmeyen bu araçlardan anlıyoruz. Hiçbir şey kâr etmez. Cuma akşamları ya dörtte çıkmalısınız işten ya da sekizden sonra. Yoksa, İstanbul trafiğinin mahşeri kalabalığını çekmek zorundasınızdır.

İyi de bunca plaza, bunca plazada çalışan binlerce insan, o insanların hepsinin toplu taşıma kullanmama alışkanlığı; toplu taşımanın, birilerine daha fazla para kazandırmak amacıyla bir alttan, bir üstten, bir hafif, bir ağır sıfatlarıyla akbile eziyet uygulama biçimleri; hatta Levent’i geçtikten sonra Avrupa’nın neredeyse hiçbir başkentinde görülmediği bollukta alışveriş merkezleri, daracık yollar, arıza vatandaşların park olarak kullandıkları arıza şeritleri oldukça, trafiğe çözüm bulunmayacağını bilmeniz gerekirdi. Ama ‘modern’ ve ‘büyük’ bir şehirde yaşamanın da bazı bedelleri var değil mi?Mesela, ne kadar doğrudur bilmiyorum ama trafik kazasını nerede yaparsanız yapın, alkol testi için muhakkak Yenibosna’daki merkeze gitmeniz gerekiyormuş. Yoksa, sigortadan paranızı alamama ihtimali de var. Yani diyelim kaza Tuzla’da oldu. Öyle yaralı bereli, ver elini Yenibosna. Hiç yoktan iki saatlik yol.

Eskiden arkadaşlarımla AKM’nin önünde buluşurdum ben. Çok severdim orayı. Anısı olduğu için belki de. Bir şeyi sevmemizin nedeni çok zaman da mazidir, öyle değil mi? Yoksa harikulade bir yer de değildi AKM. Hatta kanımca başka ülkelerin kültür merkezleriyle karşılaştırıldığında oldukça da soğuktur…

Ben her zamanki gibi tüm buluşmalara biraz erken gider (yarım saat kadar), yaz değilse oyunlara, temsillere bakardım. Ne var ne yoktu acaba o sıralar? Şimdilerde ne yazık ki hiçbir şey yok. Geçen gün yeniden acıyla fark ettim ki İstanbul’un en merkezî yerinde devletin, belediyenin tiyatrosu yok! Taksim’de. O kocaman AKM binası, tadilatta olduğu için şehrin ortasında bir ölü gibi duruyor. Zamanında Monşer Hugeunin’in köşkü varmış orada. Binanın yapımına Lütfü Kırdar’ın çabalarıyla 1946 yılında başlanmış. 1969’da tamamlanmış yapı. O zaman adı Kültür Sarayı’ymış. Gerçi bizde Adliye Sarayı’nın da Kültür Sarayı’nın da pek bir ilgisi yoktur sarayla. Yani onlara saray diyeceksek, Beylerbeyi’ndekine ne diyeceğiz, öyle ya!

Sonra bir gece Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’ adlı oyunu sırasında yanmış bina. 1972. İstanbul’un yangınları meşhurdur zaten. Apayrı bir yazı konusudur, geçelim. Söz konusu mekân yeniden yapıldığında, bugün bildiğimiz AKM’dir artık ve henüz tadilatıyla ilgili en ufak bir çalışmaya başlanmadı bildiğim kadarıyla. Fakat burası, yeniden yapıldığında sadece bir opera-bale binası değil bir kültür merkezi olacakmış. Söylenen bu.

Devlet Tiyatroları şu an salonsuzluktan dolayı Kenterler Tiyatrosu’nda ve Cevahir AVM’nin içinde oyunlarını sergiliyor. Devlet Senfoni Orkestrası, ayda 8 konser verirken bu sayı şu sıralar 2’ye düşmüş durumda. Hey koca kültür başkenti İstanbul! ‘Sahne senin’ tamam ama; sahne ner’de, sahne? Senin opera gösterilerin bile Kadıköy’deki Süreyya Operası’nın ufacık sahnesinde devam etmekte.

Süreyya Operası, birkaç yıl öncesine dek sinemaydı. Meşhur ‘Postacı’ (İl Postino) filmini orada izlediğimi anımsıyorum. Bu sinemanın tarihi de oldukça eskiye dayanır. Misal, mekânın ilk müdürü Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Nâzım’dır.

Hatta geçen yıl Beyazıt’ta, Sahaflar Çarşısı’nda bir kitapçık bulmuştum. Kültür başkentimizin bu çarşısı, laf arasında söylemeli, ayrı rezalet bir süredir. Sahaflıkla ilgisiz bir dolu adam var artık orada. Yeni ders kitabı satıyorlar sadece. Elhak, bir tane sahaf var. Pazarın içinden girerseniz, hemen sağda. Var fakat, o arkadaş da kitaplarını dolar üzerinden satıyor. Falih Rıfkı’nın ‘Pazar Konuşmaları’ 15 ABD doları mesela. Hangi ABD’li okuyacaksa! Niye böyle, diye sorunca da gayet pişkin, insanlar dolara yatırım yapıyor da ben niçin dolar üzerinden satış yapmayayım, gibi beşbenzemez bir cevapla karşılaşıyorsunuz. Vay ki vay! Uzatmayayım. Orada bulduğum ‘Komünizmle Mücadele Teknikleri’ kitabında, Hikmet ile alay ediyordu ünlü bir yazarımız. Sinemacının oğlu diyerekten.

Nâzım Hikmet deyince… Artık vatandaş değil mi Nâzım Hikmet? Ey koca ozan, seni bu ülkeye kabul etmek AKP’ye nasipmiş demek! Ölümünden 46 yıl sonra artık Türkiyelisin. Oysa şiir okurken şairleri karıştıran, ama 12 Aralık 1997’de Siirt’te, Ziya Gökalp’in bir şiirini okuduğu için hapis yatan başbakanımız, şu işi halledin, diye emir vermiş. İyi de, 2006 Nisanı’nda Abdülkadir Aksu, İçişleri Bakanı olarak bu konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Şahsın kendisinin başvurusunun gerektiği”ni ifade etmişti. Acaba büyük şair, Rusyalardan buraya kendi mi kalkıp geldi?

Üstelik onun memleket sevdası, ölüsü başka yerde de olsa bu toprakta karşılığını bulmuştur. Değil mi ki: “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani/ -öyle gibi de görünüyor- / Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni / ve de uyarına gelirse, / tepemde bir de çınar olursa / taş maş da istemez hani” demiş bir şiirinde… İktidar sahiplerinden sekiz yıl önce, onun insanları, ustaya bir mezar yaptırmıştır zaten. Eskişehir’in Seyitgazi ilçesine bağlı Doğançay beldesinde bir yere, şairin kabrinin bulunduğu Novodeviçi Mezarlığımdan çınar fidanı getirip dikmiş; bu güzelim fidanı ekerken de Nâzım’ın memleketinin dört bir yanından (Antalya, İzmir, İzmit, Antakya, Çanakkale, Giresun, Muğla, Tunceli, Bursa, Eskişehir) getirilen toprağı kullanmıştır.

Başka bir şeye gerek var mı sayın kültür bakanı, ne dersiniz? Nâzım, ola ki yaşıyor ve aynı muhalif tavrını sürdürüyor olsa, acaba affedilir mi diye düşünmeden edemiyor insan. Öyle ya, bizim ehlileştirilmiş ‘sivil’ şairlerimize benzemez o. Büyük olasılıkla buralarda da, bıraktığı yerden devam edecekti vatan hainliğine. Dikkat etmek gerekir. Neyse, konumuz kültür başkenti İstanbul. Bu şehri gittikçe iğrenç bir plaza, bücürük apartman, alışveriş merkezi, biçimsiz köprü, ucuz otomobil yığını haline getirip soysuzlaştıranlar, İstanbul’daki kitap satış oranlarına bir baksınlar; İstanbul’da kaç kişinin okuma yazma bilmediğini araştırsınlar; acil servise benzettikleri vapur iskelelerini yaparken nasıl bir estetik anlaşıyla bu şehre baktıklarını, ellerini vicdanlarına koyup düşünsünler. Abdülhak Şinasi Hisar’ın ‘Boğaziçi Mehtaplarını okusunlar da görsünler İstanbul’u.

Tophane’de, nargilecilerin karşısında Mimar Sinan Üniversitesi Edebiyat Fakültesi vardır. Fakültenin girişinde, duvarda bir yazı gördüydüm, öyle güzel ki. Durumu çok iyi özetliyor:

“Cühela fışkıracak toprağı sıksan cühela!”

Onur Caymaz
Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir