Dolapdere’de kanalizasyon en ufak yağmurda taşar. Pis sular AB bayraklı direğin dibinden caddeye akar. Yükselen kötü koku, Bilgi’li, Hüviyet Bekir’li, Güneydoğulu, Roman ve Erzincanlı ayrımı yapmadan, herkesi eşit oranda etkiler.

Kurtuluş Deresi Caddesi, Pangaltı’dan başlar, Kasımpaşa’ya doğru uzar. İstiklal Caddesi’yle arası, aşağı yukarı 10 dakikadır. Oradaki insan trafiği, burada yerini araç trafiğine bırakır. Çift yönlü cadde araç kornalarından artık bıkmıştır ama günlük yaşam akışında yine de bir canlılık vardır. Taksim sapağına giden göbeğin sağ yanında, akşamları polis aramaları başlar. Polisler de kimlik sormaktan bıkmış olmalı ki, genelde araçları durdurmaz, yalnızca hız yavaşlatmakla yetinirler.Caddenin sol yanı Tarlabaşı, sağ yanı Dolapdere ve Hacıhüsrev’dir. Tarlabaşı’nda çoğunlukla Güneydoğu’dan göç etmiş aileler, yanı başındaki Turan Caddesi’nde ve Dolapdere’de çoğunlukla eski Romanlar ve 50’lerden sonra gelen Erzincanlılar yaşar.

Topluluklar arasında bugüne dek bir sürtüşme yaşanmadı. Herkes kendi yaşam kavgasını sürdürür. Mahalle arasından yükselen diğer kavga sesleri ailelerin “iç işlerinden” kaynaklanır. Ya ağabey kızmıştır kız kardeşe ya da anne, oğlunun ardından feryat figan bağırmaktadır. Bağıranlar da -zorlarına gitmesin ama- genelde Romanlardır.

Topluluklar arasında sorun çıkmaması, tarafların birbirleriyle iletişim kurmamalarından, olabildiğince biraraya gelmemelerinden kaynaklanır. Bir topluluk “ötekini” görmezden gelir. Dipdibe yaşayanlar onlar değildir adeta. Ne alışveriş yapılır ne de karşılıklı ev ziyaretleri gerçekleşir. Etkileşim bu denli az olduğundan, sorun da çıkmaz.

Tarlabaşı’nın paralel sokaklarında ülkelerindeki açlık, susuzluk ve iç savaşlardan kaçan Afrikalılar yaşar. Bırakın başkalarıyla etkileşimi, kimseyle gözgöze bile gelmezler. Yıkık dökük eski evlerde, Avrupa’ya gidecekleri günlerin özlemiyle yaşarlar. Onları ya bir telefon kulübesinde geride bıraktıkları aileleriyle konuşurken görürsünüz ya da mahalle arasına sıkışmış bakkallardan pirinç ya da mısır unu satın alırken. Sokakta volta atamazlar. Bir kafede oturup çay içemezler. Eşleriyle gezintiye çıkamazlar. Bu nedenle “yerli” toplulukların bu yabancıları yok saymak için özel bir çabaya girmelerine gerek yoktur. Onlar zaten yokturlar!..

Dolapdere

Caddenin iki yanında iki eğitim kurumu karşılıklı yer alır. Bunlardan biri oto lastik tamircileri arasına sıkışmış ve geçenlerde sınıfta patlayan kurusıkı tabancayla gündeme gelen Hüviyet Bekir İlköğretim Okulu, diğeri otoparklı ve geniş alanlı İstanbul Bilgi Üniversitesi’dir. Semt sakinleri her sabah minik çocuklarını ellerinden tutarak Hüviyet Bekir’in demirli, polis korumalı kapısına bırakırlar. Minik çocukların fermuarı bozuk beslenme çantasından dışarıya birkaç dilim ‘belediye ekmeği’, bir salatalık, bir iki de domates göze çarpar.

Buradaki kadınlar saçları ve boyunları kısmen açıkta bırakan bir başörtüsüyle dolaşırlar. Öyle türban gibi sımsıkı sarmazlar başlarını. Örtülerin kenarları renkli işlemelerle süslüdür. Roman kadınların örtüleri genelde renkli, Güneydoğulu kadınların örtülerinin rengi ya beyaz ya da tümüyle siyahtır.

Ailelerin çoğu kirada oturur. Tarlabaşı evleri küçüktür. Bir odada anne baba ve küçük çocuklar, diğerinde nispeten yaşları büyük çocuklar yatar. Aileler çok çocukludur. Çocuklar genelde yanık tenlidir. Her bir ailenin aylık gelir ortalaması yoksulluk sınırının altındadır. Kız çocukları eğer yollanmışlarsa, ilkokulu bitirdikten sonra mahalle aralarına gizlenmiş tekstil atölyelerinde çalışırlar. 10 saati aşan bu çalışmalarda sigortasızdırlar, maaşlar çok azdır ve geç ödenir.

Başka hayatlar
Caddenin karşı tarafında duran Bilgi Üniversitesi bambaşka hayatları içinde barındırır. Üniversite öğrencileri okula ya özel arabalarla, ya taksiyle ya da okulun özel servisiyle gelirler. Öğrencilerin mensup oldukları ailelerin ortalama aylık geliri 3 bin ile 15 bin dolar arasında değişkenlik gösterir. Üniversite, yüksek duvarlar ve tel örgülerle kendisini mahalleden ayırmıştır. Kampüsün iki binasını birbirine bağlayan asma köprü gecekonduların üzerinden geçer. Bilgi’li öğrenciler, ders aralarında bu gecekondu çatılarına doğru üflerler sigara dumanlarını. O evlerde süren yaşamları merak edip etmedikleri, her bir öğrencinin iç dünyasında gizlidir. Gizli olmayansa, Hüviyet Bekir öğrencileri 50-60 kişilik sınıflarda üçerli sıralarda eğitimlerini sürdürürken, Bilgi’li öğrenciler, kampüsün geniş olanaklarından sınırsız biçimde yararlanırlar. Sinema salonları, etkinlikler, spor ve yüzme alanları onlar içindir. Öğrenciler okulu bitirdikten sonra eğitimlerine yurtdışında devam etme eğilimindedirler. Üniversitenin giriş kapısındaki AB bayrağı bu isteğin kurumsal sembolüdür.

Gelgelelim renkli renksiz birçok yaşamın yer aldığı Dolapdere’de, kanalizasyon suları en ufak yağmurda taşar. Kirli sular Yokuşbaşı sokağından gelip AB bayraklı direğin dibinden geçerek caddeye akar. Taşma anında yükselen kötü kokular, Bilgi’li, Hüviyet Bekir’li, Güneydoğulu, Roman ve Erzincanlı ayrımı yapmadan, herkesi eşit oranda etkiler. Burunlar kapatılır.

Dolapdere’yi Kurtuluş semtine bağlayan caddenin ara sokaklarındaki duvara kazınan bir yazı bu yaşanan olumsuzluğu tanımlar adeta: “Kurtuluş” yok tek başına. Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!

Coşkun Ongun

Kaynak: Radikal

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir