Sultanahmet Arkeolojik Parkı ve onun üzerinde inşa edilmeye başlanan Four Seasons Oteli’nin ek bölümleri hakkında bir süre önce Cumhuriyet gazetesi ile Bilim-Teknoloji dergisinde çıkan ve sit alanındaki yapılaşmayı açık veya örtük olarak destekleyen yazılar bu metnin kaleme alınmasını gerektirdi.

Kazıyı gözlerden uzak tutma isteği, aslında girişimcilerin de bu gerekçenin zayfılığını bilmesinden geliyor. Bütün koruma kurulu kararlarını, bakanlığın plan tadilatını, belediye desteğini, üniversite profesörlerinden oluşan danışmanlarını arkasına alsa da yeterli olmayan bir meşruiyet bu.İlk yazı Danıştay’ın 14 Mart 2008 tarihli yürütmeyi durdurma kararıyla aynı gün yayımlandı. Dergi editörü Orhan Bursalı’nın önyazısında belirttiği gibi, yalnızca buluntuların öneminden söz eden, ancak üzerine inşa edilen otele hiç değinmeyen bir yazıydı bu. Doğan Kuban’ın imzasını taşıyordu. Daha sonra Kuban, görüşlerini Türkiye gerçekleri bağlamında gerekçelendiren bir başka yazı kaleme aldı. Bu konudaki yayınların sonuncusu ise, UNESCO Dünya Mirasını Koruma Merkezi’nden gelen heyetin inşaatı yerinde incelediği 10 Mayıs’tan 5 gün önce çıktı. Şirket temsilcisinin, mimarın ve aradaki sağduyulu açıklamasının tersine “orada çıkan gürültü palavra” diyen Kuban’ın görüşleri sıralanıyordu. Ancak bu “gürültü”yü çıkaranların hiçbiri sayfada yer almıyordu.

Bu arada Danıştay’ın kararına karşın, inceleme gününe kadar inşaat devam etti. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay durup durup, tam da o gün Danıştay kararına uyulduğunu ve inşaatın durdurulduğunu duyurdu. Ancak öngörülen üç bloktan ikisi inşa edilmişti. 12 Mayıs 2008’de ise şaşırtıcı bir şey oldu. UNESCO Dünya Mirasını Koruma Komitesi Başkanı Francesco Bandarin yetkilerini aşarak ve başkanı olduğu resmi kurulun 10 Temmuz’da vereceği kararı beklemeden, ek inşaatı meşrulaştırma yönünde bir açıklama yaptı. Bundan sonra oteli savunan yayınlar bıçak gibi kesildi. UNESCO’nun yüksek erki iç desteği gereksiz kılmıştı. Bu arada konu biraz kurcalandığında sorunun UNESCO’yu da aşan bir boyutu olduğu görüldü. 32 ülkede 76 oteli bulunan Four Seasons şirketinin geçen yıl Bill Gates-El Velid bin Talal Konsorsiyumu’nun eline geçtiği öğrenildi. Sultanahmet’teki küçük parselin küresel sermayenin en güçlü temsilcileriyle karşı karşıya kaldığı anlaşıldı.

Yine de bu konuda kamusal duyarlılık yüksek. İnternetteki sayısız sitede tartışmalar sürüp duruyor. Quebec’te 2-10 Temmuz tarihleri arasında yapılacak olan 32. dönem Dünya Mirası Komitesi Toplantısı’nda çıkacak kararla Arkeolojik Park ve Four Seasons Türkiye’de bir kez daha gündeme gelecek.

Ancak orada çıkacak karar ne olursa olsun, şimdiye kadar yapılan tartışmaların bir bölümünde öne sürülen gerekçelerin gözden geçirilmesi gerekiyor. Bunlar akıl karıştırıyor ve hedef saptırıyor. Bu tartışmanın doğru zeminde sürdürülebilmesi için ise hiçbir zaman fazla gecikilmiş değil. Çünkü önünde sonunda Four Seasons ile ilgili nihai kararı Türkiye’deki kamuoyu verecek.

Üç Ana Başlık
Four Seasons kazısı ve ek inşaatıyla ilgili hedef saptıran açıklamaları üç başlık altında toplayabiliriz:

Buluntuların değeri: Burada değerli buluntuların ortaya çıkması hiç sürpriz değil. Hem Bizans metinlerindeki betimlemelerden, hem de 1930’lardaki arkeolojik araştırma ve sondajlardan Büyük Saray alanına girişin yer aldığı bu bölümde yoğun buluntularla karşılaşılacağı biliniyordu. Ancak gözden kaçırılmaması gereken şey, “değer”in kalıntıların kendisinde olmasıdır, yoksa onların toprak altından çıkarılmasında değil.

Bu nedenle yalnızca buluntuların değerinden söz ederek, üzerine basmayarak da olsa, onların bir bölümünü altına alan otelin söz konusu değeri nasıl aşağıladığına hiç değinmeyen Kuban’ın yazısından doğal olarak çıkan sonucun ima ettiğinin tersine, kimseye müteşekkir olmamız gerekmez. Eğer otelin ek yapıları yerinde kalırsa, kazıların finansmanı karşılığında çok ağır bir bedel ödenmiş olacaktır. Böyle etik sorunları bulunan bir kazının da, Kuban’ın iddia ettiği gibi “İstanbul ve turizmi göklere çıkaracak bir arkeolojik bomba” olması beklenemez.

Turizmi Göklere Çıkaracak!
Kaldı ki şimdiye kadarki sürece baktığımızda da, bu kazıların, örneğin Atina akropolündeki Partenon tapınağı restorasyonunda olduğu gibi, “turizmi göklere çıkaracak” bir etki yaptığına ilişkin bir izlenim edinmek zordur. Çünkü 20 milyon dolar harcandığı söylenen, bizzat Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü’nün başkanlığında, 20 kadar arkeolog, 70-100 arasında işçi ile, altı yıl boyunca, her yaz aylarca sürdürüldüğü öne sürülen bu kazılar, sıradan bir inşaat şantiyesinin oluklu sac perdeleri arkasında gerçekleştirildi. İstanbul’a gelen her turistin, akın akın geçtiği, Ayasofya’nın hemen arkasındaki ve Topkapı Sarayı’na ulaşan yolun yanındaki kazıdan ne onların haberi oldu, ne de kentlilerin. Turizm amaçsa büyük bir fırsat kaçırıldı. Oysa hele günümüzde her arkeolojik kazı ve her restorasyon ülkeye prestij getiren bir gösteridir aynı zamanda. Bu nedenle kazı alanının iri boşluklu bir kafes telle çevrelenmesi, hatta seyir platformları yerleştirilmesi gerekirdi.

Ekonomik zorunluluk: Geçen yıl Türkiye’de 129’u yerli ve 41’i yabancı arkeologlarca yürütülen 170 kazı gerçekleştirilmiştir. Bu sayıya Sultanahmet’teki gibi “kurtarma kazıları” dahil değildir. 129 kazıya verilen kamusal destek, iş bu kazıya gelince mi yetersiz kalmıştır? Kaldı ki, yurtdışında bir arayışa girilmiş olsaydı, ülkenin bu en prestijli kazı alanına maddi destek vermek veya arkeolojik kazıları yürütmek için sayısız kültür kurumu ve arkeoloji enstitüsünün kuyruğa gireceğini kestirmek hiç de zor değil. Hem de hiçbir karşılık beklemeden. Çünkü karşılığı prestij bunun. Onun için kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın. Bizans sarayı kazısının finansmanı, durup dururken arkeolojik değerin üzerine otel yapma izni verilemeyeceği için uydurulmuş bir gerekçe.

Yukarıda değinildiği gibi, kazıyı gözlerden uzak tutma isteği, aslında girişimcilerin de bu gerekçenin zayfılığını bilmesinden geliyor. Bütün koruma kurulu kararlarını, bakanlığın plan tadilatını, belediye desteğini, üniversite profesörlerinden oluşan danışmanlarını arkasına alsa da yeterli olmayan bir meşruiyet bu.

Ne var ki bu durum kendiliğinden oluşmuş değil. Ardında geçmişi 1990’ların başlarına giden inatçı bir strateji var. Söz konusu arkeolojik alanın yanında yer alan Sultanahmet Cezaevi’nin 49 yıllığına Hazine’den kiralanması işin ilk adımı. Bu bina da, oldukça ayrıntılı bilinen, yoğun Bizans kalıntılarının üzerine oturtulmuş. Four Seasons’ın onu otele dönüştürme çalışmaları 1992’de başlamış ve otelin 1996 yılı aralık ayında açılışından sadece birkaç ay sonra, hiç vakit kaybetmeden komşu alandaki arkeolojik kazılar başlatılmış. Yani arkeolojik alanda ek yapı düşüncesi en baştan beri var. Hatta belki de asıl niyet o. Ayrıca cezaevindeki otelin 65 odasının yanında, arkeolojik alan üzerinde yapılmak istenen yapı, 50 odasıyla önemli bir ek kapasite yaratıyor.

Hedef Saptırma
Ancak burada hiç üzerinde durulmayan bir hedef saptırma daha var. Cezaevinin üç katı büyüklüğündeki arkeolojik alanın, onun bahçesi olarak gösterilerek, birlikte kiralanmış olması tam bir usulsüzlük örneği. Bir “arkeolojik sit”in kiralanmış olmasındaki yasal olmayan durum bir yana, cezaevi binası yapıldığı zaman burada Darülfünun binası bulunduğuna göre, cezaevi bahçesi diye bir şey zaten sözkonusu olamaz. Olsa olsa geçici bir kullanımdır o. Resmi bir tahsisin varlığı bile kuşkulu. Cezaevi yetmişlerde kapandığında bu kullanım da bitmiş olmalı.

Arkeoloji konusunda asıl üzerinde durulması gereken olgu, 1997-2002 yılları arasında sürdürülen kazının bir “kurtarma kazısı” niteliğinde olmasıdır. 1933 yangınından beri, 64 yıl boyunca boş olarak bekleyen bir alanın, niçin kurtarılması gereksin?

Henri Prost’un 1939 yılında onaylanan ve Topkapı Sarayı, Sultanahmet Meydanı ve Küçük Ayasofya hattından denize kadar uzanan bütün bölgeyi “Arkeolojik Park” olarak tescil eden planının yanında, kuşa dönmüş bu küçük alanın bile böyle aceleye getirilerek kazılmasının ardındaki, milliyetçilikten küresel kapitalizm taraftarlığına uzanan zihniyet burada tartışılmayacaktır. Ancak Türkiye’nin en önemli kazı alanlarının apar topar kazılmasına neden olan bu yakın tarihli eğilim elbette sorgulanmalıdır. Sultanahmet’te bunun ne anlama geldiği açıkça ortadadır. Acele, kamusal değeri bir an önce sermayeye peşkeş çekmek içindir.

Yapının uygunluğu: Üçüncü hedef saptırma türü tartışmayı arkeolojik alan üzerindeki yapının fiziksel özelliklerine doğru yönlendirme çabasıdır. Bu tartışmaya girildiğinde otelin meşruluğu da onaylanmış olacaktır. Kültür ve Turizm Bakanı Günay’ın, cezaevine yakın bölümde bir katın indirilmesine ilişkin mahcup önerisi bu türdendir. Sanki yapı tek katlı bile olsa buluntular onun altında kalmayacakmış gibi. Oysa UNESCO yetkilisi Bandarin daha açık sözlü. Arkeolojik sit üzerindeki yapının “görsel etkisinin dramatik olmadığını” söylüyor.

Yapının mimarı ise ek oteli bir inşaat mühendisliği harikası olarak sunma gayretinde. Etrafına topladığı statik profesörlerinden biri zaten tuhaf bir şekilde arkeolojik kazının da danışmanlığını yürütmüş. Çelik ayakların nerelere oturtulacağının bir an önce saptanması gerekmiş. Trajikomik bir gösteriye dönüşüyor lütfedilen bu tarih duyarlılığı. Ayakların topu topu 13.44 metrekarelik bir alana bastığı söylenip duruyor. Sanki yüz yataklı otel sadece ayaklardan ibaretmiş gibi. Oysa Ayasofya minaresinden çekilen fotoğrafa bakmak yetiyor. Önde eski Darülfunun yapısının temelleri, arkada tasarlanan üç bloktan ikisi inşa edilmiş otel ekleriyle, gerçekten açıkta kalan arkeolojik alan “Four Seasons Akşamları”nın bahçe partilerine ancak yeter. Dünyada tek bir Bizans Sarayı var, 76 tane Four Seasons oteli.

Şimdi merak ediyorum, Danıştay kararına karşın 10 Temmuz’daki Quebec raporundan, Four Seasons için olumlu görüş çıkarsa, onu destekleyen Türkiye’deki bilim insanları, bürokratlar, politikacılar sevinebilecekler mi? Çünkü aynı toplantıda Dresden’deki köprü için olasılıkla yine olumsuz karar çıkacak. Bu kent 17.ve 18.yüzyıllarda 70 yıl parlak dönemi olmuş bir yerel prensliğin merkezi. Yıllardır UNESCO’nun yapımına izin vermediği köprü ise kente on kilometre uzaklıkta. Buna karşın Ayasofya’ya bitişik arkeolojik alan 1500 yılı aşkın sürece Roma, Bizans ve Osmanlı gibi dünya imparatorluklarının merkezi olmuş bir kentin tam ortasında.

Günkut Akın

Kaynak: Cumhuriyet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir