Erzincan İliç’teki Çöpler altın madeninde gerçekleşen katliam emeğin, doğanın, yaşamın kar hırsı karşısında nasıl değersizleştiğini acı şekilde gösterdi.

 

Fay hattına verilen maden izinleri, kapasite artırımı, siyanür taşıyan borularının patlaması, şirketin vergi borcunun silinmesi ve üzerinden birkaç ay geçtikten sonra yaşanan toprak kaymasıyla madendeki siyanür ve sülfürik asitin doğaya karışmasına ve işçilerin göçük altında kalmasına yol açan katliamın taşları…

Doğal kaynaklara büyük hacimde ve yüksek yoğunluklu el konulmasını içeren birikim yönteminin bir örneği olarak İliç katliamı yöre halkının, köylülerin, ekolojistlerin, emek örgütlerinin, uzmanların yıllarca yaptıkları uyarı ve itirazlara kulak tıkayan iktidarın, anti-demokratik neoliberal politikaları nasıl uyguladığını; tüm toplumsal, çevresel maliyetlerine karşın şirketlerin, kendilerine altın tepside sunulan imtiyazlarla nasıl milyarlarca dolar kar elde ettiğini göstermeye devam ediyor.

 

Tüm bunlar sömürge madenciliği ekseninde kuralsız, güvencesiz, anti-demokratik emek rejiminin işleyişini tartışmaya açtı. Bana kalırsa, ülkemizdeki gerçekleşme koşullarına da bakarak kaynak sömürüsü olarak da özetleyebileceğimiz bu ekstraktivist talanı sadece maden yatırımları da değil, bugün istihdam ürettiği gerekçesiyle ortaya çıkmış “kırsal kalkınma” adıyla gerçekleştirilen projelerin birçoğuna genişletebiliriz. Keza literatür de buna işaret ediyor. Ektraktivizm daha ziyade ihraç edilsin edilmesin su ve toprak gasplarının her türlüsünü, sera gazlarına katkıda bulunan endüstriyel tarım uygulamaları dahil her türlü kaynak sömürüsü faaliyetini kapsıyor. Bu anlamda doğal kaynakların ve ait oldukları coğrafyaların toplumsal ilişkilerini de rantçı biçimde dönüştüren süreçler olarak ele alınıyor.

 

Örneğin İliç halkının iradesinin, köyde tarımsal üretimin yapılamaz hale getirilmesinin, köylülüğün gasp edilmesinin bu ölümcül emek rejiminde oynadığı rolü teslim etmek gerekiyor. Tıpkı Bergama’da, Soma’da olduğu gibi. Halkın iradesinin gaspıyla başlayan, denetimsizlik ve plansızlıkla beslenen üretim süreçleri emeğin gerçekleşme koşullarını da, yeniden üretimi ya da gündelik hayatın örgütlenişini de belirliyor ve neticede tüm köyü bir şirkete çalışır hale getirebilecek bir güce erişiyor. Üstelik sömürmesini pek iyi bilen kimse de sorumluluk almıyor.

 

Bu çerçevede bir anti-ekstrakvist perspektif özellikle Latin Amerika’da yerli halkların mücadelelerinde anti-kapitalist mücadelenin önemli bir bileşeni olarak ifade buluyor. Örneğin, ektraktivist patriyarkal şiddetin yüksek olduğu Honduras’ta Lenca kadınlarının liderliğindeki Movimiento Ambientalista Santabarbarense (MAS) bu türden bir mücadeleyi belediyelerin madenciliği yasaklaması, kolektif su yönetimi, takas, yerli tohum, agroekoloji gibi faaliyetlerle sürdürüyor[1].

 

Ülkemizde de inşaat, enerji ve madencilik gibi sektörlerin, sermayenin birikim alanları olarak artan şekilde doğayı talan etmesi, kirletmesi ve bu anlamda gündelik hayatı ölümcül riskler eşliğinde dönüşümünün söz konusu olduğunu biliyoruz. Kırsal alanı, toprakları, kırsal-tarımsal emeği ve üretimi sermayeye yeni birikim alanları açmak üzere lağvetme pahasına gasp eden tüm projeler ekolojik tahribata sebep olup geçim araçlarını gasp ederken, kırdan geçinenleri, küçük çiftçileri ve köylüleri işsizlikle tehdit edilme gibi zor araçlarıyla her yerde ucuz iş gücü haline getiriyor.

Göçük altındaki işçilere hala daha ulaşılamamışken yeni maden arama izinleri veren bu sömürü düzeninde İliç katliamını ülkenin geneli için daha geniş bir alana ilişkin bir uyarı olarak da düşünmek anlamlı görünüyor.

 

[1] https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/03066150.2022.2138353

 

Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir