İstanbul Sefarethaneleri (XI) | Sefaret sahil sarayları turu |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
İstanbul Sefarethaneleri (XI) | Sefaret sahil sarayları turu
Share 18 Temmuz 2022

İstanbul’un en güzel su yolu Boğaziçi’nde sıralanan sefaretlerin yazlıklarından bahsedeceğim

Bu yazı dizisinde ele almadığım pek çok sefaret sarayı daha var İstanbul’da, ama konuyu fazla uzatınca okuyucuda bıkkınlık getirebildiğinin de bilincindeyim. Bir büyüğümün isteği üzerine bugün XI. bölümde ve haftaya XII. bölümde, kısa bir yolculukla, İstanbul’un en güzel su yolu Boğaziçi’nde sıralanan sefaretlerin yazlıklarından bahsedeceğim. Doğal olarak, Osmanlı döneminde art arda açılan sefaretler Pera ve civarında olunca, bu sefaretlerin yazlıkları da Boğaziçi’nin Avrupa sahillerinde sıralanmıştı.

Mısır sefaret/sahil sarayı

 

 

 

Denizden Güney-Kuzey yönünde ilerlersek ilk önümüze çıkan Bebek’teki Mısır Sefaret Sarayı ve bana sorarsanız Boğaziçi’nin en görkemli yapılarından biri. Muazzam büyük. İki kat ve bir çekme katlı, 48 odalı, 64×28 metre boyutlarında ve sahildeki rıhtımının uzunluğu da 76 metre. Böyledir de bu elbette eski tarihi yalı değildir. İlk kez 1871’de inşa edilen, Osmanlı paşalarının birinden diğerine geçen ahşap yalı, Osmanlı-Mısır arasındaki hassas ilişkileri göz önünde bulunduran Sultan II. Abdülhamid tarafından bir tarihte satın alınarak, Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşanın annesi, çok popüler ve karizmatik Emine Valide Paşaya hediye edilir, bir de kendisine hiçbir yabancıya tanınmayan “Sultan” unvanı verilir. Malum, Mısır Hidivleri kışları Kahire’yi, yazları İstanbul’u aileleriyle mekân tutarlardı. 20. yüzyılın başında Emine Valide Paşa Fransız Mimar Antonio Lasciac‘ın tasarımıyla şimdiki Art Nouveau tarzındaki sarayı yaptırır ve zaman içinde bina “Hidiva Sarayı” adıyla anılır hale gelir.

 

 

 

 

 

 

 

Cumhuriyetin ilanıyla eski unvanların kaldırılmasına ve kendisine sadece “Bebekli Hanım” diye hitap edilmesine kızan bu hatun kişi, kendisinin ahşap köşkte ölünceye kadar yaşayabilmesi kaydıyla büyük saray binasını Mısır hükümetine bağışlar. Nitekim ölümünden (1931) sonra o eski bina yıktırılır.

 

 

 

 

 

 

 

Emine Valide Paşa ve ailesi kış bahçesinde

 

 

 

 

 

 

 

 

Kuzeyde selamlık, güneyde harem olarak birbirine eş iki bölümden oluşan saray binanın günümüzde selamlık kısmı konsolosluk kançılaryası, harem kısmı ise başkonsolosun ikametgâhı olarak kullanılmakta.

 

 

 

Bu yapının mükemmel şekilde baştan aşağı restorasyonunu gerçekleştiren mimarlar Ayşe Kandemir ve Süreyya Saruhan, 2020 yılında 17. Ulusal Mimarlık Ödülleri kapsamında verilen “Yapı/Koruma” ödülünü almıştı.

 

 

 

 

Aşağıdaki resimlerde de görüldüğü gibi özellikle Art Nouveau tarzında yoğun dekorasyon yüklü, eğrisel merdivenleri, yine eğrisel çizgilerden oluşan soyut örgü deseniyle bezenmiş tepe pencereleri ile tanınan binanın orta bölümünde ise demir konstrüksiyondan yapılma zarif üst örtüsü camla kaplı bir kış bahçesi bulunuyor.

Kuzeye doğru yolumuza devam edersek…

 

 

 

 

Avusturya Sahil Sarayı

 

 

 

 

 

Yeniköy’deyiz. 19. Yüzyıl Osmanlı Gümrük Emirlerinden Cezayirli Mıgırdıç için (lakabına aldanmayın, adam Eğinliydi, ticaret için Cezayir’e gitmişti!) 1885 yılında iki Ermeni hassa mimarı tarafından yapımına başlanan, ancak Cezayirlinin azli ve sürgünü ardından inşaatı yarım kalan Cezayirliyan Yalısı, 1898’de Sultan II. Abdülhamid tarafından Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna hediye edilmişti. Onlar tarafından orijinal planlarına uygun tarzda tamamlanan bina, Osmanlı dönemi ve sonrası Avusturya Sefareti, temsilciliklerin Ankara’ya taşınması ardından itibaren ise Avusturya Büyükelçiliği Yazlık İkametgâhı olarak kullanılagelmiştir. Günümüzde Avusturya Kültür Ofisi‘ni de barındıran binada, Başkonsolosluğun davetleri ve etkinlikleri de yer almaktadır.

 

 

 

 

 

750 metrekare üzerine oturan, üç kat ve bodrumdan oluşan neo-klasik tarzdaki simetrik yapının cephesindeki girintili-çıkıntılı bölümler ve farklı genişlikteki balkonlar hareketli bir görüntü sağlamaktadır.

Avusturya Sahil Sarayı

Toplam 22 odası bulunan binanın iç yapısı, her katı birbirinden farklı boyutlarda olsa da sofalar ve onlara açılan odalar şeklindedir. İlk iki katın tavanları üst kattan daha yüksektir ve katlar arası göz alıcı merdivenlerdeki mermer ve ferforje kullanımı çarpıcıdır.

Devam ediyoruz yolumuza. Kalender’i ve TC Cumhurbaşkanlığı yazlıklarından biri olan Huber Köşkünü de geçtikten sonra solumuzda…

 

 

 

 

 

Almanya sahil sarayı

 

 

 

 

 

Hiçbir kimseye nasip olmayan 18 hektarlık, çoğu koruluklarla kaplı bir arazi içinde, geniş bahçesinde yer alan birkaç ek binasıyla Alman yazlık sefaret sahil sarayındayız. Eskiden Fenerli bir Rum aileye ait ahşap bir köşkün bulunduğu bu araziye 1821 Yunan ayaklanması sonrası el konulduğunda mülk Sultan II. Mahmud’a geçmiş. “Tarabya Kasrı” olarak bilinen bu köşkte şehzadeliği sırasında II. Abdülhamid bir süre yaşamış. Bina yenilenmek üzere 1870’de yıktırılmış fakat tekrar yapılmamış. Ardından da 1880’de Sultan Hazretleri tüm araziyi yakın ilişkiler kurduğu Alman İmparatorluğuna bağışlamış.

Yazlık sefaret sarayı için açılan mimari yarışmayı Belçikalı mimar Cingria kazanmışsa da, anlaşılan “Alman eli değmeden olmaz!” denmiş ki kazılarda geliştirdiği yeni tekniklerle ünlü Alman arkeolog ve mimar Wilhelm Dörpfeld projede bazı değişiklikler yapmış. (Bu Dörpfeld VI. Truva’nın muazzam surlarını ortaya çıkaran efendidir aynı zamanda). İlginçtir, binanın inşaatının emanet edildiği, İstanbul’da yerleşik “Constantinople Land and Building Company” adlı müteahhit firmanın müdürü de Alman asıllı Wilhelm Albert! İnşaatına 1885’te başlanan ve iki yılda tamamlanan bina, zaman içinde gerçekleştirilen çeşitli onarımlara rağmen hâlâ orijinal halini koruyor. Zamanında Alman Büyükelçisinin yazlık ikametgâhı olarak inşa edilmişse de günümüzde Tarabya Kültür Akademisi olarak kullanılmakta. Hemen yanında sefaret müsteşarı için yapılan ek bina ise şimdilerde Alman-Türk Ticaret ve Sanayi Odası.

 

 

 

 

 

Bağdağdi teknikle ve ahşap olarak yapılan ana bina şale tarzında. Klasik ama oryantalist dokunuşlarla eklektik bir yapı. İkişer katlı her iki binanın çatı altlarında odalar var. Büyük arazinin içinde bir şapel (hem Katolik hem de Protestanlara açık) ve birkaç küçük yapı daha var. Bunlar diplomatların yazlık ihtiyacı dahil değişik amaçlarla kullanılıyor.

 

 

 

 

 

Taraçalarla arkaya doğru yükselen muazzam bahçelere gelince… “Dış bahçe” ve “Gizli bahçe” olarak anılan iki bahçeden başka, I.Dünya Savaşında Osmanlı topraklarında ölen Alman askerleri ve Mareşal Colmar von der Goltz‘un yattığı şehitlik ve ayrıca daha önceleri, 1835-1839 arası, Osmanlı ordusunun reformu için hizmet veren Generel Helmuth von Moltke anısına obelisk tarzında yapılmış bir anıt da mevcut.

Tarabya Alman Askeri Mezarlığı

 

 

 

 

 

 

Yolumuza devam… Şimdilerde denize doğru uzatılan yüzer yat bağlama iskeleleriyle güzelliği yok edilen Tarabya Koyunu katederek, tam burundaki devasa beton yığını The Grand Tarabya Otelini de geçtikten sonra biraz ileride, çok büyük, yemyeşil arazide Fransızca eğitim veren Pierre Loti Lisesi var mıdır? Vardır. Ondan sonra da “Fransız Bahçeleri” adını kullanan, özellikle düğünler için kiralanan gösterişli etkinlik tesisi var mıdır? O da vardır. Gelin bütün bu büyük arazinin, şimdilerde ayakta kalmayan binaları da dahil olmak züere geçmişine bir göz atalım.

 

 

 

 

 

Fransa sahil sarayı

 

 

 

 

 

Bir zamanlar bu arazinin sahibi, ilerideki yıllarda Eflak ve Boğdan Voyvodalığı da yapacak olan ünlü Fenerli Rum İpsilanti ailesiydi. Prens Aleksandros İpsilanti 18. yüzyılda buraya, eminim herkesin bildiği ya da duyduğu Fransız ressam ve mimar Antoine-Ignace Melling‘in tasarımıyla, biri çifte nitelikte büyük, diğeri daha küçük iki yalı yaptırmıştı.

 

 

 

 

 

Ne var ki Avrupa’da 1803’te başlayan Napolyon Savaşları sürerken, Fransa’nın Dalmaçya’yı işgali ardından, kendi sınırlarını emniyete almak isteyen Rusya’nın Eflak ve Boğdan’a girmesi ve o sırada Eflak Voyvodası olan Konstantinos İpsilanti‘in Rusların tarafına geçmesi üzerine tahtta bulunan III. Selim, 1806’da Çanakkale Boğazını kapatarak Sekizinci Osmanlı-Rus Savaşını başlatırken, İpsilanti Ailesinin Osmanlı topraklarındaki bütün mal varlığına ve elbette Tarabya’daki yalılara da el koyar.

 

 

 

 

 

O sıralarda Fransa‘nın Konstantiniyye’deki Büyükelçisi General Horace François Sébastiani‘nin Çanakkale’nin savunmasında önemli rol oynaması nedeniyle III.Selim, yazlık ikametgâh olarak kullanmak üzere İpsilanti yalısını ve tüm araziyi 1807’de Büyükelçiye hediye eder.

Fransa Sahil Sarayını gösteren bu kartpostal 29 Mart 1910 tarihini taşıyor.

 

 

 

 

 

 

 

Her ne kadar bu büyük arazi günümüzde hâlâ Fransa’nın mülkü ise de, büyük çifte yalı 1903’te tamamen yanmış, diğeri ise 1932’de kısmen yanması ardından onarılarak kullanıma açılmıştır. Zamanla Fransızlar bu binayı Marmara Üniversitesi Kamu İdaresi Bölümüne kiralamış, onlar da 2012 yılına kadar kullanmıştır. Pierre Loti Lisesi yazlık yerleşkesi de bu arazide bulunmaktadır. Hiç gitmedim ama “Fransız Bahçeleri” adlı tesisin de Fransızlardan kiralanan güzelim bahçelerde bulunduğu anlaşılıyor.

 

 

Haftaya yola devam…

Kaynak: t24.com.tr

Yorum yazmak için


Beş yıllık inşaattan sonra, MVRDV’nin çok lanse edilen karma kullanımlı Valley projesi Amsterdam’da resmen açıldı. Tasarım: MVRDV

Copyright © 2022 All Rights Reserved | Mimdap.org