Daha Ne Kadar Geçmesi Gerekir?… |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Daha Ne Kadar Geçmesi Gerekir?…
Share 17 Ağustos 2009

Kentlerin Depreme Hazırlanması Bir Uygarlık Projesidir

Hasan-KivircikBu ülkenin afetlere karşı tanıdık olduğumuz bir politikası var. Kısaca “yara sarma” diyebileceğimiz bu yaklaşım felaketten sonra devletin “elini uzatması” prensibine dayanıyor. Bu politika elbette baştan aşağıya eleştiriye muhtaç fakat bu politik yaklaşımın kendi mantığı içinden baktığımızda bile birçok tutarsızlıkla karşılaşıyoruz.

 

 

Nitekim başta 17 Ağustos 1999 da yaşanan büyük felakette olduğu gibi ve her yıl onlarcasına tanık olduğumuz deprem, sel, yangın… gibi felaketlerde gördüğümüz üzere sistemin işlemediğini, yaraların bile sarılamadığını, bazen devlet organlarının kısa süreli felç yaşadığını belirtmeliyiz.

 

 

Bugünden geçmişe doğru baktığımızda çok derinlere dalmadan değişen ve giderek büyüyen ülke fiziki yapısının inşa edilmesinde ne bireyler ve toplumsal katmalar tarafından ne de düzenleyici, denetleyici olan kamu kurumları tarafından sağlıklı bir çevrenin önemsendiğini söylememiz çok zor. Kalkınma hamleleri içinde önceliklerini ilk zamanlar sanayi gelişimine yönlendirmiş bir devlet yapısı beraberinde biriken sorunları görmezlikten gelmiştir. ‘Kendiliğinden’ oluşan yerleşim birimlerine, giderek yoğunlaşan kentlerin konut, ulaşım, kamusal alanlar gibi acil gereksinimlerine ilgi gösterilmemiştir.

 

 

Yıllarca barınmayı, ulaşımı ve alt yapı hizmetlerini çözmeyi hedefleyen kentsel yatırımlara girişilmemiştir. “Kentleşme, ekonomik kalkınmanın, gelişmenin bir ürünü, göstergesi olarak biçimlenmemiş, en kestirme yoldan sermaye birikiminin doğrudan aracı olarak istismar edilmiştir.” (1)

 

 

Felaketleri unutan bir toplumsal bellek

 

Felaketleri ve bunları hazırlayan sebepleri görmezlikten gelen “hafıza boşaltma” kültürü ne yazık ki bugün kentlerin afetlere hazırlanmasında en büyük engel olarak durmaktadır.

 

 

Doğal afetlerin kabul edilebilir zararları dışında bir anlamda toplumsal yıkıma dönüşmesi; bu ülkenin bilgi birikimini, geçmiş kültürünü ve hukukunu kullanmaması anlamına gelir. Depremler ülkesinde son elli altmış yılda ağırlıklı olmak üzere, başta yer seçiminden ve riskli alanlara yapılaşmadan başlamak üzere afetlere dayanımsız, kırılgan, sağlıksız fiziksel çevrenin üretilmesi kolay anlaşılabilir bir şey değildir.

 

 

Ülkenin imar edilmesinde devlet kurumları yapıları da dahil olmak üzere yeterli proje ve teknik destek hizmet alınmadan, fen kurallarına uygun bir biçimde yapı üretim sürecini denetlemeyen, yıkıcı problemlerin önünü açan kamu idaresi, 17 Ağustos’tan sonra sorumluluğu birkaç müteahhide yıkmayı yeğledi. Planlamadan başlayarak bütün iskan sisteminin güvenlikli kılınmasına yönelinmedi. Örneğin çıkarılan “yapı denetimi yasası” %95’i deprem tehlikesine maruz bir ülkenin daha henüz yarısında uygulanmakta diğer yarısına uygulanmamaktadır.

 

 

O günden bu güne iki defa derin ekonomik kriz geçiren ve henüz bir tanesinin içinde olan, bundan yedi yıl önce batık bankaların yetmiş milyar dolarlık borcunu ‘kamulaştıran’ yönetimler, kentleri depreme hazırlamakla ilgili kapsamlı bir projeye ‘kaynak’ yokluğunu gerekçe göstererek bir türlü geçmemektedir.

 

 

Bir uyanış mümkündü…

 

17 Ağustos 1999 da yaşanan büyük felaketten sonra tuşa gelen “Büyük Türkiye” yaşanan acıyla birlikte geçmişine bir bakış fırlatmış, otuz binden fazla insanını kaybetmesini sorgulamış, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyebilmişti.

 

 

Yine o günlerde, adı “sivil toplum” olarak konulan birçok girişim enkazların arasında vücut bulmuş, gündelik hayatın düzenlenmesinden geleceğe ilişkin projeksiyonlara değin birçok gündemi tartışmaya başlamıştı.

 

 

Ancak unutma süreci hızlı oldu, sorgulama ve yeni bir yol izlenmesi gerekliliği fikirleri bir tarafa bırakılıp, olası depremin “kaç şiddetinde ve nerede meydana geleceği” tartışmaları güncel medyanın heyecanlı sunucuları tarafından gündeme getirildikçe toplumsal bilinç darmadağın edildi. Unutmak ve görmemezlikten gelme, sorununun üstünü örtme kolaycılığına kayıldı.

 

 

“Ancak depreme hazırlanmanın bedelinin, ihmal ettiğimiz kişisel sağlığımızın, bedensel ve ruhsal sağlığımızın bedeli niteliğinde olduğunu görmemiz, kavramamız gerekir. Deprem tehdidi karşısındaki, toplumsal, siyasal vurdumduymazlık ve eylemsizlik, geçmişimizle ilgili yüzleşme ve hesaplaşma yeteneğimizin, bilincimizin ve cesaretimizin olmadığının göstergesidir.” (2)

 

 

Başka türlü olabilirdi

 

Türkiye depremler ülkesiydi. 1999 da yaşananlar ile birkaç kez deprem şurası toplanmış, raporlar hazırlanmış, Ulusal Deprem Konseyi kurulmuştu. Her şeyden önemlisi İstanbul için “İstanbul Deprem Master Planı” dört üniversite tarafından hazırlanmıştı. Bu çalışmaların sonucu olarak afet risklerini azaltmak üzere önlemler geliştirilmeye, önce Kanun Hükmünde Kararname düzeyinde ‘yapı denetimi’, ‘zorunlu sigorta’, ‘mesleki yetkinlik’ konularına girilmişti. Bir anlamda afetten sonra devletin felaket bölgesine koşması politikası yerine afet zararlarını daha baştan ortadan kaldırıcı uzun vadeli bir yönelime dönülmüştü.

 

 

Ulusal Deprem Konseyi (UDK) ise her ne kadar kararları tavsiye niteliğinde olan bir kurum olarak var edilmişse de “zarar azaltma” politikalarının koordine edilmesinde önemli bir işleve sahipti. Ama ne görüyoruz, depreme karşı toplumda başlayan duyarsızlığa paralel olarak hükümet tarafından “daha iyi bir düzenleme yapılacak” gerekçesiyle UDK birbuçuk yıl önce lağvedildi.
“Önceki yönetimler sırasında el üstünde tutulan UDK, iki yıldır tüm ayrıcalıklarından adım adım uzaklaştırılmış, kaynak ve destekler esirgenir olmuştur. Tüm zorluklara karşın UDK, 6 Ocak tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan kararla kaldırıldığı bilgisini aldığı Şubat 2007 başına kadar görevlerini yerine getirme çabası içinde olmuştur. Altı yıllık çalışmalarında yeni bir aşamaya geçmişken, UDK’nın hangi merciler tarafından hangi nedenle lağvedilmesinin gerekli görüldüğü bilinmemektedir. Bu bilgi UDK’dan esirgenmiştir. Bunun gibi, altı yıllık danışmanlık çalışmaları sonunda başkanına ve üyelerine teşekkür bile edilmeden görevlerine son verilmiştir.” (3)

 

 

İlk yıllardan itibaren başta İstanbul’un afet risklerinden arındırılmasının bir bedeli olduğu, bu bedelin 10-20 milyar dolar mertebelerinde bulunduğu, yıllara sari olarak bir rehabilitasyon programıyla on yıl içinde bu harcamanın yapılması gerektiği uzmanlarca ortaya konuldu. Deprem öncesinde bu kaynağın ayrılmaması durumunda ülkenin maddi kaybının 100 milyar dolar mertebesinden daha büyük olacağı ve neredeyse ülke ekonominin çökeceği ama bir taraftan afet senaryolarına göre olası depremin yıkıcılığına göre 30-200 bin arasında yurttaşın yaşamını yitireceği ortaya kondu.

 

 

İşte birçok uzmanı ve kurumu çileden çıkaran nokta, artık bu verilerin bilinmesine rağmen siyasal sistemin “politik bir karar” üretememesi, can ve mal kayıplarının kaçınılmaz olacağı olası felakete dair somut bir çalışma içine girilmemesidir.

 

 

İstanbul’un depreme hazırlanması acil bir sorumluluktur

 

İstanbul gibi bir kentin on beş milyona yaklaşan nüfusuyla afet risklerine karşı korumasız bırakılması tarihe karşı, bu toprakların kültürüne karşı ve insanlığa karşı bir suçtur aslında.

 

 

17 Ağustosları acıklı bir yıldönümü haline çevirip, sadece kaybettiğimiz insanların yasına boğulmak sorunları çözmez. Diğer taraftan; yıllardır devletin yürüttüğü denetimsiz, plansız yapı üretme faaliyetini temcit pilavı gibi eleştirip, ortaya toplumu harekete geçirici bir öneri sunmadan 17 Ağustosları başka bir ritüele çevirmekte nafile görünmektedir.

 

 

Kentin depreme karşı hazırlanması, fiziki iyileştirme ile birlikte ve iç içe sosyal ve kültürel iyileştirme süreçlerini yani kentlileşme süreçlerini gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Bu ise kentin yeniden üretilmesi anlamındadır ve o kentte yaşayan kesimler bu faaliyete doğrudan katılmalıdır. Bu hareketin içinde ve önünde mutlaka bağımsız kuruluşlar diyebileceğimiz üniversiteler, uzman meslek odaları ve sivil toplum kuruluşları bulunmalıdır.

 

 

Bugün TOKİ yılda yaklaşık 55 bin konut üretmektedir. Ortalama yılda 11 milyar dolar, son yıllarda 17 milyar dolar kadar bir yatırımı yönetmekte halkın konut ihtiyacını kendi mantığına göre gidermektedir. Peki; TOKİ her yıl bu bütçesinin %10’u kadarını afet riskli bölgelerdeki konutların yıkılıp yeniden yapılması, güçlendirilmesi gibi bir çalışmaya ayırmış olsaydı geçtiğimiz on yıldan sonra acaba şimdi nasıl bir noktada olabilirdik? Yine turizmi teşvik yasaları çerçevesinde İstanbul’un artan yatak ihtiyacı için beş yıldızlı dev otellere kredi vermek yerine örnek olması bakımından söylersek, tarihi bölgelerde butik otellere bu teşvik getirilse ve İstanbul’un tarihi envanteri korunsa fena mı olurdu?

 

 

İstanbul Deprem Master Planı içinde alınacak fizikisel önlemlerin dışında sosyal yapıya ilişkin önlemler, finansman modelleri sunulmuştur. Bütün bu uygulamaların önünü açacak yasa taslakları da yasa koyucuya önerilmiştir. Ancak siyaset kurumu kendi günceli içinde bu sorunu olduğu gibi dışlamış bulunmaktadır.

 

 

Görünen odur ki, ortaya çıkmış bilimsel gerçekleri baz alarak toplumsal bilinci yeniden şekillendirmek, kamuoyu yaratmak tek çıkar yoldur ve sadece şikayetçi olmaktan daha fazla işe yarayacağı kesindir. Sorunlar ve bunlara ait çareler büyük ölçüde belirlenmiştir ancak bunları uygulama iradesi siyasal sistem tarafından gösterilmemektedir. Bu ‘dengenin’ kırılması için afetlerden zarar görecek bütün toplumsal kesimlerin kentlilik bilinci çerçevesinde toplumsal bir mutabakata ihtiyacı vardır. Afet risklerini azaltacak çalışmaların başlatılması için toplumsal mutabakat kenti sahiplenmeyi, özveri göstermeyi, sağlıklı çevre için çalışmayı içerir.

 

 

Mutabakatı bütün kesimlere önermesi gerekenler ise bağımsız çalışan üniversiteler, meslek odaları ve sivil toplumdur. Kentin afete hazırlanması bu yönüyle aslında politik de bir çalışma niteliğindedir ve tarihe karşı böyle bir sorumluluk alanı şu anda açıkta durmaktadır.

 

 

 Hasan Kıvırcık, Y. Mimar

8 Yorum
  1. Daha ne kadar geçmesi lazım derken bir kinaye yaptığınız anlaşılıyor. Gerçekten on yıl herşeyi kavramak ve gereknleri yapmak için çok uzun bir süre. Bu kadar vurdumduymaz bir idare bu kadar savruk bir stk grubu bu kadar kendi derdine düşmüş meslek odaları olunca “daha ne kadar geçecek” sorunuz anlam kazanıyor.
    Ne yazık ki?

    Ahmet Çetin | 20 Ağustos 2009

  2. Artık hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Çünkü herhangi bir konuda yapılan tartışmalar, açıklanan görüşler (onaylama veya eleştiri), bir şeylerin değişebileceği umudunu taşır, ya da taşımalıdır. Oysa tüm gelişmeler öylesine umut kırıcı ki. Artık umutsuzluğumu yazmaktansa hiç yazmamayı tercih ediyorum.

    Bir deprem master planı hazırlanıyor, emek, zaman, kaynak harcanıyor. Sonra bir kenara atılıyor. Yaptıran kurum olarak Belediye’nin dikkate almamasının yanı sıra ne yazık ki bazı meslek odaları ve STK’lar da sahip çıkmıyor. (Eleştirilebilir ve geliştirilebilir ama bunu yapmak için öğrenmek ve daha ileri götürmek için çaba gerekir ki bu zordur, bunun yerine dudak bükmek ve yok saymak kolaydır.) Ardından deprem odaklı kentsel dönüşüm pilot projeleri yaptırılıyor, yine emek, zaman, kaynak harcanıyor. Bunlar da hiç yokmuş gibi aynı şekilde kenara itiliyor. Geçen on yılda bu konuda hiçbir şey yapmamış olmayı unutturmak için, bu günlerde ne bu projelerle, ne de DMP ile ilgisi olmayan kat karşılığı bir proje (Zeytinburnu Sümer mahallesi) “Türkiye’nin ilk deprem odaklı projesi” reklamları ile uygulamaya konuyor.

    İstanbul için Çevre Düzeni Planı adı altında üst ölçekli bir plan, daha doğrusu planlar yapılıyor. Çok sayıda akademisyen ve uzmanla yapılan ilk plan için yine emek, zaman, kaynak harcanıyor. Hukuken kesinlikle sorunlu olduğu ve açılan ilk davada iptal edileceği bilinmesine rağmen onaylanan planın (artık aymazlık değil tercih olduğuna inandığım) iptalinden sonra, Belediye bürokratları ve teknokratları tarafından yapılan bazı değişikliklerle plan yeniden onaylanıyor. Gerek iptal edilen gerekse mevcut durumu bir belgeye bağlamaktan öteye gitmeyen bu özelliği ile de “ayakları yere basan plan” olarak ifade edilen her iki plan da İstanbul’un beklenen depremi için ne getiriyordu? Sadece içi boş sloganlar… Getirme şansı var mıydı? Böyle bir planlama yaklaşımı ile hayır Mevcut durumu ve mevcut eğilimleri bir belgeye bağlayan bu plan niye yapıldı? Herhalde tepeden inme büyük ulaşım projelerini (üçüncü köprü, karayolu tüp geçişi vb) üzerine İŞLEMEK için.

    Kentin gelişimini kesinlikle değiştirecek olan büyük yatırımları planlamıyorsunuz, birleri karar veriyor, birilerinin plana “işlemesi”, Belediye Meclisi ve Başkanlığının da bir noter gibi onaylaması bekleniyor. Bu kentte yaşayanlar ne mi düşünüyor? Onlar anlamaz, ne bilgi verirsek onu bilir. Bu karaların bu kente ne getirip ne götüreceğinin onlara açıklanması gerekmez. Gelecek kuşaklara ne bırakacağımız ya da bırakamayacağımızsa hiç düşünmediğimiz bir ayrıntı.

    Daha çok konu var insanı umutsuzluğa düşüren; Ülkenin en güçlü imar kurumu haline gelen TOKİ faaliyetleri, ona yetişmeye çalışan KİPTAŞ faaliyetleri, bütün ilçe belediyelerinin (acele kamulaştırma vs gibi) kolay uygulama şansını verdiğini düşündükleri için hevesle sarıldıkları “Kentsel Yenileme” projeleri vs.

    Umutsuzluğu artıran yalnızca idarelerin tasarrufları da değil. Yapılan eleştiri ve karşı çıkışlarda daha bilgili, daha donanımlı olmaları beklenen kurumların; esası görecek bilgi donamı olmayan, paylaşmayan, tartışmayan (yani farklı görüşleri tartışmayan), aynı eleştirdikleri idareler gibi, iktidarda olanın her şeyi bilmesi anlayışına dayanan yaklaşımları ile geniş kesimleri yanına alamayan muhalefetleri ne yazık ki güçlü idareler karşısında başarısız oluyor.

    Bu umutsuz yorumu yine de umutla noktalamak adına umarım yanlışlardan doğrular çıkarmayı çok geç olmadan öğreniriz ve umarım deprem bize çok acımasız davranmaz ve bu fırsatı verir.

    Asuman Yeşilırmak | 20 Ağustos 2009

  3. Gerçekten çok tüketici, bıktırıcı bir süreç. Oysa herkes biraz daha özenli olabilirdi. Devlet görevlerine daha çok sahip çıkabilirdi. Öyle olmadı. İnsanlar unuttu gitti. Asuman hanım umarım deprem bize çok acımasız davranmaz ve bu fırsatı verir diyor ama bu bir dilek sadece.

    olcay karaca | 20 Ağustos 2009

  4. deprem tehlikesi bence hiç bir zaman ciddiye alınmadı. şimdi Van depremini ciddiye aldık onun için kanun çıkardık diyorlar ama bu da bana inandırıcı gelmiyor.

    resmiye güldoğan | 31 Mart 2012

  5. daha çok geçmesi gerekir maalesef, ne devlet ne halk deprem tehlikesinin sahici anlamda farkında değil, uzatmaya bırakıyor her şeyi.

    Şefika Gül | 7 Aralık 2019

  6. Yıllar geçti, onuncu yılda bile vurdumduymazlık anlaşılmış. Şimdi halk panik içinde. Ama İzmir depreminin heyecanı ile. Peki unutunca, tıpkı yazılanlar gibi.

    derya kuloğlu | 5 Kasım 2020

  7. 20 sene geçtiğinde, bu söylenenleri aşan bir yeni birikime sahip değiliz ne yazık ki. Tarih durmuş sanki.

    demir atakan | 6 Kasım 2020

  8. yani, bu kadar zaman geçtikten sonra doğru düzgün bir hazırlık yoksa, söz bitiyor.

    ferda çetinkoz | 6 Nisan 2021


Yorum yazmak için


EŞİK Eşitlik için Kadın Platformu, İstanbul Sözleşmesinin kabul edilmesinin 10. yılında bir basın açıklaması yaptı. EŞİK tarafından yapılan basın açıklaması şöyle:       #İstanbulSözleşmesi10Yaşında   İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı en az 2 bin 336 kadın şimdi aramızda olacaktı   Geçtiğimiz 20 Mart’ta gece yarısı Cumhurbaşkanlığı kararıyla hukuka aykırı olarak ve meclis iradesi yok sayılarak, Türkiye’nin […]

Copyright © 2021 All Rights Reserved | Mimdap.org