Daha Ne Kadar Geçmesi Gerekir?… |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Daha Ne Kadar Geçmesi Gerekir?…
Share 17 Ağustos 2009

Afetlere Karşı Mücadele Katılımla Yaratılabilir

Yucel-GurselÜlkedeki genel olarak ekonomik politikalar en sonuna gelir, dayanır, ülkedeki üretici güçlerin, üreticilere bağlı örgütlerin bu sürece katılımlarının olması gerekir. Bu katılım rolü, hiçbir zaman tepedeki iradenin bu katılımı gelin yapalım dememiştir. Daima katılımın diğer muhataplarının gücüyle olmuştur, gücüne bağlı olarak olmuştur. Örnek olarak diyelim ki ekonomik politikaların tıkanma noktalarından bir tanesi emek ve sermaye çelişkisidir. Ne yapar emekçiler? Bu GSMH’dan pay isterler, ücretlerini arttırmak isterler ve otururlar masa başında. Bu işverenlerin iradesi gelin katılınla olmaz, işçi sendikalarının örgütlü güçleriyle masa oturmaları, ben pay istiyorum demeleriyle olur. Bunun için de mesela fındık üreticileri de vardır, ihracatçılar birliği de vardır, Sanayi Odaları Birliği de vardır. Sonuçta toplumun geleceğine yön veren birçok faktör içinde toplumun geleceğinden, kendi beklentilerini arayan güçlerin, katılıma iradeleriyle buna ters yönde oluşmuş hegemonyanın, bir ülkedeki yönetim tarzının arasındaki ilişkidir bu. Biz buna ekonomik politika diyoruz. Ülkedeki üreten artı değerin, GSMH’nin ne kadarın sağlığa, eğitime, ne kadarını da diyelim ki sağlıklı bir kentleşmeye ayrılması gerektiği sonunda bu bir mücadeledir ve buna demokrasi mücadelesi diyoruz.

Demokrasi mücadelesi mücadele verenlerin kazanma şansı olan bir alandır
Demokrasi mücadelesinde katılmak isteyenlerin, katılım aslında katılmak isteyenlerin iradesine göre biçimlenir, bu iradeyi tepeden vermiyorlar, biz diyoruz ki siz vermiyorsunuz, soyguncusunuz, siz yanlış politikalar yürütüyorsunuz ya da siz sadece bir grubun çıkarlarını gözetiyorsunuz, sadece kendi çıkarlarınızı gözetiyorsunuz. Kabaca bu. Bunun karşılığı nedir? Politika ama biz buna ekonomik politika diyoruz. Şöyle diyelim, şunu anımsatma başlayacağım, kişisel pozisyonumdan hareketle, kendi deneyimimden söylüyorum, bir deprem olayla muhatap olduğumuzda yıl 99. Ben 2000 Genel Kurulu’na katılmıştım ama sıradan bir insan olarak katılmıştım. İstanbul’un depreme karşı hazırlanması için 20 milyar dolar gerekiyordu. 20 milyar dolarının 10 milyar dolarını nasıl isterim diye düşünmüştüm.

Afet zararlarına karşı kaynak bulmakta somut adresler ve talepleriniz olmalıdır
Bunun 10 milyar dolarını Milli Savunma giderlerinden isterim, Genel Kurmay bütçesi var ve bunu ona iktidar veriyor. Hatta övünerek veriyor ve biliyor ki silahlanma harcamaları dünya genelinde çok fazla. 10 milyar dolarlını da sektörden alalım. Sektörün de deprem karşısında bir çıkmaza girdiği, iş yapma potansiyelinin ortadan kalktığı ve bu iş yapma potansiyelini 10 yıl içerisinde yaptığınız zaman İstanbul depreme hazırlanabilir diyorsunuz. Bu söylediğim 2000 Genel Kurulu’nda oldu. Sonra da oda başkanlığı yaptım, Oda başkanı iken “Toplumsal Mutabakatlar Kurma Çalışmasına” giriştik. Buna meslek örgütleri de, odalar da kuşkuyla bakarken beraber bir çalışma yaptık. O çalışmaya sahip çıkılması gerektiğini, yurt dışından bir hizmet almayacağımızla göre tek dayanağımız üniversitelerdeki bilgi birikimidir, bu bilgi birimi çıkmıştır ortaya, bunun ötesinde yapabileceğimiz bir durum yoktur. Buna bizim entegre olup, buna sahip çıkmamız gerektiğini söyledik. Buna o zaman ama pek bir istekli durum yoktu ortada.
Deprem tehlikesi kavramı bir kaosa sürükleniyor

Bugün geldiğimiz zaman, hemen bir parantez açıyorum, bugün deprem konuşulduğunda, en küçük deprem olduğunda jeoloji mühendisleri çıkıyor ortaya. Bunlarda deprem olacak mı, olmayacak mı, 6,5, 7,5 mu olacaklarını sorguluyor. Tablo, bugünkü tablo bu. Ne yapıyoruz senede bir kere deprem rütieli icat ettik, öyle değil mi? Yeni bir deklarasyon var mı? Bir politikayı tutturursunuz o politika olmaz ve toplumsal destek almak için ısrarla o politikayı anlatırsınız topluma. Kimler anlatacak bunu? Sendikalar, emekçi örgütleri, meslek örgütleri, egemen siyasetin dışındaki siyasi güçler, muhalefette kalan, toplamı %1 oy alan sosyalist partiler, sol partiler ve böyle bir ortamda dahi o zaman bir deprem konusundaki politikanın ne olduğu belirsizken 4 üniversitenin hazırladığı bir politika çıktı ortaya.

Toplumu, merkezi yerel idareleri, siyasi iktidarı ikna edici bir politika oluşturulamadı
Bu politika yasa değişiklikten, kentsel yenilemeden, bütün o fiziksel yenilemelerin nasıl olacağına ilişkin bir model oldu. Şimdi bu model sonunda topluma, devamlı anlatabilen ve toplumun talebini, katılım isteğini yönlendiren, anlaşılabilir ve siyasi iktidarı, yöneticileri ikna edici özümsenmiş bir ekonomik-politik bir söylem oluştu mu? Oluşmadı. Diyoruz ki siyasi iktidar benimsemiyor, elbette hiçbir iktidar, herhangi toplumsal bir talebi kendiliğinden benimsemez.

Toplumsal mutabakat şart
Şimdi bu anlamda şöyle diyoruz biz, çünkü bizim modelimizde sendikalarla işbirliği vardı, Tabip Odaları ile işbirliği vardı sivil toplum diye bir koordinasyon toplandı biliyorsunuz. Bir deprem koordinasyonu oluştu. Bütün bunları içine alan Sivil Toplum Örgütleriydi. O kadar büyük toplumsal duyarlılık vardı ki bir Kocaeli depremine yardım severlik adına yüz binler akıyordu. Toplumda bu kadar, müteahhit örgütleri geldiler bize, biz senelerce ne yaptıysak bu toplumu aldattık, vicdan azabı çekiyoruz, ne yapalım dediler. Hangileri bunlar? Küçük müteahhitler. Binlerce. Bunlar böyle bir politikanın arkasında yer alabilecek ruhsal psikolojik bir ortamdaydı. Bu taleplerin örgütlü olarak ve anlaşılabilir politikayı her aşamada her sene bunu anlaşılabilir bir politika olacak vaat etmeleri mümkündü. Bu vaat edilebilir, elbette üniversiteler de onun bir parçası. Ama üniversiteler toplumunda farklılıklar olacak. Önemli olan bütün bu farklı görüşler içinde bizim, bu farklı görüşlerin katılımcı olma iradesini, politika aslında katılımdır tam anlamıyla, bu konuda biz kendimize düşen şeyi, örgütlüyüz çünkü biz, sıradan vatandaş örgütlü değil.

On yılda afet zararları azaltılabilirdi, bu konuda biz de, hepimiz sorumluyuz…
Sıradan vatandaş haklı olarak da kendi çıkarına uygun tercih yapıyor. Ona en kısa vadede hangi çıkarıyorsunuz? Ama bir sendika böyle değil, bir Tabip Odası, bir meslek odası, bir sivil toplum örgütü böyle değil, onlar bu anlamda o toplumsal çıkarlarını bütünlüğünü anlatabilen ve bunu ifade edebilen, bu bilgilerin altlığı Deprem Mastır Planında çıktı ama bu politika, bu ana hattı bu politikayı biz tekrar tekrar söyleyebildik mi? O zaman Mimdap bize soruyor, on yıl geçti diyor, acaba diyor on yıl, biz her yıl anma toplantısı yapıyoruz, ölümüzü anılarımızı yapıyoruz, bir ritüele dönüştü. Bunun her birinde 3 sayfalık, 5 sayfalık ya da 15 sayfalık anlaşılabilir ve her kesime anlaşılabilir, onların da menfaatlerini gören, etkili, sözler olarak sunabiliyor muyuz? Bir ezilmiş, haksızlığa uğramış insan psikolojisiyle diyoruz ki biz bütün bunları anlatırken siyasiler kabul etmedi. Etmeyecek. Amerika’da da etmiyor. Ama bunu kabul edilmesini isteyen güçlerin canlılığı ve politik ustalıkları, ekonomik politikaya hâkimiyetleri söz konusu. Soruyorum ben şimdi diyelim, kardeşim, 20 milyar dolara İstanbul depreme hazırlanabilirken, bu 20 milyar doların yalnızca gökdelenlerin rantından %1 alsaydık, %5 alsaydık her sene karşılar mıydı, karşılardı. Peki, TOKİ son on yılda kaç milyar harcadı?

Mimar Yücel Gürsel
Mimarlar Odası Eski Başkanı

8 Yorum
  1. Daha ne kadar geçmesi lazım derken bir kinaye yaptığınız anlaşılıyor. Gerçekten on yıl herşeyi kavramak ve gereknleri yapmak için çok uzun bir süre. Bu kadar vurdumduymaz bir idare bu kadar savruk bir stk grubu bu kadar kendi derdine düşmüş meslek odaları olunca “daha ne kadar geçecek” sorunuz anlam kazanıyor.
    Ne yazık ki?

    Ahmet Çetin | 20 Ağustos 2009

  2. Artık hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Çünkü herhangi bir konuda yapılan tartışmalar, açıklanan görüşler (onaylama veya eleştiri), bir şeylerin değişebileceği umudunu taşır, ya da taşımalıdır. Oysa tüm gelişmeler öylesine umut kırıcı ki. Artık umutsuzluğumu yazmaktansa hiç yazmamayı tercih ediyorum.

    Bir deprem master planı hazırlanıyor, emek, zaman, kaynak harcanıyor. Sonra bir kenara atılıyor. Yaptıran kurum olarak Belediye’nin dikkate almamasının yanı sıra ne yazık ki bazı meslek odaları ve STK’lar da sahip çıkmıyor. (Eleştirilebilir ve geliştirilebilir ama bunu yapmak için öğrenmek ve daha ileri götürmek için çaba gerekir ki bu zordur, bunun yerine dudak bükmek ve yok saymak kolaydır.) Ardından deprem odaklı kentsel dönüşüm pilot projeleri yaptırılıyor, yine emek, zaman, kaynak harcanıyor. Bunlar da hiç yokmuş gibi aynı şekilde kenara itiliyor. Geçen on yılda bu konuda hiçbir şey yapmamış olmayı unutturmak için, bu günlerde ne bu projelerle, ne de DMP ile ilgisi olmayan kat karşılığı bir proje (Zeytinburnu Sümer mahallesi) “Türkiye’nin ilk deprem odaklı projesi” reklamları ile uygulamaya konuyor.

    İstanbul için Çevre Düzeni Planı adı altında üst ölçekli bir plan, daha doğrusu planlar yapılıyor. Çok sayıda akademisyen ve uzmanla yapılan ilk plan için yine emek, zaman, kaynak harcanıyor. Hukuken kesinlikle sorunlu olduğu ve açılan ilk davada iptal edileceği bilinmesine rağmen onaylanan planın (artık aymazlık değil tercih olduğuna inandığım) iptalinden sonra, Belediye bürokratları ve teknokratları tarafından yapılan bazı değişikliklerle plan yeniden onaylanıyor. Gerek iptal edilen gerekse mevcut durumu bir belgeye bağlamaktan öteye gitmeyen bu özelliği ile de “ayakları yere basan plan” olarak ifade edilen her iki plan da İstanbul’un beklenen depremi için ne getiriyordu? Sadece içi boş sloganlar… Getirme şansı var mıydı? Böyle bir planlama yaklaşımı ile hayır Mevcut durumu ve mevcut eğilimleri bir belgeye bağlayan bu plan niye yapıldı? Herhalde tepeden inme büyük ulaşım projelerini (üçüncü köprü, karayolu tüp geçişi vb) üzerine İŞLEMEK için.

    Kentin gelişimini kesinlikle değiştirecek olan büyük yatırımları planlamıyorsunuz, birleri karar veriyor, birilerinin plana “işlemesi”, Belediye Meclisi ve Başkanlığının da bir noter gibi onaylaması bekleniyor. Bu kentte yaşayanlar ne mi düşünüyor? Onlar anlamaz, ne bilgi verirsek onu bilir. Bu karaların bu kente ne getirip ne götüreceğinin onlara açıklanması gerekmez. Gelecek kuşaklara ne bırakacağımız ya da bırakamayacağımızsa hiç düşünmediğimiz bir ayrıntı.

    Daha çok konu var insanı umutsuzluğa düşüren; Ülkenin en güçlü imar kurumu haline gelen TOKİ faaliyetleri, ona yetişmeye çalışan KİPTAŞ faaliyetleri, bütün ilçe belediyelerinin (acele kamulaştırma vs gibi) kolay uygulama şansını verdiğini düşündükleri için hevesle sarıldıkları “Kentsel Yenileme” projeleri vs.

    Umutsuzluğu artıran yalnızca idarelerin tasarrufları da değil. Yapılan eleştiri ve karşı çıkışlarda daha bilgili, daha donanımlı olmaları beklenen kurumların; esası görecek bilgi donamı olmayan, paylaşmayan, tartışmayan (yani farklı görüşleri tartışmayan), aynı eleştirdikleri idareler gibi, iktidarda olanın her şeyi bilmesi anlayışına dayanan yaklaşımları ile geniş kesimleri yanına alamayan muhalefetleri ne yazık ki güçlü idareler karşısında başarısız oluyor.

    Bu umutsuz yorumu yine de umutla noktalamak adına umarım yanlışlardan doğrular çıkarmayı çok geç olmadan öğreniriz ve umarım deprem bize çok acımasız davranmaz ve bu fırsatı verir.

    Asuman Yeşilırmak | 20 Ağustos 2009

  3. Gerçekten çok tüketici, bıktırıcı bir süreç. Oysa herkes biraz daha özenli olabilirdi. Devlet görevlerine daha çok sahip çıkabilirdi. Öyle olmadı. İnsanlar unuttu gitti. Asuman hanım umarım deprem bize çok acımasız davranmaz ve bu fırsatı verir diyor ama bu bir dilek sadece.

    olcay karaca | 20 Ağustos 2009

  4. deprem tehlikesi bence hiç bir zaman ciddiye alınmadı. şimdi Van depremini ciddiye aldık onun için kanun çıkardık diyorlar ama bu da bana inandırıcı gelmiyor.

    resmiye güldoğan | 31 Mart 2012

  5. daha çok geçmesi gerekir maalesef, ne devlet ne halk deprem tehlikesinin sahici anlamda farkında değil, uzatmaya bırakıyor her şeyi.

    Şefika Gül | 7 Aralık 2019

  6. Yıllar geçti, onuncu yılda bile vurdumduymazlık anlaşılmış. Şimdi halk panik içinde. Ama İzmir depreminin heyecanı ile. Peki unutunca, tıpkı yazılanlar gibi.

    derya kuloğlu | 5 Kasım 2020

  7. 20 sene geçtiğinde, bu söylenenleri aşan bir yeni birikime sahip değiliz ne yazık ki. Tarih durmuş sanki.

    demir atakan | 6 Kasım 2020

  8. yani, bu kadar zaman geçtikten sonra doğru düzgün bir hazırlık yoksa, söz bitiyor.

    ferda çetinkoz | 6 Nisan 2021


Yorum yazmak için


EŞİK Eşitlik için Kadın Platformu, İstanbul Sözleşmesinin kabul edilmesinin 10. yılında bir basın açıklaması yaptı. EŞİK tarafından yapılan basın açıklaması şöyle:       #İstanbulSözleşmesi10Yaşında   İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı en az 2 bin 336 kadın şimdi aramızda olacaktı   Geçtiğimiz 20 Mart’ta gece yarısı Cumhurbaşkanlığı kararıyla hukuka aykırı olarak ve meclis iradesi yok sayılarak, Türkiye’nin […]

Copyright © 2021 All Rights Reserved | Mimdap.org