Daha Ne Kadar Geçmesi Gerekir?… |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Daha Ne Kadar Geçmesi Gerekir?…
Share 17 Ağustos 2009

1999+10 da aynı yakınmalarla yaşıyoruz. 1999+20 de de aynı mı olacak

Murat-BalamirAfet riskleri bakımından Türkiye olumsuz bir noktadır
Türkiye kentleri derin risk havuzlarıdır. Bu durum, tarihsel bir miras olan yerleşimlerin tehlike gösteren coğrafyalarda yer alması nedeniyle olduğu kadar, hızlı kentleşme ve üstünkörü betonarme yapılaşmanın bir ürünüdür. Kentlerimizde riskleri artıran etkenler saymakla tükenmez. Bu durum yalnızca kaçak ve dayanıksız yapılaşmadan kaynaklanmaz. Yetersiz açık alanlar, gelişigüzel altyapı şebekeleri, düzensiz yapılaşma biçimi ve yüksek yoğunluklar, tehlikeli komşuluklar, acil durumlarda başvurulacak tesislerin dayanıksızlığı ve yanlış konumlandırılmaları, denetimsiz sanayi kuruluşları, vb. doğrudan fiziki düzenlemeleri ilgilendiren yönlerdir. Bunlara eklenmesi gereken yönetsel yetersizlikler ve toplumsal edilgenlik, kalıtsal hastalıklardır. Çevre tüketme ve kirletme, çöpü ve suyu dönüştürememe, ekosisteme duyarsızlıkların getirdiği sel felaketleri, ormanların, sulak alanların ve kıyıların doğal yapılarının kaybedilmesi, gelecek nesillere karşı işlenen suçlardır. Gelişigüzel yerleşimin sürdürülmesini ve rant güdümündeki süreçlere teslim olmuş gelişmeleri kalkınma olarak tanımlama dar görüşlülüğü ile Türkiye, kısa dönemli ve tek seferlik kazanımlar uğrunda ve bir mirasyedi düşüncesizliği ile ekosistemlerini hızla kaybetmekte, bir kez daha yoksullaşmaktadır. Bu durumu ile Türkiye, risk azaltma çalışmalarına en fazla gereksinme duyan ve Şubat 2009 raporunun hedeflediği bir ülkedir.

İmar düzeni yetersizdir
Kentlerimizde neredeyse bir asır önceden kalma bir imar sistemi anlayışı sürmekte, kent planlamasının ekonomik/sosyal/fiziki boyutların entegre edildiği bir güncel yönetim biçimi ile, afetlere ilişkin girişimlerde toplum kesimlerinin katılımını sağlayacak düzenlemeler gerektirdiği gündeme bile gelmemektedir. Kentlerimizin çirkinliğini konsolide etmek pahasına, yapı güçlendirme uygulamalarını yaygınlaştırmak isteyen ‘lobi’ler, alınan önlemlere karşın zorluklarla karşılaşmaktalar. Oysa toplu yenilemelere başvurulması, çevre düzensizliklerini gidermek yanında, yerel katılım ve ölçek ekonomilerinin üstünlüğüne sahiptir. Türkiye’de fiziki ve sosyal planlama yaklaşımının zemini oluşturulmadıkça, günümüzde ‘kentsel dönüşüm’ adı verilen girişimler de riskleri azaltmaktan uzak kalacaktır.

Afet risklerini algılama ve kentsel düzenlemeleri buna göre yapma becerisi zayıftır
Risk azaltma konularında yol gösteren Ulusal Deprem Konseyi hiçbir neden gösterilmeksizin kapatıldı (2007). Bu nedenle yeni uluslararası politikanın Türkiye’de sahibi bulunmuyor. Afet sonrası etkinliklerde görevli ve ayrı Bakanlıklara bağlı üç Genel Müdürlük (Afetler, TAY, Sivil Savunma), yasa ile birleştirmiş bulunuyor (29.5.2009). Bu yıllardır dile getirilen bir gereksinme idi. Ancak, uluslararası taahhütler ve yönlendirmeler gözetilmeksizin yapılan bu girişimde amacın yalnızca siyasi kadrolaşma olduğu endişesi doğmaktadır. Üç yanlışın toplamı bir doğru etmediği gibi, üç afet sonrası uzmanı kurumun birleşiminden de bir risk uzmanı doğmaz. Türkiye’nin yanlışlarının temelinde, afet sonrası etkinlikler konusunda uzmanlaşmış kurum ve kadroların, yeni politikanın gerektirdiği risk azaltma çalışmalarını da yerine getirebileceği varsayımı yatmaktadır. On yıllar boyunca afet sonrası etkinliklere kilitlenmiş olan Türkiye, afet sonrası arama-kurtarma, çadır-battaniye politikaları ile ISDR raporunun belirttiği yönde yol alması olanaksızdır. Uluslararası politikalar ve evrensel bilimin gereği, kentsel risklerin azaltılması konusunun sahibi geleneksel afetçiler değil, Türkiye’de olsa olsa yine Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın Teknik Araştırma ve Uygulama (TAU) Genel Müdürlüğü’dür. TAU, mevcut düzenlemelere göre kent planlaması çalışmalarının bir üst yetkilisi ve afetlere ilişkin önlemler almakla yükümlü bir yönetim birimidir. Planlara bağlı olarak platformların örgütlenmesinin yürütülmesi de bu birimde olmalıdır. Platformların amacı, planların ve kent yönetim planlarının hazırlanmasında, risk taşıyan kesimlerin söz sahibi kılınmasıdır. Geleneksel anlayışlarla platformlar ancak yönetim temsilcilerinden oluşturulur.

Güvenliksiz çevre sadece yapıların performansından kaynaklanmıyor
Bir başka saplantı, afetlerin yalnızca yapılarla ilgili olduğu anlayışıdır. Oysa kentsel risk azaltma, yani ‘sakınım’ çalışmalarının kapsamı, parsel sınırlarının çok ötesinde, kentte çok yönlü ve etkileşimli fiziki/sosyal/ekonomik sistemleri ilgilendirmektedir. Bu nedenle yalnızca ‘yapı denetimi’, afet önlemede yeterli olamıyor. Ne var ki, uzun dönemler boyunca sürdürülen uygulamalar, alışılmış işleyişleri ve ‘lobi’leri ile kendi güçlü yapılarını geliştirmiştir. Yeni bir politika ve uygulamaya geçilmesi ya direnişle, ya da “o işi de biz yaparız” Kişotluğu ile karşılaşmaktadır. Oysa yeni yaklaşım, başka nitelikte bilgi ve uzmanlıklar gerektirmektedir. Kentsel risk azaltma ve çok yönlü kent yönetimi konularında yetkinlik kent plancılarındadır. Plancıların, gerek katılımlı süreçleri yönlendirmede, gerekse karmaşık kentsel sistemlerin işleyişlerindeki olasılıkları görmede yönetsel ve profesyonel becerileri vardır. Dolayısıyla kentsel risklerin belirlenmesi ve ‘sakınım planları’nın hazırlanması görevlerini üstlenmeleri kaçınılmazdır. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından 2009 başlarında gerçekleştirilen ‘Kentleşme Şurası’nda bu yetkinlik konusunun dile getirilmesi üzerine kimi geleneksel afetçiler, plancıları meslek ayrımcılığı yapmak ve hatta ‘şövenlik’ ile karaladılar. Oysa ‘şövenlik’, özgün anlamıyla, raf ömrünü doldurmuş söylem ve görüşleri savunma saplantısıdır.

Afetlere karşı sakınımın bedeli dış kaynaklara ihale edilecek konular gibi görülüyor
Türkiye’nin bir başka yanlışı, risk azaltma uygulamalarında öz kaynaklarını harekete geçirme ve geliştirme çabaları yerine, yabancı kuruluşlara teslim olmasıdır. İstanbul’da yürütülmekte olan kimi büyük bütçeli uygulamalar da bu niteliktedir. Bütçelerinin büyüklüğüne karşın elde edilen sonuçlar, yapılması gerekenler yanında hemen hiç düzeyindedir. Risk azaltmada bu kaynaklarla ‘başka hangi kaynaklar harekete geçirilebilir’ konusunu araştırmak yerine, eldeki kaynağın en kısa sürede tüketilmesi amaçlanmaktadır. Türkiye bu yöntemle borçlandırılmakta, kaynakların nasıl kullanılması gerektiği konusunda platformlara başvurulmamakta, önceliklerin belirlenmesi (kendinden menkul) yabancı uzmanlara ya da ehliyetsiz kimselere bırakılmakta, yürütülen çalışmalar ise saydamlıktan ve denetlenmekten uzak tutulmaktadır.

Ne yapılmalıydı?
Ne mi yapılmalıydı? İstanbul Deprem Master Planı’nda (2003) açıklanan ‘risk sektörleri’ temelinde toplumu harekete geçirecek bir seferberlik yaratılmalı, tanımlı projelerin önemli bir bölümü tamamlanmış olmalıydı. 1999 + 20’de, büyük yıkımı görmeden yaşarsak, yine aynı yakınmaları mı yapacağız?

Prof. Dr. Murat Balamir

8 Yorum
  1. Daha ne kadar geçmesi lazım derken bir kinaye yaptığınız anlaşılıyor. Gerçekten on yıl herşeyi kavramak ve gereknleri yapmak için çok uzun bir süre. Bu kadar vurdumduymaz bir idare bu kadar savruk bir stk grubu bu kadar kendi derdine düşmüş meslek odaları olunca “daha ne kadar geçecek” sorunuz anlam kazanıyor.
    Ne yazık ki?

    Ahmet Çetin | 20 Ağustos 2009

  2. Artık hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Çünkü herhangi bir konuda yapılan tartışmalar, açıklanan görüşler (onaylama veya eleştiri), bir şeylerin değişebileceği umudunu taşır, ya da taşımalıdır. Oysa tüm gelişmeler öylesine umut kırıcı ki. Artık umutsuzluğumu yazmaktansa hiç yazmamayı tercih ediyorum.

    Bir deprem master planı hazırlanıyor, emek, zaman, kaynak harcanıyor. Sonra bir kenara atılıyor. Yaptıran kurum olarak Belediye’nin dikkate almamasının yanı sıra ne yazık ki bazı meslek odaları ve STK’lar da sahip çıkmıyor. (Eleştirilebilir ve geliştirilebilir ama bunu yapmak için öğrenmek ve daha ileri götürmek için çaba gerekir ki bu zordur, bunun yerine dudak bükmek ve yok saymak kolaydır.) Ardından deprem odaklı kentsel dönüşüm pilot projeleri yaptırılıyor, yine emek, zaman, kaynak harcanıyor. Bunlar da hiç yokmuş gibi aynı şekilde kenara itiliyor. Geçen on yılda bu konuda hiçbir şey yapmamış olmayı unutturmak için, bu günlerde ne bu projelerle, ne de DMP ile ilgisi olmayan kat karşılığı bir proje (Zeytinburnu Sümer mahallesi) “Türkiye’nin ilk deprem odaklı projesi” reklamları ile uygulamaya konuyor.

    İstanbul için Çevre Düzeni Planı adı altında üst ölçekli bir plan, daha doğrusu planlar yapılıyor. Çok sayıda akademisyen ve uzmanla yapılan ilk plan için yine emek, zaman, kaynak harcanıyor. Hukuken kesinlikle sorunlu olduğu ve açılan ilk davada iptal edileceği bilinmesine rağmen onaylanan planın (artık aymazlık değil tercih olduğuna inandığım) iptalinden sonra, Belediye bürokratları ve teknokratları tarafından yapılan bazı değişikliklerle plan yeniden onaylanıyor. Gerek iptal edilen gerekse mevcut durumu bir belgeye bağlamaktan öteye gitmeyen bu özelliği ile de “ayakları yere basan plan” olarak ifade edilen her iki plan da İstanbul’un beklenen depremi için ne getiriyordu? Sadece içi boş sloganlar… Getirme şansı var mıydı? Böyle bir planlama yaklaşımı ile hayır Mevcut durumu ve mevcut eğilimleri bir belgeye bağlayan bu plan niye yapıldı? Herhalde tepeden inme büyük ulaşım projelerini (üçüncü köprü, karayolu tüp geçişi vb) üzerine İŞLEMEK için.

    Kentin gelişimini kesinlikle değiştirecek olan büyük yatırımları planlamıyorsunuz, birleri karar veriyor, birilerinin plana “işlemesi”, Belediye Meclisi ve Başkanlığının da bir noter gibi onaylaması bekleniyor. Bu kentte yaşayanlar ne mi düşünüyor? Onlar anlamaz, ne bilgi verirsek onu bilir. Bu karaların bu kente ne getirip ne götüreceğinin onlara açıklanması gerekmez. Gelecek kuşaklara ne bırakacağımız ya da bırakamayacağımızsa hiç düşünmediğimiz bir ayrıntı.

    Daha çok konu var insanı umutsuzluğa düşüren; Ülkenin en güçlü imar kurumu haline gelen TOKİ faaliyetleri, ona yetişmeye çalışan KİPTAŞ faaliyetleri, bütün ilçe belediyelerinin (acele kamulaştırma vs gibi) kolay uygulama şansını verdiğini düşündükleri için hevesle sarıldıkları “Kentsel Yenileme” projeleri vs.

    Umutsuzluğu artıran yalnızca idarelerin tasarrufları da değil. Yapılan eleştiri ve karşı çıkışlarda daha bilgili, daha donanımlı olmaları beklenen kurumların; esası görecek bilgi donamı olmayan, paylaşmayan, tartışmayan (yani farklı görüşleri tartışmayan), aynı eleştirdikleri idareler gibi, iktidarda olanın her şeyi bilmesi anlayışına dayanan yaklaşımları ile geniş kesimleri yanına alamayan muhalefetleri ne yazık ki güçlü idareler karşısında başarısız oluyor.

    Bu umutsuz yorumu yine de umutla noktalamak adına umarım yanlışlardan doğrular çıkarmayı çok geç olmadan öğreniriz ve umarım deprem bize çok acımasız davranmaz ve bu fırsatı verir.

    Asuman Yeşilırmak | 20 Ağustos 2009

  3. Gerçekten çok tüketici, bıktırıcı bir süreç. Oysa herkes biraz daha özenli olabilirdi. Devlet görevlerine daha çok sahip çıkabilirdi. Öyle olmadı. İnsanlar unuttu gitti. Asuman hanım umarım deprem bize çok acımasız davranmaz ve bu fırsatı verir diyor ama bu bir dilek sadece.

    olcay karaca | 20 Ağustos 2009

  4. deprem tehlikesi bence hiç bir zaman ciddiye alınmadı. şimdi Van depremini ciddiye aldık onun için kanun çıkardık diyorlar ama bu da bana inandırıcı gelmiyor.

    resmiye güldoğan | 31 Mart 2012

  5. daha çok geçmesi gerekir maalesef, ne devlet ne halk deprem tehlikesinin sahici anlamda farkında değil, uzatmaya bırakıyor her şeyi.

    Şefika Gül | 7 Aralık 2019

  6. Yıllar geçti, onuncu yılda bile vurdumduymazlık anlaşılmış. Şimdi halk panik içinde. Ama İzmir depreminin heyecanı ile. Peki unutunca, tıpkı yazılanlar gibi.

    derya kuloğlu | 5 Kasım 2020

  7. 20 sene geçtiğinde, bu söylenenleri aşan bir yeni birikime sahip değiliz ne yazık ki. Tarih durmuş sanki.

    demir atakan | 6 Kasım 2020

  8. yani, bu kadar zaman geçtikten sonra doğru düzgün bir hazırlık yoksa, söz bitiyor.

    ferda çetinkoz | 6 Nisan 2021


Yorum yazmak için


EŞİK Eşitlik için Kadın Platformu, İstanbul Sözleşmesinin kabul edilmesinin 10. yılında bir basın açıklaması yaptı. EŞİK tarafından yapılan basın açıklaması şöyle:       #İstanbulSözleşmesi10Yaşında   İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı en az 2 bin 336 kadın şimdi aramızda olacaktı   Geçtiğimiz 20 Mart’ta gece yarısı Cumhurbaşkanlığı kararıyla hukuka aykırı olarak ve meclis iradesi yok sayılarak, Türkiye’nin […]

Copyright © 2021 All Rights Reserved | Mimdap.org