F. SERKAN ÖNGEL / Mimdap
Sevda tepesi, Suudi Kralı’nın geçtiğimiz ay Türkiye’ye gelmesiyle gündemin önemli maddelerinde biri haline geldi. Boğazın en güzel yerlerinden biri olan Anadolu Hisarı’nın sırtlarındaki bu tepenin imara açılması tartışması da eş zamanlı olarak kent gündemini meşgul etmeye başladı. Arap sermayesinin Türkiye’ye çekilmesi açısından sevda tepesinin imara açılmasının önemli bir rol oynayacağı kimi çevrelerce (özellikle İslami basın) dillendirildi. Ranta kapı aralamak üzere kurgulanan bu söyleme karşı ciddi rahatsızlıklarda kendini ortaya koyuyor. Konuyu yabancılara mülk satışı ile bağlayanlar olduğu gibi, Araplardan duydukları rahatsızlığa bağlıyanlarda (sanki konu sadece Araplara satışla ilgili bir sorun) var.

Ancak sorunun düğümlendiği nokta Boğaz’da kaçak olarak inşa edilmiş yüzlerce lüks villanın yasal sorunları ve yeni rant arayışları. Sevda Tepesinin imara açılmasına olanak tanıyan Boğaziçi İmar Yasası tasarısının söz konusu villaların yasal durumları içinde anahtar bir işlev görecek olması tartışma açısından üzerinde durulması gereken önemli bir nokta. Zaten çeşitli yayın organlarına yansıdığı kadarıyla Suudi Kral’ın burada kalıcı olmaya da pek niyeti yok. Çünkü Sevda Tepesi’ni zaten daha önce iki kere satmak istemiş.

Peki Turgut Özal döneminde büyük olasılıkla yeni rant alanları yaratmak amacıyla yapılan bu satışın, alanın imara açılması konusu ile birlikte AKP iktidarı döneminde yeniden gündeme gelmesinde ivme kazanan ranttan pay kapma kavgasının bir payı yok mu? Gayri menkul piyasasının bu denli kızıştığı bir süreçte perdenin arkasından ellerine kavuşturanları göremiyor muyuz?

KARAR VERİCİLERE YAKIN ÇEVRELER

Peki bu rant kavgasını nasıl değerlendirmeliyiz? Rant, toprağın bir unsuru “servetin öğeleri ile kaynakları arasındaki iç bağlantıyı” gösteren bir düzlem olarak önümüze çıkıyor. Rant açık bir biçimde mülkiyetin karşılığı. Dolayısı ile eşitsizliklere de kaynaklık eden temel değerlerden birini oluşturmakta. Rantın emek ile kurduğu bağ bu çerçevede sorunlu. Çünkü rant emeği öncülemiyor. Kentsel rantın üretimi tek başına bir kaynak transfer mekanizması. Kente yönelik alınacak her karar, rantın konumunda bir dönüşüme yol açıyor. Bu dönüşümde tabi ki, karar vericilere yakın çevrelerin etkisi belirleyici. Dolayısı ile konuyu bu biçimi ile tekrar değerlendirmek gerekiyor.

David Harvey “Sosyal Adelet ve Şehir” adlı çalışmasında, konumsal değişikliklerin yeniden dağıtımını esas olarak kendileri ile ilişkili dışsalıklar yoluyla sağladığını belirtiyor. konumsal kararların tek tek aileler, girişimciler, şirketler, kamusal kurumlar ve benzeri tarafından alınabileceğine ve bu karar vericilerin çoğunun kendi yararları doğrultusunda konum kararları alacağına ve bu kararların üçüncü kişilere etkisini hesaba katmayacaklarına dikkat çekiyor. Dolayısıyla alınan bu kararlar her şeyden önce tüm kentlilere karşı işlenmiş bir suç haline gelebiliyor.

KUTSANAN MÜLKİYET

16 Eylül’de Sabah Gazetesinde çıkan habere göre Topbaş “Rahmetli Turgut Özal’ın davet ettiği ve satışını yaptığı böyle bir yer için ‘artık yapamazsanız’ denildiği zaman bu çok yanlış olur” şeklinde konuşmuş. Topbaş, arazinin, Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde satıldığını belirterek, “Buraya gelmesini ve kullanmasını istemişler. Arap turizmini ağırlıklı almak amacıyla verilmiş, arazi imarlı olduğu halde, bir dava sonucunda imar yapılamaz hale gelmiş. Mülkiyeti onlara ait. Bir noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin onuru anlamına gelmekte. Devlette devamlılık vardır. Özal’ın davet ettiği ve satışını yaptığı böyle bir yer için ‘artık yapamazsınız’ denildiği zaman bu çok yanlış olur. İmar açısından bir problem çıkmayacak şekilde çözünürlülüğü varsa bu çözülmeli. Mülkiyet hakkı bir haktır ve saygı gösterilmelidir” diye sözlerini sürdürmüş. Toplumun kaynaklarını birilerine satmak, sonra da mülkiyeti kutsayarak bunu onur meselesi yapmak anlaşılabilir değil. Sanki bu ülkede yasalar yok. “Satışı yaparız icabına bakarız” anlayışı ile kentin en önemli alanları pazarlanmasında sakınca görülmüyor.

KENTLİ HAKLARI

İlhan Tekeli, “İnsan Haklarının Yerleşmeye ve Mekana İlişkin Boyutları Üzerine” adlı çalışmasında insan haklarının iç tutarlılığının sağlanmasının zorluklarından bahsetmekte ve mülkiyet hakkını buna örnek olarak vermekte. Birincil kuşak insan haklarından olan mülkiyet hakkının özgürce kullanılmasının kamu yararı ilkesince sınırlandırıldığı ancak yine de mülkiyetin, mülk sahibinin ortak kentsel rantlara el koymasına olanak tanıdığına işaret ediyor.

“Birincil kuşak insan hakları daha çok bireyi devletten koruyucu özelliktedir. Ancak bu hakların eşit bir biçimde sunulmadığı ve refahı yaygınlaştıramadığı görülmektedir. İkincil kuşak haklar olarak tanımlanan ve sosyal refah devleti modeli ile örtüşen çalışma, sosyal
Güvenlik, çalışanların örgütlenebilmesi, sağlık, eğitim, konut gibi haklar ve yine dayanışma hakkı diye tanımlanan çevre ve toplumsal kültürel haklar. Bunlar toplumun tümüne yönelik haklardır. Bu haklar bireysel kimi hakların kullanımında yükümlülükler getirmektedir.”

Gerek çevresel gerekse kentsel hakların gerçekleştirilmesi çoğu kez insan haklarının birincil aşamada kurumsallaşan birincil mülkiyet hakkı ve benzerleri ile çelişmekte. Mülkiyetin liberal yorumu kentli haklarını ortadan kaldıran bir çok örneğe sahip.

İşte Sevda Tepesi ile gündemimize gelen kritik konu budur. Mülkiyeti kutsamak ve onun belli bir arazi parçasına istediği gibi müdahalesini savunmak mı, yoksa kamusal yararı ve kenti savunmak mı? Herhalde cevap kenti savunmak olmalı.

Kaynaklar
Tekeli, İlhan “Modernite Aşılırken Kent Planlaması”, İmge Yayınevi,2000, İstanbul s. 155-180
Harvey, David (2003) “Sosyal Adalet ve Şehir”, çev. Mehmet Moralı, MetisYayınları, İstanbul, s.71
Sabah Gazetesi, “Sevda Tepesine İmar İzni Sinyali”,
http://www.sabah.com.tr/2006/09/16/eko138.html, Erişim: [26/09/2006]

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir