Göç: Misafir olarak geldiler ama / Gürsel KÖKSAL |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Göç: Misafir olarak geldiler ama / Gürsel KÖKSAL
Share 1 Kasım 2021

Almanya’ya Türkiye’den göç resmen 1961’de başladı. İki yıllık sözleşmelerle gelen ‘misafir işçi’lerin büyük bölümü geri dönmeyince işgücü mübadelesi, göçe dönüştü. Son “hoş geldin” töreni 1972’de Giresunlu Güven için yapıldı. Merkez sağ ağırlıklı Alman hükümeti ülkedeki Türkiye kökenli nüfusun artmasını önlemek hedefiyle 1983’te “Geriye Dönüşü Teşvik Yasası” çıkardı. Türkiye’ye dönenlere 10.500 mark verilince binlerce kişi Almanya’yı terk etti.

 

 

 

 

 

Almanya’daki Türkiye kökenli insanlarımız açısından daha sonra “göç” olarak tanımlanan süreç, resmen 30 Ekim 1961’de, iki ülke arasında imzalanan “İşgücü Anlaşması”yla başladı.

 

 

Aslında Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçü bu anlaşmadan birkaç yıl önce zaten fiilen başlamıştı. 1961 tarihli gazetelere bakılırsa Almanya’da sayıları sekiz bini bulan Türk işçisi bulunuyordu ve bu sayı gün geçtikçe artış gösteriyordu.

 

 

 

2. Dünya Savaşı’nın ağır tahribatının ardından hızla yeniden toparlanma sürecine giren Almanya’da büyük bir işgücü açığı yaşanıyordu. Savaşta erkek işgücünün büyük bölümü yok olmuş, önemli bir bölümü de savaş esiri olarak ülke dışında bulunuyordu. Daha 1953’lerden itibaren ülkeye dışarıdan işgücü getirilmesine dair düşünceler vardı. Kısa bir süre sonra da bu gerçekleştirildi.

 

 

 

1955’te İtalya, 1960 yılında da İspanya ve Yunanistan’la anlaşmalar yapıldı ve kendilerine “misafir işçi” denilen binlerce insan çalışmak üzere Almanya’ya getirildi. Ancak işgücü açığı kapatılamıyordu. Ayrıca birçok işveren de Alman işçiler kadar olmasa da sendikal haklar konusunda uyanık davranan İspanyol ve İtalyan işçilerden memnun değillerdi. Almanların yapmak istemediği “ücreti düşük” işleri fazla itiraz etmeden üstlenecek, “çalışkan” ve “dayanıklı” işçilere ihtiyaç vardı.

 

 

 

O yıllarda nüfusu 30 milyonu bulan bir tarım ülkesi olan Türkiye’de en büyük sorun işsizlikti. Ülke içi göç sonucu kırsal kesimlerden İstanbul ve Ankara’daki gecekondu bölgelerine yüzbinlerce işsiz insanımız yaşıyordu.

 

 

 

Almanya’da çalışmak üzere bireysel başvuruda bulunanların artması nedeniyle İstanbul’daki başkonsolosluk 1960 yılında bir rapor yazarak, İtalya, İspanya ve Yunanistan’la imzalanan anlaşmanın bir benzerinin Türkiye’yle de yapılmasını önermişti.

 

 

 

 

 

1960 Darbesi’nden sonra yönetime gelen Milli Birlik Hükümeti de, Almanya’yla bir an önce bir anlaşmaya varıp Almanya’ya işgücü ihraç ederek işsizlik sorununu hafifletmeyi hedefliyordu. Böylece yaygın işsizliğin neden olabileceği sosyal sorunlar önlenebilecek, üstelik dışarıya gidenlerin göndereceği dövizler bütçe açıklarının kapanmasına katkıda bulunabilecekti.

 

 

 

Alman hükümeti başlangıçta tereddütlüydü, ancak Dışişleri Bakanlığı bu durumun Ankara’da ters anlaşılabileceğini düşünüyor ve Soğuk Savaş’ın yoğunlaştığı bu dönemde NATO müttefiki Türkiye’nin oyalanmamasını tavsiye ediyordu.

 

 

 

Sonunda iki ülke arasında işgücü anlaşması 30 Ekim 1961 tarihinde imzalandı. Anlaşma aynı yılın 1 Eylül tarihinden itibaren geçerli olacaktı.

 

 

 

12 maddelik anlaşma, daha önceki anlaşmalardan daha az haklar içeriyordu. İşçilerin çalışma ve oturma izinleri iki yılla sınırlı olacaktı, sağlık muayenelerinde kontrol edilen hastalıkların kapsamı genişletilmiş ve en önemlisi de aile birleşimi sözkonusu değildi.

 

 

 

Anlaşma gereğince işgücü seçimi ve belirlenen işçilerin Almanya’ya gönderilmesi için İstanbul Tophane’de bir Alman İrtibat Bürosu açıldı. 1976 yılına kadar faaliyet gösteren bu büroda çalışanların sayısı zaman içinde 7’den 150’ye kadar ulaşmıştı.

 

 

 

Almanya’da çalışmak talebiyle Türkiye’deki iş ve işçi bulma kurumlarına başvuranlar arasında uygun bulunanlar bu irtibat bürosunda sağlık kontrolünden geçiriliyor, son karar burada veriliyordu. Bu sıkı kontrolleri aşabilenler de bu ofisin organize ettiği trenlerle toplu halde İstanbul Sirkeci’den Almanya’nın Münih kentine gönderiliyordu, oradan da kendilerini bekleyen görevlilerin oluşturduğu kafilelere halinde ülkenin dört bir yanına dağılıyorlardı.

 

 

 

 

 

 

MİSAFİR VE İŞÇİ

 

 

 

Anlaşmaya göre bir meslek sahibi olmayan erkeklerin 30, mesleği olanların ise 40 yaşından genç olması gerekiyordu. Mesleği olan kadınlarda yaş sınırı 45 olarak belirlenmişti. Hepsinin sağlıklı, okur yazar insanlar olması isteniyordu. Yazılı bir koşul değildi, ancak evli olanlar tercih ediliyordu. Böylece memleketteki eşlerini, çocuklarını düşünerek, iş ve ödeme koşullarına itiraz etmeden gayretli bir biçimde çalışacakları düşünülüyordu.

 

 

 

1961-73 yılları arasında yaklaşık 2,7 milyon vatandaşımızın Alman İrtibat Bürosu’ndaki meslek, eğitim ve sağlık kontrollerinden geçtiği, çoğu erkek olmak üzere bunların 750 bin ile 1 milyonu bulan bir bölümümünün çalışmak üzere Almanya’ya gönderildiği biliniyor.

 

 

 

“Misafirden işçi olur mu?” O dönemler kimse bu tuhaf kavramı sorgulamıyordu. Ev sahipleri işçilerin en fazla iki yıl kalmasını istiyordu. Daha sonra sözleşmeyi uzatma hakkı onun elinde kalmalıydı. Ama “misafirler” de bu durumu garipsemiyordu. Onlar da birkaç yıl çalışıp, bu süre içinde biriktirdikleri parayla, belki altlarına da bir araba çekmiş olarak, memleketlerine dönmeyi hedefliyorlardı.

 

 

 

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Kısa zamanda misafirlik süresi uzamaya başladı. “Misafir işçi”lerin çoğunluğu önce madenlerde, demir çelik ve otomotiv fabrikalarında iş buldu. Çalışkan, gayretli, sağlıklı “misafir”lerinden memnun olan “ev sahipleri”, iki yıllık sözleşmeleri uzatmaya başladılar. Ardından “misafir”lerin memleketteki ailelerini de getirmelerine izin verilmeye başlandı. 1964 yılında işgücü anlaşmasının çalışma izinlerini baştan iki yılla sınırlayan “rotasyon hükümleri” iptal edildi.

 

 

 

Ünlü yazar Max Frisch’in tespit ettiği gibi “İşçiler çağrılmış, ama insanlar gelmiş”ti.

 

 

 

Almanya gelenlere “hoş geldin” diyordu.

 

 

 

1964’te gelen 1 milyonuncu işçi, Portekizli marangoz Armondo Rodrigez’i karşılamak üzere Köln Garı’nda düzenlenen tören halen unutulmuyor.

 

 

 

Güneydoğu Avrupa ülkelerinden gelen 1 milyonuncu işçi de Konya’dan İsmail Bahadır oldu. O da Münih Garı’nda düzenlenen bir törenle karşılandı.

 

 

 

Tarihe geçen en son “hoş geldin” töreni 1972’de Giresunlu Necati Güven’e nasip oldu. O da Münih Havalimanı’nda düzenlenen bir törenle ve hediyelerle karşılandı.

 

 

 

Bu arada yabancı işçilerin statülerini, yaşamlarını kolaylaştırıcı bazı yasalar çıkarılmıştı. Türkiye kökenli göçmenler dernekler, spor kulüpleri kurarak, ağırlıkla kendi aralarında da olsa soysal, sanat, kültür, siyaset ve spor yaşamda giderek daha aktif olmaya başladılar. Kendi işyerini kurarak girişimciliğe geçenlerin sayısı giderek artmaya başladı.

 

 

 

Ancak 1973’te tüm dünyayı sarsan petrol krizi Almanya’yı da etkiledi. Artık yabancı işçiye gerek yoktu. İstenmiyorlardı. Dönemin sosyal demokrat hükümeti Türkiye’den işçi alımını resmen durdurma kararı aldı. Bu arada Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenlerin nüfusu 1 milyona yaklaşmıştı.

 

 

 

Göç bu tarihten itibaren yavaşladı, ama aile birleşimi nedeniyle eskisi gibi olmasa da devam etti. 1980’deki 12 Eylül Darbesi’nin ardından Türkiye’den binlerce siyasal sığınmacı da Almanya’ya gelmeye başladı. Hükümet bunun üzerine Almanya’ya gelmek isteyen Türkiye vatandaşlarına vize zorunluluğu getirdi.

 

 

 

Bu arada hem Almanya genelinde, ama özellikle de Türkiye kökenli göçmenler arasında işsizlik artıyordu. Buna paralel olarak Türkleri hedef alan yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve ayrımcılık hızla yaygınlaştı.

 

 

 

Merkez sağ ağırlıklı Alman hükümeti ülkedeki Türkiye kökenli nüfusun artmasını önlemek hedefiyle 1983’te “Geriye Dönüşü Teşvik Yasası” çıkardı. Almanya’daki haklarından vazgeçerek Türkiye’ye “temelli” dönmeyi kabul eden herkese “dönüş yardımı” olarak 10.500 mark verildi. Binlerce kişi bu parayı ve birikmiş emeklilik primlerini alarak Almanya’yı terketti.

 

 

 

İŞGÜCÜ ANLAŞMASINDAN ÖNCE DE GELENLER VAR

 

 

 

Hürriyet gazetesinin 17 Şubat 1961 tarihinde yayımladığı bir haberin başlığı şöyle: Almanya’da sekiz bin Türk işçisi çalışıyor. İstanbul’daki kaynaklara göre son dört yıldır çalışmak üzere Almanya’ya gidenlerin sayısı sekiz bini buluyor. Bunların bir bölümü “yarı açık-yarı gizli” çalışan bürolar, bir bölümü de İstanbul’daki “İş ve İşçi Bulma Kurumu” aracılığıyla resmen Almanya gidenler. Yine aynı haberde 1960’daki askeri darbeden sonra pasaport alarak Almanya’ya gidenlerin sayısı da artıyor. Ancak Almaya’daki istatistikler bu sekiz bin kişinin hepsini içermiyor. Bu durum çalışmak üzere gelmiş olanların bir bölümünün turist vizesi ya da “kaçak” olarak Almanya’da bulunmasından kaynaklanabilir.

 

 

 

İSTATİSTİKLERE GÖRE TÜRKİYE VATANDAŞI GÖÇMENLER

 

 

 

2018 yılı itibarıyla Almanya’da yaşayan tüm Türkiye kökenlilerin, yani Türkiye vatandaşlarıyla, Alman vatandaşı olan ebevenylerinden en az biri Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş olanların toplam nüfusu 2.770.000’i buluyor. İstatistiklerin artık Türkiye’ye ilişkin bağlarını dikkate almadığı üçüncü ve özellikle dördüncü kuşaktan insanlar da hesaba katıldığında, Almanya’da yarısı Almanya vatandaşı olmak üzere Türkiye kökenli 3 milyon civarında insanın yaşadığı tahmin ediliyor. Almanya’daki Türkiye vatandaşlarının sayısının gerilemesinin birinci nedeni Almanya vatandaşlığına geçen Türkiye kökenliler. Diğer bir neden de Almanya’nın 1973’ten itibaren Türkiye’den işçi alımını resmen durdurması ve 1983 yılında çıkarılan “Geriye Dönüşü Teşvik Yasası”yla, binlerce kişinin teşvik ikramiyelerini ve birikmiş emeklilik primlerini alarak Türkiye’ye dönmesi.

 

 

 

Almanya vatandaşlığına geçenler ve doğumlara rağmen Almanya’daki toplam Türkiye kökenli nüfusun gerilemesinin nedeni ise 1 Ocak 2000 yılından itibaren Almanya’da doğanların otomatikman Almanya vatandaşlığını alması ve artık istatistiklerde Türkiye kökenlerinin görünmemesi

 

 

 

Ağırlık Almanya’nın sanayi merkezlerinde olmak üzere, 1990 öncesi Federal Almanya sınırları içindeki hemen hemen kent ve kasabada Türkiye kökenli azınlık yaşıyor. En yoğun oldukları metropol kentleri şöyle: Berlin, Köln, Frankfurt, Hamburg, Düsseldorf, Stuttgart ve Münih.

 

 

 

YILLARA GÖRE TÜRKİYE VATANDAŞI GÖÇMENLER (KİŞİ)

 

 

 

 

 

 

 

 

ORTAK TARİHTEN ÖNEMLİ DURAKLAR

1961

Türkiye ile Federal Almanya arasında İşgücü Anlaşması imzalandı.

1962

Almanya’daki Türk işçilerinin ilk örgütü kuruldu (Köln ve Çevresi Türk İşçileri Derneği).

1964

Almanya’ya bir milyonuncu “misafir işçi” Köln Garı’nda törenle karşılandı.
Bonn’da Türk işçilerin sosyal haklarını garantileyen Sosyal Güvenlik Anlaşması imzalandı.
WDR’in Türkçe yayınları
(Köln Radyosu) başladı.

1965: Almanya’da Yabancılar Yasası kabul edildi.

1968: Türkiyeli işçilerin vergi yükünü kısmen azaltan “vergi anlaşması” imzalandı.

1969: • Almanya’ya Güneydoğu Avrupa ülkelerinden gelen 1 milyonuncu “misafir işçi” İsmail Bahadır Münih Garı’nda törenle karşılandı. • Misafir işçilerin nüfusu 1,5 milyonu buldu. •Türkçe günlük gazete yayını başlandı.

1973: • Dünya çapında petrol krizi. Almanya ülke dışından işçi alımını durdurdu. • Köln’deki Ford otomobil fabrikasında Türk işçilerin ağırlıkta olduğu grevler sonucu Almanya’daki yabancı işçilerin “politize edildiği” tartışmalarını başlattı.

1980: Almanya, Türkiye’deki askeri darbeden sonra Türk vatandaşlarına vize zorunluğu başlattı.

1981: Almanya yabancı işçilerin aile birleşimini kısıtlayıcı yeni önlemler aldı.

1983: Kohl hükümeti “Geriye Dönüşü Teşvik Yasası” çıkardı, binlerce yabancı işçi teşvik paraları ve birikmiş emeklilik primlerini alarak ülkelerine dönmeye başladı.

1985: • Gazeteci Günter Wallraff’ın kitabı “En Altakiler”le, ırkçılık, ayrımcılık ve Türk düşmanlığı Almanya’nın gündeminde. • Sağ terör can almaya başladı. Hamburg’daki neo-nazilerin saldırısı sonucu önce Mehmet Kaymakçı, birkaç ay sonra da Ramazan Avcı öldürüldü.

1989: SPD’li Leyla Onur, Avrupa Parlamentosu’nda Almanya’dan Türkiye kökenli ilk milletvekili oldu.

1990: TRT’nin Avrupa’ya yönelik günlük tv yayınları (TRT-INT) başladı.

1992: Mölln’de katliam. Bir Türk ailesinin yaşadığı ev neo-naziler tarafından kundaklandı, aile üyelerinden üç kişi yaşamını yitirdi, yedi kişi yaralandı.

1993: Solingen’de katliam. Bir Türk ailesinin evi neo-naziler tarafından kundaklandı, 5 kişi yaşamını yitirdi.

1995: Birçok Avrupa ülkesi arasındaki sınır kontrollerini kaldıran Schengen Anlaşması yürürlüğe girdi.

 

 

 

Teröre rağmen göç sürüyor

 

 

90’lı yıllarda Türkiye kökenli göçmenler, artık bir ‘göç ülkesi’ olduğu resmen de kabul edilmiş olan Almanya’da her alanda kalıcılaşmaya başladı. 2019’da Doğu Almanya’nın Halle kentinde, 2020 başında da Hanau’daki terör saldırıları Almanya’daki yabancı düşmanlığının derinliğini gösterdi.

 

 

 

 

Almanya’nın son 30 yılına giderek artan sağ terör damgasını bastı. 1990’dan sonra sağcı terörün canına kıydığı 200’e yakın insanın dörtte birini Türkiye kökenli göçmenler oluşturuyor. Ama tarih aynı zamanda bu süreçte göçmenlerin Türkiye’ye dönme hayallerinden vazgeçip, artık bir “göç ülkesi” olduğunu kabul eden Almanya’daki kalıcılaştığına tanık oldu.

 

80’li yıllarda Almanya artık yirmi yıl önce davet edilen göçmen işçilerin istenmediği bir ülke haline gelmeye başladı.

 

Hamburg’da yaşayan genç şair Semra Ertan, artan yabancı düşmanlığını protesto için 1982’de kendisini yakarak intihar etti.

 

 

 

Gazeteci Günter Wallraff’ın 1985’te yayınlanan kitabı “En Alttakiler”, toplumun tüm kesimlerindeki ırkçılık ve ayrımcılığın ön çarpıcı kanıtlarından biri oldu. Wallraff’ın bir Türk kimliğiyle yaşadıklarını anlattığı ve satış rekorları kıran kitap Almanya’daki ırkçılık, ayrımcılık ve Türk düşmanlığını sergiliyordu. Bu arada yabancı düşmanı saldırılar can almaya başlamıştı.

 

 

Hamburg’da önce Mehmet Kaymakçı, bundan birkaç ay sonra da Ramazan Avcı adındaki genç işçiler sokak ortasında uğradıkları saldırıların sonunda yaşamlarını yitirdiler. (1985)

 

 

1989’dan itibaren sosyalist sistem dağılıyordu. Doğu Almanya’nın çöküp, Federal Almanya’ya bağlanmasıyla yepyeni bir dönem başladı. Kapitalist sisteme entegrasyon sürecinde Doğu’daki ekonomik alt yapı neredeyse sıfırlandı ve bir anda yüzbinlerce kişi işsizler ordusuna katıldı. Sağcılar da bu kriz ortamını değerlendirdi, yabancılar sorunların nedeni olarak gösterildi. İrili ufaklı sağ partiler ve örgütler “yabancılar dışarı” sloganlarıyla kitleselleşmeye başladı. Yabancı düşmanlığı yaygınlaştı. Sığınmacıların kaldığı yurtlara, halkın destek verdiği, polisin sessiz kaldığı saldırılar, şiddetin katliamlara yöneldiğinin işaretleriydi.

 

 

Ardından şiddet Türkiye kökenli göçmenleri vurduğunda öyle de oldu. Hamburg yakınlarındaki Möln ve Köln yakınlarındaki Solingen’de Türk göçmenlerin evleri kundaklandı (1992 ve 93), iki aileden beşi çocuk, sekiz kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda aile üyesi, bazıları çok ağır olmak üzere yaralandı. Saldırganlar kısa sürede yakalandı, cezalandırıldılar, ancak yaşlarının küçük olması ve “iyi hal” gibi gerekçelerle ceza indirimlerinden yararlandılar.

 

 

Bu saldırılara rağmen Türkiye kökenli göçmenlerin Almanya’daki kalıcılaşma süreci devam etti. Göçmenler birikimlerini artık Almanya’da değerlendirmeye başladı. İşyerleri kurarak patronlaşmaya yönelenler oldu.

 

1998’de iktidara gelen sosyal demokrat – yeşiller koalisyonunun göçmenlere çifte vatandaşlık hakkı tanıyan vatandaşlık reformu özellikle Türkiye kökenlilerin entegrasyonu açısından çok önemliydi. Ancak merkez sağın öncelikle Türkleri hedef olan imza kampanyalarının kısa zamanda tüm Almanya’ya yayılmasının ardından çifte vatandaşlık hakkı iptal edilerek reformda tadilata gidildi. Bu arada Almanya’nın “göç ülkesi” olduğu devlet tarafından resmen kabul edildi.

 

ÇOK KİMLİKLİ YURTTAŞLIK

 

 

Türkiye kökenli göçmenlere artık “misafir işçi” denmiyordu. Buna karşın Türkiye’deki kullanılan “gurbetçi” ve “Almancı” kavramları halen yaşıyor. Bunlar artık dört kuşaktır Almanya’da yaşayan ve orada kalıcılaşan insanların günün birinde Türkiye’ye döneceği ya da orada ortak paydası Türkiyelilik olan homojen bir topluluk olarak kalacağı beklentisine tekabül ediyor. Ama toplumsal gelişim bunun mümkün bir karşılığı olmadığını gösteriyor. Ama yine de Türkiye kökenli göçmenlerin Türkiye’yle halen var olan güçlü bağları, dini farklılıklar, bunların ötesinde küreselleşme sürecinin yarattığı değerler ve başka nedenler geçmişteki diğer “göç ülkeleri”ndeki kendiliğinden asimilasyon süreçlerinin Almanya’da işlemeyeceğini, devletin yabancılara yönelik politikalarını bu doğrultuda beklentilerle belirlemesi halinde büyük gerilimlerin yaşanacağını gösteriyor. Tüm işaretler, Türkiye’den Almanya’ya göçle ilgili sosyolojik araştırmaların öncüsü Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’ın öngördüğü gibi Türkiye kökenli göçmenlerin çifte vatandaşlık statüsünün de ötesinde “ikili”, “üçlü” ve “çoklu” kimlikli bir yurttaşlığın esas olduğu bir geleceğe doğru yöneldiğini gösteriyor. Göçün başladığı 60’lı yılların başından bu yana Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenlerle ilgili araştırmaları yöneten, çalıştığı üniversitelerde bu konuları araştıran akademisyenlerin yetişmesinin önünü açan Prof. Abadan Unat’ın baş eseri “Bitmeyen Göç”, bu konudaki araştırmalar için halen önemli bir yol gösterici. Kısa bir süre önce 100 yaşına giren “hocaların hocası”nın vurguladığı hiç bitmeyecek göç süreci, Almanya’daki varlığı 60 yılı aşmaya başlayan Türkiye kökenli göçmenleri – ve bu tabii ki tüm göçmenler için geçerli – çok kimlikli yeni tip insanlara dönüştürüyor. Toplumsal sistem de buna tekabül eden sürekli bir kültürel dönüşüm yaşıyor. Kamu yöneticilerinin “kültürler arası diyalog” arayışlarının ardında elbette öncelikle “toplumsal barışı sağlama” hedefi var, ancak bu aynı zamanda bu dönüşümün günlük yaşama yansıyan sonuçlarından bir gerekliliği. Örneğin geçenlerde Köln Büyükşehir Belediyesi, kentteki DİTİB’e (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği) bağlı Merkez Camii’de cuma ezalarının dışarıdan okunmasına izin verdi. Aslında DİTİB’e Türkiye’deki Diyanet İşleri’ne bağlı olması nedeniyle özellikle son dönemler kuşkuyla bakılıyor, birçok sosyal ve dini projedeki ortaklıkları birer birer iptal ediliyordu. Bu dönemde Belediye Başkanı’nın “din özgürlüğü” ve “Müslümanlara saygı” gerekçesiyle ezan kararını savunması belki de bitmeyen göçün yarattığı kültürel, siyasal ve toplumsal değerlerin ipuçlarını taşıyor olabilir.

 

 

DÖNÜŞÜM SÜRECİ

 

 

90’lı yıllarda Türkiye kökenli göçmenler, Almanya’da her alanda kalıcılaşmaya başladılar.

 

 

Kurdukları, geliştirdikleri irili ufaklı binlerce işyeriyle Türkiye kökenli göçmenler arasında Almanlara da işveren veren patronlar çıktı. Bu konularda kesin rakamlar yok elbette ancak onların şirketlerinde 350-400 bin kişinin çalıştığı, 35-40 milyar avroyu bulan yıllık cirolarının olduğu tahmin ediliyor.

 

 

Göçmen kökenli sanatçılar, bilim insanları, sporcular, politikacıların kendi alanlarındaki başarıları çoğunluk toplumun da dikkatini çekmeye başladı. Bir yandan yabancı düşmanlığı yaygınlaşırken, diğer yandan da toplumun önemli bir kesimi “çok kültürlülük”ün toplumsal yaşamı zenginleştirecek boyutlarını kabulleniyordu. Bu süreç 2000’li yıllarda da devam etti.

 

 

Türkiye kökenli göçmenler 60’lı yıllardan bu yana sendikal mücadele içinde giderek daha aktif bir biçimde yer almışlardı. Zamanla sendikal örgütlenmede de öne çıkmaya başladılar. Örneğin Almanya’nın en büyük sendikası IG Metall’in üyelerinin yüzde 26’sından fazlası göçmen kökenli işçilerden oluşuyor. Bunlar arasında Türkiye kökenli göçmenler, yüzde 17’yle en büyük grubu oluşturuyor.

 

 

Birçok göç ülkesinde gözlenen “gettolaşma” Almanya için geçerli değil. Ancak yine de araştırmacıların “paralel toplum” olarak tanımladığı sosyal süreçler de yaşanıyor.

 

 

Örneğin siyasetle ilgilenen çoğunluk Alman partilerine girip, çalışırken. Buna paralel olarak Türkiye kökenli göçmenlerin kurduğu çok sayıda siyasi örgüt, sivil toplum kuruluşunun çalışmaları Almanya değil, Türkiye’de siyasal değişimleri hedefliyor. 80’li, 90’lı yıllarda büyük bir kitleselliğe ulaşan bu örgütler giderek güç kaybediyor, ancak halen etkinler. Türkiye’deki ana akımlarına Almanya’dan destek vererek çalışmalarını sürdürüyorlar.

 

VE YİNE FAŞİST TERÖR

 

 

10 yıl önce bugünlerde Türkiye’den göçün 50’nci yıldönümü de Almanya’nın gündemindeydi. Göçle ilgili birçok etkinlik düzenleniyor, buralarda genellikle göç ve göçmenlerin ülkeye katkısı onore ediliyor, olumlu, başarılı örnekler öne çıkarılıyordu. İyimser bir atmosfer hakimdi…

 

 

Bu fazla sürmedi, 2011’in kasım ayı başında bu ülkedeki göçmenlere yönelik düşmanlığın görünenden çok daha derin olduğu ortaya çıktı. Daha önce çok az kişinin tahmin ettiği gibi 2000-2006 yılları arasında, sekizi Türkiye, biri Yunanistan kökenli dokuz göçmen küçük işletme sahibi ya da çalışanının üç kişilik bir neo-nazi terör örgütü tarafından öldürüldüğü açıklandı. Almanya’nın dört bir köşesinde işlenen bu cinayetlerin hepsinde aynı silahın kullanıldığının bilinmesine rağmen, polis ve istihbarat ısrarla bu saldırıların ardında yabancı düşmanlığının olabileceğine dair uyarıları dikkate almadı. NSU (Nasyonal Sosyalist Yeraltı) adı verilen örgüt, başarısız bir banka soygunu sırasında ortaya çıkmasaydı belki de bu saldırılar devam edecekti.

 

 

Çok sayıda banka soygunu ve başta Köln’de, Türk işyerlerinin yoğun olduğu Keupstr’ye 2014 yılında gerçekleştirilen, çok sayıda insanın ağır yaralandığı “çivili bomba saldırısı” da dâhil olmak başka eylemler de gerçekleştirdiği, son olarak da silahlarına el koymak için bir polis öldürüp, diğerini yaraladıkları da açıklandı.

 

 

DEVLETE GÜVEN SARSILDI

 

 

Polisin ve istihbaratın bu örgütle ilgili soruşturmalar sırasındaki beceriksizliği, başarısızlığı, isteksizliği ya da örgütle bağlantısına ilişkin kuşkular, neden cinayet sırasında olay yerinde olduğunu açıklayamayan istihbarat ajanıyla ilgili tartışmalar, açılan dava sürecindeki skandallar, soruşturma dosyalarının uzun yıllar kilit altına alınması kararına karşı protestolar Almanya’nın son on yılına damgasını vurdu. Davayla ilgili belgelerin istihbarat örgütü tarafından imha edilmesi, çok sayıda tanığın birbiri ardından kuşkulu biçimde ölmesi, öldürülenlerin ailelerinin ve avukatlarının ortaya çıkardığı yeni delil ve ipuçlarının dikkate alınmaması, göçmenlerin devlete güvenini tamamen sarstı.

 

 

2013-18 arasında sonuçlandırılan NSU davasında örgüt üyesi sanık en ağır cezayı alırken, örgüte yardım edenler hafif cezalarla kurtuldular. Mahkeme örgütün üç kişiden oluşmadığı, halen de aktif üyelerinin var olduğuna dair kuşkuları ciddiye almadı.

 

 

BİREYSEL TERÖRİSTLER!

 

2019’da Doğu Almanya’daki Halle kentinde, 2020 başında da Hanau’daki terör saldırıları yabancı düşmanlığının derinliğini gösterdi. Aslında bunlardan birkaç ay önce Kassel’da gerçekleştirilen ve Federal Almanya tarihinde ilk kez bir politikacının sağ teröre hedef olduğu suikast da bu kapsamda bir eylemdi. Muhtemelen örgütsel bağ içinde bulunmamaya özen gösteren, ama internet ortamındaki paylaşımlarıyla kendilerini çok güçlü bir yapının parçası kabul eden “bireysel terörist”ler (yani “yalnız kurt”lar) uzun yıllar önce, nasyonal sosyalist faşistler tarafından belirlenen bir strateji doğrultusunda hareket ediyor.

 

 

Her üç eylemdeki saldırganlar da bireysel hareket etmişlerdi. Halle’deki teröristin ilk hedefi bir dini bayram için Sinagog’da toplanan Yahudilere saldırmak, bir kitle katliamı gerçekleştirmekti. Sinagogun kapısını açamadığı için bunu yapamayınca, ikinci hedefine, kent merkezindeki bir döner büfesiyle sembolleştirdiği Türklere ya da Müslümanlara yöneldi. Yolunun üstüne çıkan bir kadını, büfede yemek yiyen bir genç işçiyi öldürdü, birkaç kişiyi yaraladı. Ömür boyu hapis cezasına çarptırıldığı mahkemedeki savunmasında hedeflerini savunmaya devam etti, sadece öldürdüğü insanların yabancı filan değil, Alman çıkmasından dolayı üzgün olduğunu söyledi.

 

 

Hanau’da da bir “yalnız kurt” çok daha ağır bir katliam gerçekleştirdi. Kısa bir süre içinde kent içindeki iki kafede göçmen kökenli 9 genç insanı – bunlardan dördü uzun yıllardır burada yaşayan Türkiye kökenli göçmen ailelerin çocuklarıydı- kurşuna dizerek öldürdü. Sonunda ağır hasta annesini ve yakalanmamak için de kendisini öldürdüğü söylenen teröristle ilgili soruşturmalar, güvenlik güçleri ve adalet mekanizması tam olarak işleseydi, bütün bunların zamanında önlenebileceğine işaret ediyor.

 

 

Türkiye’den göçün 50’nci ve 60’ncı yılları arasındaki Almanya’da başka şeyler de oldu elbette. Onlar da yarın…

 

 

 

***

 

 

 

Avukat Seda Başay Yıldız ve babası Orhan Başay

 

 

 

Tüm tehditlere ve baskılara rağmen korkmuyoruz!

 

 

 

Kamuoyu Avukat Seda Başay Yıldız’ın adını “NSU 2.0” imzasıyla, kendisine ve Almanya’da aşırı sağla mücadele eden, çoğu kadın başka insanlara gönderilen tehdit mektuplarıyla ilgili skandallar nedeniyle duydu.

 

NSU tarafından öldürülen insanlarımızdan Enver Şimşek’in ailesi Münih’teki davada temsil eden Başay Yıldız, aslında tehdit ve hakaret içerikli saldırılara alışmış ve onları görmez gelmeyi becerebilmiş bir insan. Ancak “NSU 2.0” imzalı mektuplar diğerlerinden çok farklı olduğu için polise suç duyurusunda bulunmaya karar verdi. Mektuplarda açık adresi, kendisi ve ailesiyle ilgili özel bilgiler, küçük kızının yaşı ve ismi gibi detaylar da yer alıyordu. Soruşturma açıldıktan sonra adresini değiştirdi ve bu tabii ki daha da gizli tutuldu. Ancak “NSU 2.0” bu adresi de öğrendi. Tehdit mektupları devam etti. Bu arada başlatılan soruşturmada söz konusu adres bilgilerinin Frankfurt’un tam ortasındaki 1 No’lu polis karakolundan çıktığı ortaya çıktı. Ardından da söz konusu bilgilerin soruşturulduğu bilgisayardan sorumlu polisin de içinde olduğu bir aşırı sağcı sosyal medya grubu ortaya çıkarıldı. Zamanla çok sayıda polis hakkında soruşturulma açılmasına ve disiplin cezalarına almasına neden olan bu skandal halen devam ediyor. Çünkü gizli kişisel bilgileri ne olduğu halen bilinmeyen “NSU 2.0”a teslim ettiklerine dair kuşkulara hedef olan polis memurları, 2018 yılından beri “susma hakkı”nın kullanıyorlar.

 

 

Bu arada geçtiğimiz mayıs ayında Berlin’de gözaltına alınan bir kişinin söz konusu mektupları yazdığı iddiasıyla bir kişi olduğu açıklandı. Geçen hafta Frankfurt’ta mahkemeye sunulan iddianamede bu kişinin 2018-21 arasında 116 kişiye hakaret ve tehdit içerikli mektuplar gönderdiği için yargılanması isteniyor.

 

Seda Başay-Yıldız, avukatlığına devam ediyor. Müvekilleri arasında Hanau katliamında çocuklarını yitiren aileler de var.

 

 

Bu arada Hitler’e karşı isyan eden ve bu nedenle yaşamını yitiren Alman generallerinden Ludwig Beck adına, Hessen eyaletinin başkenti Wiesbaden’ın verdiği “Cesaret Ödülü”nü alan Seda Başay Yıldız, küçükken annesine yapılan bir haksızlığa isyan ederek karar verdiği avukatlık mesleğini korkusuzca sürdürüyor.

 

 

Almanya’daki birinci kuşaktan babası Orhan Başay (72) da yanında. Almanya’ya işçi olarak çalışmaya 1964’te gelen Orhan Başay, kısa bir süre sonra turizm ve seyahat alanında kendi işini kurmuş, son zamanlarda da kızına destek veriyor ve onunla birlikte fiilen çalışıyor.

 

 

Bu ülkedeki hak ve hukuk mücadelesine katılıyorlar.

 

 

***

 

 

 

İlk işçiler Osmanlı döneminde gitti

 

 

 

Almanya, çalışmak üzere gelen Türk işçilerini 1960’lardan çok önce, Osmanlı döneminde tanıdı. Başka kaynaklardan doğrulayamadığımız için sayı veremiyoruz, ancak I. Dünya Savaşı öncesi yıllarda yüzlerce (kimi kaynaklarda sekiz bin rakamı var) Osmanlı vatandaşının işçi olarak bu ülkede bulunuyordu. Bunların çoğu, ürünlerini genellikle “Osmanlı”yı, çağrıştıran (Yenice, Pera, Enver Bey) marka isimleriyle pazara süren sigara fabrikalarında çalışıyordu. Bunlara daha sonra da I. Dünya Savaşı devam ederken meslek eğitimi için gönderilen gençler katıldı. Bir yandan çeşitli fabrikalarda çıraklık yaparak meslek öğrenen bu gençlerin büyük bir bölümü savaşta yaşamını yitiren Osmanlı askerlerinin yetim çocuklarıydı. Bu gençlerin Almanya’ya gönderilmesi ve oradaki meslek eğitimi süreçleri Berlin ve İstanbul’daki Türk-Alman dostluk dernekleri tarafından düzenleniyordu. Berlin Alman-Türk Cemiyeti’nin faaliyet raporlarına göre 1918’de bu kurumun sorumluluğu altındaki gençlerin sayısı bin 500’ü buluyordu. Bunların yanı sıra 500 genç işçi olarak, 100 genç de Harbiye Bakanlığı’nca meslek eğitimine gönderilmişti.

 

 

 

Siyaseti de dönüştürdüler

 

 

Sayıları fazla değil; ancak Almanya’daki demokrasinin en önemli organlarında halk temsilcisi olarak yer alan politikacılar arasında, göçmen kökenlilerin oranı artıyor. Bunların büyük bölümü 60’lı yıllardan sonra gelen ‘misafir işçi’lerin, bir bölümü de sonraki yıllarda ülkeye sığınmak zorunda kalan mültecilerin çocukları.

 

 

 

 

 

Almanya’ya “misafir işçi” olarak gelen göçmenlerin çocukları -ki bunların öncüsü Türkiye kökenliler- politikacı oldu. 80’li yıllardan bu yana vekil olarak meclislerde yer alıyorlar. Toplumdaki göçmenlerin oranı dikkate alındığında, bu politikacıların siyasal süreçlerdeki varlığı, esas olarak halen sembolik bir düzeyde. Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen genel seçimden sonra Federal Meclis’e (Bundestag) seçilen 735 milletvekili arasındaki 83 politikacı, yani yüzde 11’i göçmen kökenli. Ülkedeki göçmenlerin toplam nüfusa oranının yüzde 26 olduğu dikkate alınınca, bu durumun katılımcı demokrasi açısından pek de olumlu olmadığı görülüyor. Ancak bu oranın her seçimde artması da elbette bir ilerlemeye işaret ediyor. Tahmin edilebileceği gibi bu vekillerin büyük çoğunluğu SPD, Sol Parti ve Yeşiller gibi solun saflarındalar. Bu durumun arkasındaki önemli faktörlerden biri, sendikal hareket içindeki Türkiye kökenli işçilerin rolü.

 

 

ALGININ EVRİLMESİ

 

60’lı yıllardan itibaren sendikal mücadele içinde yer alan göçmen işçilerin ya da bu ülkeye sığınmak zorunda kalan mültecilerin çocuklarının yasama süreçlerine vekil olarak katılması, sadece göçle ilgili sorunlarla değil, uzmanlaştıkları başka alanların sorumlusu olarak çalışmaları, Almanya’daki göçmenlere ilişkin genel algının yavaş da olsa olumluya evrilmesine yol açıyor.

 

Türkiye kökenli politikacılar, 1987’den bu yana eyalet meclislerinde, 1989’dan beri Avrupa Parlamentosu’nda, 1994’ten bu yana da ülkenin en önemli yasama organı Federal Meclis’te vekil olarak yer alıyorlar.

 

Berlin Eyalet Meclisi’ne 1987’de Alternatif Liste (daha sonra Yeşiller oldu) grubunun üyesi olarak seçilerek, Alman tarihine “Türkiye kökenli ilk milletvekili” olarak geçen politikacı Sevim Çelebi’ydi. SPD’den Leyla Onur, 1989’da Avrupa Parlamentosu’na seçilen ilk politikacı oldu. Federal Meclis’teki ilk milletvekilleri ise 1994’te seçilen Onur ve Yeşiller’den Cem Özdemir oldu.

 

 

 

Cem Özdemir

 

 

 

Sonraki yıllarda hem yerel yönetimlerde hem de eyalet ve federal mecliste yer alan Türkiyeliler, milletvekilliğinin yanısıra bakan, müsteşar, meclis başkanı, parti genel başkanı, belediye başkanı gibi görevler üstlenerek, çoğulcu parlamenter sistem içinde giderek daha aktif görevler üslendi.

 

 

Hamburg Eyalet Meclisi’nde 2008’den itibaren milletvekili olarak görev yapan Aygül Özkan (50), Aşağı Saksonya eyaleti Sosyal İşler Bakanlığı’nı üstlenerek bakanlık görevine getirilen ilk Türkiye kökenli politikacı oldu ve bu görevini üç yıl sürdürdü.

 

 

İlk ve tek parti başkanı 2008-2018 yılları arasında Yeşiller Partisi’nin Eş Genel Başkanlığı’nı yürüten Cem Özdemir’di.

 

 

Ülkenin en büyük eyaletlerinden Baden Württemberg’in Eyalet Meclisi’nin başkanlığını 2016’dan bu yana Yeşiller Partisi’nden Muhterem Aras (55) yürütüyor. Aras, bu yıl gerçekleştirilen eyalet seçiminden sonra, bu makama ikinci kez seçildi. İlk kez 2017’de bu eyaletten milletvekili olarak Berlin’e giden Danyal Bayaz (48), Mayıs 2021’den bu yana Baden Württemberg hükümetinin Maliye Bakanı. Bayaz’ın adı önümüzdeki dönem için eyalet başbakanı olarak geçiyor.

 

 

Ülkenin en kuzeyindeki Schleswig Holstein eyaletinde ilk kez 2009’da SPD’den milletvekili seçilen Serpil Midyadlı (46), iki yıldır da partisinin eyalet meclis grubu başkanı, aynı zamanda da SPD’nin 5 genel başkan yardımcısından da biri.

 

Aşağı Saksonya eyaletinin başkenti Hannover’in büyükşehir belediye başkanı Kasım 2019’dan bu yana Yeşiller’den Belit Onay (40). Ülkedeki Türkiye kökenli ilk belediye başkanı ise Frankfurt yakınlarındaki Heusenstamm kasabasında 2016’da kazandığı seçimden kısa bir süre önce kaybettiği seçime kadar 5 yıl boyunca SPD’den Halil Öztaş olmuştu.

 

 

Berlin Eyalet Sağlık Bakanı Dilek Kalaycı (54) 2016’dan beri bu görevde. Eyalet Meclisi’ni ilk kez 2001’de seçilen Kalaycı, 2011-2016 arasında da eyalet hükümetinde bakanlık da yaptı.

 

 

Frankfurt ve komşusu Darmstadt şehirlerinin il genel meclislerinin başkanları bu yıl martta gerçekleştirilen yerel seçimlerden sonra bu görevlere seçilen Hilime Arslaner (50) ve Yücel Akdeniz (59) uzun yıllar Yeşiller’de sorumluluk üstlenmiş politikacılardan.

 

 

 

Aydan Özoğuz

 

 

Hamburg’dan Federal Meclis’e 2009’dan bu yana dördüncü kez seçilen Aydan Özoğuz, vekilliği sırasında en çok parti, meclis ya da hükümet görevleri üstlenen politikacılardan. 2011-2017 yılları arasında SPD’nin Genel Başkan Yardımcılığı’nı yürüttü, 2013-2018 yıllarında federal hükümette Entegrasyondan Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev üstlendi. Federal Meclis’e seçilmeden önce de 7 yıl Hamburg eyalet milletvekilliği yapan Özoğuz, artık Federal Meclis’in Başkan Yardımcısı. Daha önce adı önce meclis başkanı adayları arasında geçen Özoğuz’un bu makama seçilmesi, her şeye rağmen göçmen politikacılar açısından büyük bir ilerleme olarak görülüyor.

 

Ülkenin batısındaki eyaletlerin meclislerinde çoğunluğu SPD, Yeşiller ve Sol Parti’den olmak üzere çok sayıda milletvekili bulunuyor. Sayıları çok az da olsa CDU ve FDP’den de vekiller var.

 

 

Avrupa Parlamentosu’nda 2019’daki seçimlerden sonra Türkiye kökenli üç milletvekili katıldı. Sol Parti’den Alev Demirel (37), SPD’den İsmail Ertuğ (46) ve “Özgür Seçmenler”den Engin Eroğlu (39).

 

19 TÜRKİYELİ MECLİSTE

 

Son genel seçimlerde de Federal Meclis’teki Türkiye kökenli milletvekillerinin sayısı 19’a çıktı (önceki dönemde 11’di).

 

SPD: Aydan Özoğuz (54), Metin Hakverdi (55), Hakan Demir (37), Mahmut Özdemir (34), Cansel Kızıltepe (46), Gülistan Yüksel (59), Nezahat Baradari (56), Macit Karaahmetoğlu (53), Derya Türk-Nachbaur (48), Takis Mehmet Ali (30).

 

Yeşiller: Cem Özdemir (56), Ekin Deligöz (50), Canan Bayram (55), Filiz Polat (43), Melis Sekmen (28),

 

Sol Parti: Sevim Dağdelen (46), Ateş Gürpınar (37), Gökay Akbulut (39)

 

CDU: Serap Güler (41).

 

İlk kez 1998’de seçilen Ekin Deligöz, Meclis’te 7’nci dönem federal milletvekilliğini sürdürüyor. Özdemir, Federal Meclis’e ilk kez 1994’te seçildi, bir dönem Avrupa Parlamentosu milletvekilliği yaptı, bir dönem meclis dışı kaldı, şimdi Berlin’de 5’nci döneminde. Sol Parti’den Dağdelen, 2005’ten bu yana 5’nci dönem milletvekilliğini sürdürüyor. Özoğuz, 2009’dan bu yana 4’ncü, Metin Hakverdi, Cansel Kızıltepe, Gülistan Yüksel ve Mahmut Özdemir 2013’ten bu yana 3’ncü, Filiz Polat, Gökay Akbulut ve Canan Bayram da 2017’den bu yana 2’ci dönem federal milletvekili.

 

Çoğunluğu kadın olan bu politikacıların büyük bölümü Federal Meclis’e seçilmeden önce de eyalet meclislerinde ya da yerel yönetimlerde seçilmiş vekil olarak görev yapmışlardı.

 

 

***

 

 

FRANKFURT’UN BİRİNCİ VATANDAŞI

 

 

Avrupa’nın en önemli metropollerinden Frankfurt’un “birinci vatandaşı” sekiz aydır Yeşiller’den Hilime Arslaner. Geçtiğimiz mart ayında gerçekleştirilen yerel seçimlerin ardından Frankfurt Büyükşehir Belediyesi İl Genel Meclisi Başkanlığı’na seçilen Arslaner, protokole göre Frankfurt vatandaşlarını doğrudan temsil eden kişi olduğu için “birinci vatandaş” unvanını taşıyor. Arkasında yerel seçimde en çok oyu alan parti olduğu için bu sembolik makam, sadece Frankfurt açısından değil, bir ilk olduğu için Almanya açısından da önemli.

 

Böylece sadece 1960’lardan sonraki göç nedeniyle değil, önemli bir uluslararası ticaret, fuar ve ulaşım merkezi olduğu için yüzyıllardır “çok kültürlü” bir göç kenti olan Frankfurt’un yerel parlamentosu olan İl Genel Meclisi’nin başına ilk kez göçmen kökenli bir halk temsilcisi geçmiş oldu. Arslaner, 60’lı yıllarda çalışmak üzere Almanya’ya gelen babası 1976’da Türkiye’deki eşi ve çocuklarını yanına aldığında, 5 yaşındaydı. Heidelberg Üniversitesi’nde ekonomi öğrenimiyle, İstanbul ve Stuttgart’taki çalışma yılları hariç yaşamını Frankfurt’ta geçirdi. Uzun yıllar Yeşiller içinde yer alan Arslaner, İl Genel Meclisi’ne ilk olarak 10 yıl önce seçilmişti.

 

Arslaner 60’ncı yılı üzerine görüşlerini bizimle paylaştı: “Babam iyi ki buraya gelmiş. Eğer gelmeseydi ve Yozgat Çayıralan’a bağlı köyünde kalsaydı, bugün bizim nasıl bir yaşamımız olurdu? Bunu düşünmek bile istemiyorum. Cesur bir karar verdi, buraya geldi ve bu ailemiz için çok iyi oldu.”

 

‘UYARI’YA KULAK ASMADI

 

Arslaner, anne ve babasının dördü kız, biri erkek tüm çocuklarının Almanya’nın eğitim sisteminden en iyi biçimde yararlanmaları için her türlü fedakârlığı yaptıklarını vurguluyor. Kızların eğitiminde annelerinin rolünün çok büyük olduğunu belirten Arslaner, “Hayatında bir gün bile okula gitme şansı olmamış bir insan olan annemiz, eğitim sistemini hiç bilmediği bir ülkede çocuklarının eğitimi için büyük gayret gösterdi. Yakınlarımızdan gelen, ‘kızların okumasına ne gerek var’ türünden uyarılara kulak asmadı. Özellikle kızlarının ilerleyebildikleri kadar ilerleyebilmeleri için önlerini açtı” diyor.

 

 

 

 

Belediye Meclisi Üyesi Gölbaşı.

 

 

Arslaner, siyasete ilgili göçmen kökenli gençler açısından bir “rol model” olmasından memnun. Ancak olumsuzlukların sürdüğünü vurguluyor. Aslaner’in yeni göreviyle ilgili görüşleri de şöyle: “Almanya’nın beşinci büyük kentinde göçmen kökenli bir politikacının böyle bir makama seçilmesi elbette çok önemli.

 

 

 

Frankfurt’un nüfusunun yüzde 54’ünü göçmenler oluşturuyor. Bu çok önceden olmaydı. Büyük bir gecikme söz konusu. İl Meclisi üyeleri arasındaki göçmen kökenlilerin oranı dikkate alındığında bu konuda daha çok çaba gösterilmesi gerektiği görülüyor. Bir dönem meclisteki göçmenlerin oranı yüzde 30’u buluyordu. Son seçimlerde bu sürekli geriledi, şimdi yüzde 12’nin bile altında. Aslında tam tersinin olması gerekiyordu. Tamam, o kadar hayalperest değiliz, ama günümüzde en azından yüzde 20’leri bulmalıydık. Maalesef soldaki partilerde bile göçmen kökenlilerin kendilerine yer açması çok zor.”

 

 

Arslaner, geçtiğimiz hafta Frankfurt Büyükşehir Belediyesi’nin davetiyle kente gelen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ve beraberini ağırlayanlar arasında yer almıştı. Türkiye’yle Almanya arasındaki ilişkilerin büyük krizler yaşadığı, bir dönemde iki kentin yerel yöneticileri arasındaki sıcak ilişkiler, Ankara’nın kavgacı diline rağmen iki ülke halkları ilişkilerin sürekliliğine ilişkin önemli ipuçlarıyla doluydu.

 

 

İŞBİRLİKLERİ ÖNEMLİ

 

 

Ankara’nın Çankaya Belediyesi’yle birkaç yıl önce başlatılan ortak kadınlar projesinin, kardeş şehir Eskişehir’le birlikte atılan adımların olumlu sonuçlar verdiğini vurgulayan Arslaner, “Bu işbirlikleri yaygınlaştırmalıyız. Sivil toplum örgütleriyle de kadın örgütleriyle çalışılabilir. Karşılıklı gençlik değişim çalışmalarının da sürdürmeliyiz” diye konuşuyor.

 

 

***

 

 

SPD’nin üç Yüksel’i.. Akraba değiller ya da aynı parti saflarında olmaktan kaynaklanan bir başka akrabalık onlarınki.
Federal Milletvekili Gülistan Yüksel, Yüksel Kuzey Ren Vestfalya Milletvekili Serdar Yüksel ve Hessen Milletvekili Turgut Yüksel.

 

 

 

 

BURADAKİ MÜCADELEDE YER ALMAK ÇOK GEREKLİ

 

 

 

 

Türkiye kökenli politikacıların en kıdemlilerinden biri SPD’li Hessen Eyalet Milletvekili Turgut Yüksel. 16 yaşından bu yana aktif siyaset içinde. Yüksel, siyasal formasyonunu önce Türkiye’de almış olan politikacılardan. İstanbul’da lise öğrencisiyken siyasetle buluşan Yüksel, 1956 Pülümür doğumlu, ancak 1978’de üniversite öğrenimi için Almanya’ya gidene kadar yaşamının büyük bölümü İstanbul’da geçti.

 

 

 

1978-88 yılları arasında Frankfurt Üniversitesi’nde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi sırasında, özellikle Türkiye’deki 12 Eylül Darbesi’nin ardından yoğun bir siyasal aktivitenin içinde oldu. Darbeyi, baskı ve işkenceleri, özellikle de hapishanelerdeki siyasi tutuklulara yönelik ağır baskıları protesto hedefli çalışmalara aktif olarak katılan Yüksel, 1980’de bu amaçla Frankfurt’ta bir grup yol arkadaşıyla birlikte başladığı açlık grevini 46 gün boyunca sürdürmüştü. 1981’de SPD’ye üye olan Yüksel, Alman vatandaşlığı olmadığı için uzun yıllar seçme ve seçilme hakkı olmamasına rağmen bu partinin aktif bir üyesi olarak çalıştı. 1992-96 yılları arasında Frankfurt Yabancılar Meclisi, 1997-2014 arasında da Büyükşehir Belediyesi İl Genel Meclisi üyeliği yapan Yüksel, Hessen Eyalet Meclisi’ne ilk kez 2008’de seçildi. 2009-2013 yıllarında meclis dışında kaldı ve 2013’te yeniden seçildi, o dönemden beri bu görevini sürdürüyor.

 

 

Yüksel, Türkçe’nin Hessen’deki okulların eğitim programlarında seçmeli yabancı dil olarak girmesi için çeşitli sivil toplum örgütleri ve binlerce bireyin desteklediği kampanyanın öncülerinden.

 

 

GEÇ FARK ETTİLER

 

 

Kimsenin yaşanan sürecin bir göç olduğunu fark etmediği hatırlatan Yüksel, ilk yıllarda yaşanan sorunların öncelikle hükümetlerin özellikle bu konudaki hazırlıksız olmasından kaynaklandığını işaret ediyor. “Ancak sonunda Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu Hıristiyan demokratlar bile kabul etti” diyen Yüksel, geç de olsa bu gerçeğin görülmesinin, sorunların çözülmesi açısından olumlu bir aşama olduğunu vurguluyor. Almanya’nın iki ülke arası ilişkilerde Ankara’nın “kavgacı dili”ne rağmen karşılıklı diyaloğu sürdürerek, sorunlara çözüm arayışı içinde olduğunu belirten Yüksel, “Tabii ki eleştirmek, insan haklarının, hukukun ihlalleri, altına imza atılmış uluslararası anlaşmalara uyulması konusunda uyarmamız gerekiyor. Ama bunu yaparken geleceği de düşünmek gerekiyor. Ben Türkiye’nin değişeceğine inanıyorum“ diyor.

 

 

 

Almanya’da Türkiye kökenli göçmenlerin bu ülkeye ilişkin siyasal tercihlerinde siyasi yelpazenin solundaki partileri tercih ederken, Türkiye’deki seçimler söz konusu olduğunda en çok oyu AKP’nin almasını da şöyle değerlendiriyor: “Buraya ilk olarak işçiler geldi. Bu insanlar buradaki sosyal devletin, sosyal haklarının, eğitimdeki fırsat eşitliğinin sosyal demokrasinin mücadelesi olduğunu görüyordu. Sendikalar içinde aktif olarak yer alıyorlardı. Halen çoğunluk SPD’yi kendisine yakın olarak görüyor. Peki, neden AKP? Bunu anlamak da kolay. Öncelikle buradaki yüksek orandaki oylar seçim sisteminden kaynaklanıyor. Seçim burada bir günde yapılmıyor, bir haftaya yayılıyor. Böylece devletin olanaklarıyla güçlenen cami dernekleri, cemaatler gibi örgütlü yapılar insanları sandığa taşıyabiliyorlar. Burada doğup, burada büyümüş, burada hukuk okumuş biri Türkiye’de ölüm cezasına onay verip, Almanya’da avukatlık yapmamalı.”

 

 

Yüksel, bu konuda Alman hükümetlerinin de dikkatli olması, göçmenlere “bizi kabul etmiyorlar” duygusunun verilmemesi gerektiğine işaret ediyor.

 

 

Göçmenler tarafından kurulmuş sivil toplum örgütlerini de sorgulayan Yüksel, bu örgütlerin çoğu için “ayakları burada, kafaları Türkiye’de” tespitini yapıyor.

 

 

Yüksel, “Ancak sosyal demokratlar enternasyonalist olmalı. Yaşadığı ülkedeki sosyal demokrasinin mücadelesine aktif olarak katılmalı, destek vermeliler. Almanya’da etkili olmak isteniyorsa bu gerekli. Onların burada etkili olması son tahlilde Türkiye’de de, CHP’ye de faydası olacak“ diyor.

 

 

 

 

 

Gürsel KÖKSAL

Kaynak : Birgün

4 Yorum
  1. Sosyolojik gelişmeler siyasi kararların bir ardılı gibi geliyor. Geri kalmış ülkenin o tarihler itibariyle ekonomik dar boğazdan çıkış için vatandaşlarını işçileştirmesi yoluydu. Sonra tabi bu işler sosyolojik bir vaka oldu.

    Can Gözükara | 1 Kasım 2021

  2. Ekrem İmamaoğlu, İstanbul’da 2.5 milyon göçmen var demiş. Belki de daha fazla. Haber şöyle devam ediyor: “Almanya’ya İşgücü Göçünün 60.Yılı Etkinliklerinde konuşan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu “Belki de en dramatik göçün tam göbeğinde bir kentte bulunmaktasınız. Şu anda 2,5 milyona yakın, İstanbul’a yerleşmiş ama sığınmacı ama mülteci ama oturma izni almış insanla karşı karşıya” dedi.”

    Deniz Arkan | 1 Kasım 2021

  3. göç bugünün dünyasının ele alınması gereken en büyük sorunu.

    pervin gül | 8 Kasım 2021

  4. Göçlerin anahtarını bulursak toplumsal kaosları da çözebiliriz.

    onur özgüneş | 16 Kasım 2021


Yorum yazmak için


Tasarım: Team 730 Mexico City’deki Chapultepec Hayvanat Bahçesi’ne çelik giriş pavyonları ekledi Editör: James Brillon Meksikalı mimarlık stüdyosu Team 730, Mexico City’deki Chapultepec Hayvanat Bahçesi’nde yeni sergi alanları sunan ve mevcut bir karşılama binasını yenileyen bir pavyonu tamamladı. Proje, hayvanat bahçesi girişinin sırasıyla kuzey ve güney tarafında inşa edilen iki yapıyı içeriyordu – taş yapının […]

Copyright © 2022 All Rights Reserved | Mimdap.org