DOĞAN KUBAN |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
DOĞAN KUBAN
Share 1 Ekim 2021

Doğan Kuban 1926 yılında Paris’te doğdu. 1949 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Yüksek Mimar olarak mezun oldu. 1952’de aynı kurumun Mimarlık Tarihi ve Rölöve Kürsüsü’ne asistan olarak atandı. Burada, Türkiye’de ilk restorasyon dersini veren Paolo Verzone’nin çevirmenliğini yaptı, sonraları da bu dersi kendisi üstlendi.

 

 

 

 

DOÇENT UNVANINI ALDI

 

 

1953’te Aspendos Tiyatrosu onarımında danışmanlık yapan Kuban, 1953-56 arasında Kapadokya ve Pisidia’daki Antik Çağ ve Hristiyan anıtlarının araştırılmasında Verzone’nin asistanlığını yapmış, 1954’te yeterlilik tezi olarak, Türkiye’de batılılaşmayı ilk kez bir mimarlık ya da sanat tarihi sorunsalı olarak ele alan “Osmanlı Barok Mimarisi Hakkında Bir Deneme” adlı çalışmasını hazırlamıştır. 1954’te İTÜ Mimarlık Fakültesi’nce Rönesans mimarlığının araştırılması amacıyla İtalya’da görevlendirilmiş, yurda döndükten sonra “Osmanlı Dini Mimarisi’nde İç Mekan Teşekkülü – Rönesansla Bir Mukayese” (1958) adlı teziyle doçent unvanını almıştır.

 

 

 

1965’TE PROFESÖR OLDU

 

 

 

1962-63 Fulbright doktora sonrası araştırma bursuyla ABD’de, Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesi sanat tarihi bölümü’nde konuk öğretim üyesi olarak ders vermiş; 1963-64’te Washington DC’deki Dumbarton Oaks Bizans Araştırmaları Merkezi’nde Anadolu’daki Hristiyan Yapıları Kataloğu üzerinde çalışmış, 1966-76 arasında aynı kurumun finanse ettiği İstanbul Kalenderhane Camisi kazısı ve restorasyonunda Cecil Striker’la eşbaşkan olarak proje ve kontrolluk çalışmaları yapmış; 1964’te Suriye’de Oleg Grabar yönetimindeki Doğu Kasr-ül Hyr kazısının ilk mevsiminde kazı mimarlığını yürütmüş, yurda döndükten sonra 1965’te “Anadolu Türk Mimarisinin Kaynak Sorunları” adlı teziyle profesör olmuştur. 1966-1976 arasında aynı kurumun finanse ettiği İstanbul Kalenderhane Camisi kazısı ve restorasyonunda Cecil Striker’la eşbaşkan olarak proje ve kontrollük çalışmaları yaptı.

 

 

 

 

 

İTÜ MİMARLIK FAKÜLTESİ DEKANI OLDU

 

 

Öğretim programında “Modern Mimarlık Tarihi”nin ayrıntılı olarak yer almasını sağlayan Kuban, doçentliğinden 1993 yılında emekli oluncaya kadar, sırasıyla İTÜ Mimarlık Tarihi ve Rölöve Kürsüsü, Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Kürsüsü ile Restorasyon Ana Bilim Dalı başkanlığı yapmış, 1974-77 arasında da İTÜ Mimarlık Fakültesi dekanlığı görevini üstlenmiştir.

 

 

BİRÇOK BİLİM KURUMUNDA KONFERANS VERDİ

 

 

1967’den başlayarak ABD ve Suudi Arabistan’da konuk öğretim üyesi olarak İslam ve Türk Sanatı üzerine ders vermiş, seminerler düzenlemiştir. Kuban, konuk öğretim üyeliklerinin yanı sıra 1963’ten başlayarak, çeşitli ABD eyaletleri, Danimarka, Hollanda, İsviçre, İtalya, Macaristan, Kanada, Pakistan, Sudan, Suudi Arabistan, Mısır, Fas, Endonezya ve Singapur’daki üniversite, müze ve araştırma merkezi gibi pek çok bilim kurumunda konferanslar vermiştir.

 

 

EDİRNE SARAYI KAZI ÇALIŞMALARINI YÜRÜTTÜ

 

 

1968-72 arasında İTÜ tarafından finanse edilen “Edirne Anıtları Monografik Çalışması ve Alan Araştırmaları” konulu proje ile Edirne Sarayı kazısını yürütmüş; 1968-78 arasında Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS) Türkiye kolunun kurulması için çalışmıştır. 1974’te İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne bağlı Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü’nü (MTRE) kuran ve başkanlığını üstlenen Kuban, 1979-80’de Uluslararası İslam Tarihi Sanatı ve Kültürü Araştırmaları Merkezi (IRCICA) başkanı seçilmiş ve merkezin İstanbul’da kurulması çalışmalarını gerçekleştirmiştir.

 

 

Taç Vakfı (1976), Tarihi Evleri Koruma Vakfı (1977) ve Türkiye Sosyal ve Ekonomik Tarih Vakfı’nın (1991) kurucularından olan Kuban, 1968-81 arasında Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu üyeliği, sonra da aynı kurumda başkanlık yapmıştır. 1978-79’da Kültür Bakanlığı Yüksek Kültür Kurulu üyeliğinde de bulunan Kuban, 1960-61’de “Mimarlık ve Sanat”, 1967-70 arasında “Mimarlık” dergileri, 1968-70 arasında da İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Bölümü’nün yayımladığı “Anadolu Sanatı Araştırmaları”, 1975-81 arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi ve Restorasyon Enstitüsü’nün yayımladığı MTRE Bülteni, 1991’den bu yana “İstanbul” dergisi, 1993-95 arasında “Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi” yayın kurulu eş-başkanlığını üstlenmiş; 1983’te O.Grabar’ın yayın yönetmenliğini yaptığı, İslam sanatı ve mimarlığı alanındaki “Muqarnas” dergisinin danışma kurulu üyesi olmuştur.

 

 

KONGREYE ‘UNESCO UZMANI’ OLARAK KATILDI

 

 

1979-83 arasında, merkezi Cenevre’de bulunan Ağa Han Mimarlık Ödülü’nde yönetim komitesi üyeliği yapmıştır. 1980’de Pakistan’ın Lahor kentinde düzenlenen “İslam Ülkeleri Koruma” konulu uluslararası kongreye UNESCO uzmanı olarak katılan Kuban, 1986’da Ankara’da düzenlenen 1. Uluslararası Asya-Avrupa Sanat Bienali’nde Türkiye Grubu başkanlığı ve sergi düzenleyiciliği görevlerini üstlenmiştir.

 

 

Eserleri

 

 

  • Türk Barok Mimarisi Hakkında Bir Deneme, İstanbul, 1954 (An Easy on the Turkish Baroque Arhitecture)
  • Osmanlı Dini Mimarisinde İç Mekan Teşekkülü. Rönesansla Bir Mukayese, İstanbul, 1958 (Space Formation in the Ottoman religious Architecture.
  • A Comparison with Renaissance Architecture)

 

 

 

 

 

  • Mimarlık Kavramları, İstanbul, 1973; 4. Baskı 1998 (YEM) (Concepts of Architecture)
  • Muslim Religious Architecture, Part I, Leiden, 1974; Par II, Leiden, 1985 (Iconography of Religions, XXII, 2, 3) (BRILL)
  • Sanat Tarihimizin Sorunlan, İstanbul, 1975; Genişletilerek Türk ve İslam Sanatı Üzerinde Denemeler, İstanbul, 1982; 2. Baskı, 1995 (Arkeoloji ve Sanat) (Essays on Turkish and Islamic Arts)

 

 

 

 

 

  • Turkish Culture and Arts, İstanbul, 1985 (BBA)
  • Batıya Göçün Sanatsal Evreleri. Anadolu’dan Önce Türklerin Sanat Ortaklıkları, İstanbul, 1993 (CEM) (Artistic Etapes of the Migration to the West)
  • İzmir ve Ege’den Mimari İzlenimler, (D. Goffman’la birlikte; Çizimler Kaya Dinçer, İzmir, 1994 (Çimentaş, İzmir) (Architectural Impressions from the Aegan and İzmir)
  • The Turkish Hayat House, İstanbul, 1995; Türkçe Çevirisi: Türk Hayatlı Evi, İstanbul, 1995 (Eren, şimdiki hak Eren’de)

 

 

 

 

 

  • Turkish Culture and Arts, İstanbul, 1985 (BBA)
  • Batıya Göçün Sanatsal Evreleri. Anadolu’dan Önce Türklerin Sanat Ortaklıkları, İstanbul, 1993 (CEM) (Artistic Etapes of the Migration to the West)
  • İzmir ve Ege’den Mimari İzlenimler, (D. Goffman’la birlikte; Çizimler Kaya Dinçer, İzmir, 1994 (Çimentaş, İzmir) (Architectural Impressions from the Aegan and İzmir)
  • The Turkish Hayat House, İstanbul, 1995; Türkçe Çevirisi: Türk Hayatlı Evi, İstanbul, 1995 (Eren, şimdiki hak Eren’de)

 

 

 

 

 

 

  • İstanbul, An Urban History. Byzantion, Constantinopolis, İstanbul, İstanbul, 1996; Türkçe Çevirisi: İstanbul, Bir Kent Tarihi. Bizantion, Konstantinopolis, İstanbul, İstanbul, 1996; İkinci Türkçe Baskısı, İstanbul, 2000 (Tarih Vakfı)
  • Sinan’ın Sanatı ve Selimiye, İstanbul, 1997; 2. Baskı 1998; İngilizce Çevirisi: Sinan’s Art and Selimiye, İstanbul, 1997 (Aydın Doğan Vakfı Sosyal Bilimler 1997 Ödülü) (Tarih Vakfı)
  • Kalenderhane in İstanbul. The Building, Mainz, 1997 (With C.L. Striker) (Verlag Philip Von Zaben Gmbh, Mainz)

 

 

 

 

 

 

  • Mimarlık ve Kent Üzerine İstanbul Yazıları, İstanbul, 1998 (YEM) (Architectural and Urban Essays on İstanbul)
  • Divriği Mucizesi, Ortaçağ İslam Bezemesi Üzerine Yorumlar, İstanbul, 1999 (The Miracle of Divrigi, htanbul, 2001) (2nd ed. 2002)
  • Sinan, An Architectural Genius, (Photographs Ahmet Ertuğ), Bern, 1999 (Ertuğ, Borusan)
  • Tarihi Çevre Korumanın Mimarlık Boyutu, Kuram ve Uygulama, İstanbul, 2000 (The Architectural Dimensions of Historical Environment, Theory and Practice)
  • Ahşap Saraylar (Kaybolan Kent Hayalleri); Wooden Palaces of the Ottomans, İstanbul, 2001 (YEM)

 

 

 

 

 

 

  • Türkiye’de Kentsel Koruma, Kent Tarihleri ve Koruma Yöntemleri, İstanbul, 2001 (Tarih Vakfı) (Urban Conservation in Turkey, City Histories and Methods of Conservation)
  • Selçuklu Çağında Anadolu Sanatı, İstanbul, 2002 (YKY) (Anatolian Art in the Seljuk Period)
  • Osmanlı Mimarisi, İstanbul, 2007, YEM Yayınları

 

 

Doğan Kuban’ı daha iyi anlamamızı sağlayan söyleşiler, yazılar…

 

 

Doğan Kuban: ‘Türkiye ekonomisi toprak yağması üzerine yapılıyor’

 

 

2 Kasım 2010 / MİMDAP

 

 

  • İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı Doğan Kuban, ‘1450’de matbaa kurulduğu zaman 50 yıl içinde Avrupa’da 300 matbaa açılıyor. Türkiye’de 1728’de bir tane matbaa kuruluyor, ikincisi açılmadan 70 senede 80 tane kitap basıyorlar. Biz bir kitap basana kadar Avrupa 350 milyon cilt basmış. Bu fark her alanda var’ diyor. Kuban ile İstanbul araştırmacısı Haldun Hürel İstanbul’un tarihini, mimarisini ve kültürünü konuştu.

 

 

 

 

 

Haldun Hürel:Hocam, İstanbul şehirleşebilmiş bir kent mi?

Doğan Kuban: Şehir değil canım bu, köy köy…

Haldun Hürel: Ama şehirleşememiş.

Doğan Kuban: Köylü genelde şehirleşmez. 50-60 senedir kaldığım köylüler var şehirleşmiyor, şehirleşemiyorlar.

Haldun Hürel: Ama bir de şöyle bir şey diyorsunuz, burada eğer onlarla konuşabilecek kadar az köylü olsaydı onları olumlu yönde değiştirebilirdi.

Doğan Kuban: Köylü değişmez esasen, zordur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde nüfusu 25 milyon. 22.5 milyon, 23 milyon eğitimle ilgili insan var bu memlekette. Dayım derdi ki ya da eski İstanbullu, şeyhülislam damadı derdi ki ‘Değişmeyen insanlar şöyle bir şey bilmediği için aşağıda boyuna gülüyorlar’. E, yukarıda şimdi daha çok gülüyorlar ama. Anadolulu eğitimi de öyle eğitiyor işte. Çünkü Anadolu’daki üniversite de üniversite değil ki.

Haldun Hürel: Onu doğru söylüyorsunuz. Eğitmenlerin de eğitilmeye ihtiyacı var bence. Bu konu çok önemli çünkü oralarda neler anlatıyorlar, kültür adına, sanat adına neler öğretiyorlar buna ben de emin değilim. Oradaki üniversitelerin yaşama bakış açılarının yeterli olmadığı kanaatindeyim.

Doğan Kuban: Dünya da böyle bir şey zaten.

Haldun Hürel: Ama hocam oralarda bir yaptırımın olması gerekmiyor mu bu durumda?

Doğan Kuban: Ama toplumun öyle bir olgunluğa ulaşması için hazırlıklı olması lazım, ben hep böyle söyledim, ama 50 senede bir şey değişmedi. Çocukları var, babası ilkokulu sonradan bitirmiş, anası okuma-yazma bilmiyor. Çocukları da ortaokulu ancak okuyabiliyor, bir iş yapıyor bir yerlerde. Çok az değişebiliyor.Çocuklar İstanbul’da büyünce dünyayı görüyorlar.

Haldun Hürel: Çocuklar farklı değişiyor sanki hocam, İstanbul’da da öyle.. Benim yıllardır üniversitelerdeki öğrencilerimde yaptığım gözlemlerde, anladığım kadarıyla eğitim dünyasında da aşağı doğru bir iniş yaşanıyor.

Doğan Kuban: Dünyada da var bu, maalesef.

Haldun Hürel: Şöyle bir şey de var, az önce gelirken de konuşuyorduk muhabir arkadaşımla, gençlikte böyle bir yorgunluk, bir huzursuzluk, gözlerde bir gariplik var yani. İnsan merak eder. Keşfetmek, merak etmek, araştırmak, yeni ufuklar bulmak, yaratıcı olmak… Yok, yok bunlar.

Doğan Kuban: Şimdi bakın, ben 1943’te liseyi bitirdim. O zaman yüksek mimarlık okuluna girdim. Yüksek mimarlık okulu Türkiye’de zaten iki-üç taneydi. 900 kişi girerdi imtihana ve tek imtihan olan yerdi. Türkiye’nin önemli liselerinden süzme adamlar, matematik, kimya, fizik falan yaparlardı, öyle girerlerdi sınava. Dünyayı ziyaret etmiş gibi adamlardı. Çok da zeki adamlardı. Onlar sonra profesör oldular falan filan. Şehirli olmak başka bir şey. Hemen şehirli adam olmuyor. Hatta büyüdükleri zaman olanlar da şehirli olmuyor. Kent geleneği kolay değil, aileden gelmesi gerekir.

Haldun Hürel: Bir de gelişmelere, kültüre açık olacaksın.

Doğan Kuban: Açıktı, herkes çok açıktı. Ben hatırlıyorum Allah rahmet etsin bir sosyolog dostum vardı, benim sınıf arkadaşımdı. O bir Kürt ağasının oğludur. Abisi valiydi, kendisi de Antalya belediye reisi oldu. Çok yetenekli bir mimardı, ondan sonra Fransa’ya gitti geldi, bir şehir çocuğu oldu, sonra kazada gitti zavallı. O çok güzel adapte olmuştu, konuşması gene Kürt diliydi ama çok iyi adapte olmuştu.

Haldun Hürel: Onu ben de biliyorum, harikulade bir modern cami projesinden onu çok takip ettim, Vedat Dalokay’dan söz ediyorsunuz değil mi? Pakistan değil mi, Pakistan’dı…

Doğan Kuban: Evet. İslam dünyasındaki geleneksel tipolojiye yakın en iyi camiyi yaptı.

Haldun Hürel: Hangi nedenlerden dolayı ülkemizde uygulanamadı bu projesi?

Doğan Kuban: Bildiğiniz nedenler işte, ne olacak… Ben de girdim o yarışmaya, o başka ödül kazandı, ben mansiyon almıştım. Sonra Demokrat Parti geldi, onun bir müsteşarı vardı, beni çıkardılar o projeden, yerine şimdiki bu külüstür şeyi yaptılar. Altında otoparklar, insanlar falan, çirkin bir şey oldu tabii.

Haldun Hürel: Hocam, ben yeri geldiği zaman çok anlatıyorum Anadolu uygarlıklarıyla ilgili söz edeceğim bu eseri, yani Sivas-Divriği’deki Ulu Camii’yi… O dört kapılı yapı karakteriyle, farklı üsluplar sergileyen o muhteşem 13. yüzyıl Selçuklu eserini. Siz ona çok emek verdiniz, dünya kültür mirasları arasına aldırdınız. Bu konuda neler dersiniz?

 

 

 

 

 

 

Doğan Kuban: O caminin birinci kapısı olan giriş kapısı, kuzeydeki kapısıdır. Öteki sonradan ilave edilmiş, 16. yüzyılda. Yani onun eski yapıyla hiçbir alakası yok. Onu bir Ermeni yapmış bence ve onlarla boy ölçüşmek için, yetenekli bir adam yapmış fakat tamamen değişik bir üslup, çok sert bir şey olmuş.

Haldun Hürel: Kapılarıyla birlikte kültür mirası kavramında o cami en üst noktada duruyor gibi değil mi?

Doğan Kuban: Türkiye’deki en iyi yapı Divriği Ulu Camii’dir. Tasarım olarak da, çok şaheser bir ruhu var.

Haldun Hürel: Atatürk ne kadar önem vermiş değil mi bu Selçuklu eserlerine? Kurtuluş Savaşı’ndan çıktıktan sonra, bu kadar mücadeleden sonra, kalkmış bir de kültürel miraslarla ilgilenmiş. Anadolu’daki Selçuklu eserlerinin harabe içinde olduklarını, bir an önce bunların onarılarak kültürümüze kazandırılmasını isimlerini vererek emrediyor, Konya Karatay Medresesi diyor, İnce Minareli Medrese diyor, harabiyet içindeler, kurtarılsınlar istiyor. Bunların onarılması için girişimde bulunuyor. Daha ne yapsın, bunu kim yapmış şimdiye kadar?

Doğan Kuban: Yani ülke, yapamadığı şeyler için yeterli adam yetiştiremedi, daha doğrusu yetiştirdiği adamı kullanmadı.

Haldun Hürel: Hocam şu Semavi hocanın da üniversitede başına gelenler, hep üzülüyorum. Ne önemli bir İstanbul tarihi uzmanıdır, sanat tarihçisidir, Bizans-Roma kürsüsü vardı zamanında, kaldırılıyor.

Doğan Kuban: Neden, çünkü oraya Türkologlar egemen oldular İstanbul Üniversitesi’ne artık. Oktay’ı (Aslanapa) da o tarafa doğru çektiler. Çok da yetenekli bir adamdır o çalışkandır müthiş. Ama Osmanlı’ya döndü o.

Haldun Hürel: İstanbuldaki Roma-Bizans miraslarını insanlara tanıtmak için az mı uğraştı Semavi hoca..

Doğan Kuban: Kim tanıyor ki Bizansı, İstanbul’daki eserlerini? Hani Bizans düşmanı, surları yıkalım diyen adam vardı ya. Nasıl oluyor da o düşüncelere sahip kişilerin yönettiği İstanbul, Bizans eserlerini ayakta tutabilir? Nasıl Kültür Merkezi olabilir İstanbul, o adamın kafası gibi olanlarla?

Haldun Hürel: Ben o konuyla çok ilgileniyorum, çünkü hakikaten bir zamanlar ‘Roma kara surlarını yıkalım’ diyen adamlar vardı. Belki yine de vardır. Çünkü surlarını içi kısımlarını gezdiğimde bu düşüncemde haklı olduğumu anlıyorum.

Doğan Kuban: Oysa dünyada bundan daha büyük bir zenginlik mi var. Dünyanın en büyük zenginlikleri arkeolojik olarak burasıdır. Üç imparatorluk. Bizantion, Roma, Osmanlı Tarihi var ve daha niceleri.

Haldun Hürel: Hocam İstanbul tarihiyle ilgili güzel eserleriniz var, söz eder misiniz?

Doğan Kuban: Evet, İstanbul’un kent tarihi eserim iyi bir çalışma oldu. Şimdi tekrar bakıyorlar Tarih Vakfı’nındı, o zaman ama onun İngilizcesini altı ayda sattılar. Mesela bizim Tarih Vakfı’nda çıkardığımız ‘İstanbul Ansiklopedisi’ iyi bir şeydir. Ama işte genel bir kent tarihi, ben yazdım Tarih Vakfı da basamadı. İflas etti gibi bir durumlara geldi, parası yok.

Haldun Hürel: Başka bir yer basamadı mı?

Doğan Kuban: Şu anda İş Bankası basıyor. İş Bankası onun İngilizcesini de basacaktı.

Haldun Hürel: Hocam bu noktada biraz geriye gidelim arzu ederseniz. Osmanlı kültürü 1453’ten önceki Roma kültüründen devlet yönetimi statüsünde ya da sosyal statüde etkilendi mi? Sosyal olarak bir şeyler almış olamazlar mı Roma kültüründen?

Doğan Kuban: Hayır almadı. Buraya geldiğimizde biz zaten Müslüman’dık. Müslüman toplumunun kendine özgü bir sürü karakteri var. Bir kere sadece şehir yapısı açısından bakarsanız görürsünüz zaten. Roma’da meydan var, anıtsal yapılar var. Bizde cami dışında anıtsal yapı yoktur, anıtsallığı sultan bile aramaz. Var mı Topkapı Sarayı gibi bir eser. Camiyi mesela Avrupalılar, Aziz bilmem kim için yaparlar, bizimkiler Sultan Süleyman için yaparlar. Var mı, Hazreti Ali Camisi diye bir şey, yok.

Haldun Hürel: Sultan tanrının yeryüzündeki gölgesi diye algılanıyordu.

Doğan Kuban: O tanrı gölgeliği yahut da o özel şey Hint geleneğinde de var. O aile başka bir şey oluyor, özel. Tanrının ona verdiği bir şey var.

Haldun Hürel: Tabii çünkü ne karısı ne annesi, ne annesi konuşmak bize düşmüyor yani. Peki Fatih bunu küçük yaşında nasıl tasarlamış? O yirmili yaşlarda böyle bir ayrım, ben ayrıyım…

Doğan Kuban: Orada herhalde bir eski Türk geleneği falan var. Bizans İmparatorluğu tam öyle bir şey değil. Bizans İmparatorluğu da mutlak bir şey, o toprak. Aslında tabii var, Bizans müesseselerinin Türk müesseseleriyle ortak olan yanı, Fuat Köprülü’nün falan yazdığı şeyler var. Özellikle merasimsel olanlar. Ama yalnızlık olayı o biraz garip, o soyut bir mahluk yani. Bizde, tam da öyle değil.

Haldun Hürel: Şimdiki bildiğimiz eş, karı-koca yakınlaşmaları yok yani.

Doğan Kuban: Hayır burada yok. Burada İslam var, İslam ağırlıklı. Cemaat de yok. Benim anneannem Midilliliydi. Ben geçenlerde Midilli’ye gittim, anneannemin yaptığı gibi güzel yemekler yapıyorlar. Biz de yapıyoruz ama aynı şeyi tam yapmıyoruz. Anneannemin ya da teyzemin yaptığı şeyleri Midilli’deki lokantada buldum. Halbuki burada çalışan insanlar yapıyorlar ama o tat yok. Bitki, balık. Onlar hep Bizans’tan.

Haldun Hürel: Peki dilin etkisi, denizle ilgili anlatılar, semt isimleri keza, yiyecek isimleri…

Doğan Kuban: O da öyle denizle ilgili anlatırlar ya Yunan ya İtalyan. Semt isimleri de öyle, İstanbul’da pek çok yerde bu isim mirasları var.

Haldun Hürel: İstanbul’un kendi adı da öyle değil mi?

Doğan Kuban: İstanbul zaten kalmış. Zaten Rumlar, Ermeniler, Yahudiler yaşıyor, Galatalılar yaşıyor.
Haldun Hürel: Ne güzel bir kentmiş, böyle konuşunca…

Doğan Kuban: Aslında tabii ki kozmopolit bir kent ve hiç bozmamışlar onu, o kozmopolitlik hatta en sonunda artık bir imparatorluk haline geldiği zaman şehrin Hıristiyan nüfusu Müslüman’dan fazla.

Haldun Hürel: Doğru.

Doğan Kuban: 19. yüzyılın ikinci yarısı öyle.

Haldun Hürel: Yani yabancıların, daha turistik anlamda görmek anlamında İstanbul’a yüzyılların üzerindedir gelenler. İnsanların merak ettiği, İstanbul’a geldiği zaman, 14. yüzyılda; hatta sokaktaki vatandaşın Estanbol diye konuştuğunu söylüyor. Estanbol ismini o zaman koruyor. Ama dünyanın pek çok ülkesinden çeşitli dillerin konuşulduğu bir şehir. Çok değişik isimleri var buranın. 135 kadar ismi olduğu bilinir.

Doğan Kuban: Ha burası imparatorluk. Osmanlı Türk değil ki. İdarecisi Türk değil, askeri Türk değil.

Haldun Hürel: Bazı hocalarımız kaynaklarında Osmanlı bir üçüncü Roma devletidir diyorlar, buna katılıyor musunuz?

Doğan Kuban: Akdeniz egemenliği, Balkan egemenliği açısından evet. Ama Roma değil. Ama aynı büyüklükte.

Haldun Hürel: Ama açıkça üçüncü Roma diyebiliyor.

Doğan Kuban: Üçüncü Roma değil, üçüncü Roma yok.

Haldun Hürel: Peki, Fatih devrinde “Kayzer-i Rum” ifadesini niye kullanıyor?

Doğan Kuban: Rum. Roma hakim ülkesi.

Haldun Hürel: Ama Fatih kendini hem Osmanlı hem de Roma imparatoru olarak görmüş, değil mi?

Doğan Kuban: Görmüş de olabilir, onu bilmiyoruz. Bizde, biliyorsunuz biri öyle yazar, bir tarihçi başka yazar onları öğrenemezsiniz. O yazarlar uydururlar.

Haldun Hürel: Belki biri 1482’de onu yapan adamın, o kültürün gözüyle öyle görmüş olabilir. Ama batıya ve Hıristiyan kültürüne en açık imparator olduğunu söylemesi doğru olabilir Fatih’in.

 

 

 

 

 

 

Doğan Kuban: Yani aslında biraz karmaşık o sıralarda neler olup bittiği konusu. Bir Sinan Paşa var, Hızır Çelebi’nin oğlu, genç bir çocuk. Ama dahi o. Fatih, bakmış ki dahi bir adam onu hoca yapmış kendine. Sinan Paşa diyor ki, ‘Akılsız insan olmaz. Aklı olan her şeyi çözer. Ama şeriat olduğu yerde akılsız kalıyor.’

Haldun Hürel: O zaman onu söylemeyi akıl ediyor. Peki hocam İstanbul’a 1453’ten sonra zoraki göçlerle bir sürü insan getirilmiş. İşe yarar insanların getirilmiş, mesela Yavuz’un çini ustaları… İlk Müslüman mahallelerinin fiziki yapıları Roma mirası üzerine mi yoksa farklı bir doku olarak mı şekillendi sizce?

Doğan Kuban: Şimdi bir kere eski sur içinde Aksaray’dan sonrası boş. Dolayısıyla yani kıyılarda oturuyorlar Rumlar, Ermeniler, Yahudiler vs. fakat içerisi boş.

Haldun Hürel: Ama 1453 tarihli veya o Fatih dönemi mahallelerine baktığımız zaman oralarda da bazı mahalli mevkiler…

Doğan Kuban: Oralara Türkler yerleşmiş. Yayla’ya, Fatih tarafına doğru Türkler yerleşiyor. Ondan öteye Edirnekapı’ya, Vatan Caddesi’ne doğru hep Türk mahalleleri onlar. İç taraflara Türkler yerleşiyor, çünkü kıyılar zaten diğerlerinin elinde.

Haldun Hürel: Oralardaki Kora, Studion manastırı gibi bazı Hıristiyanlık mabetlerinin çevreleri, Roma dönemindeki bazı küçük mahalleler…

Doğan Kuban: Onları camiye çeviriyorlar bizimkiler. Ama şehir o bölgelerde gelişmiş değil. En büyük kilise hep Haliç’e bakan sırtlarda. Beyazıt çevresinde, çarşılar bölgesinde..

Haldun Hürel: Beyazıt bir nekropol, yani mezarlık bölgesiydi.

Doğan Kuban: Ama Konstantin’den evvel.

Haldun Hürel: Büyük Konstantin’in, Galata’da Aziz Andreas’ın kaldığı bir kilisede gömülmek istediğini, ama Roma geleneğine göre imparatorların mutlaka Yarımada’da gömülmek zorunda oldukları için burada gömülemediği söyleniyor… Şimdi orada, Kadiriler yokuşunda Piri paşa Camisi var. Şimdi çok yıkık ve çok rezil bir durumda, mahvolmuş. Geçen gittim orada 17. yüzyılda bir Kabiri Tekke’si de var. O alanda Aziz Andreas’ın bir kilisesi.

Doğan Kuban: Onu ben bilmiyordum.

Haldun Hürel: Konstantin oraya gidermiş sık sık. Paganist topluma Hıristiyanlığı çok güzel adapte etmiş, çok başarılı bir imparator.

Doğan Kuban: Zaten Aziz Konstantin deniyor ona.

Haldun Hürel: ‘Büyük’ unvanını da oradan alıyor.

Doğan Kuban: Olabilir, evet.

Haldun Hürel: Peki hocam, Roma İstanbul’u ile Osmanlı İstanbul’unun başkentteki en yoğun nüfus hareketleri hangi bölgelerde oluyor?

Doğan Kuban: İşte hâlâ duruyor sokağın bir tanesi.

Haldun Hürel: Mahmutpaşa Yokuşu, Tahtakale oralar mı?

Doğan Kuban: Evet çünkü orada dipte bir iki liman var. O limana inen en kolay yer bu çarşılar yokuşu. Bir de şimdi buldukları liman var, eski liman, Yenikapıdaki Teodosius limanı.

Haldun Hürel: Kent mimarisi açısından baktığınız zaman sizin gözünüzle baktığınız zaman İstanbul yarımadasının tarihini yeterince yansıttığına inanıyor musunuz?

Doğan Kuban: Hiç yansıtmaz, hiç.

Haldun Hürel: Tarihi yarımadanın açık hava müzesi olabilmesi için ütopik bir düşünce bile olsa, neler yapılmalıdır?
Doğan Kuban: Yani binaları yok ettiler.

Haldun Hürel: Başka binaların ortadan kaldırılması, çirkin anlamında söylüyorum. Yani bir kamulaştırma yapılsa tarih bunun içinden çıkabilir mi, hâlâ bir umut var mı?

Doğan Kuban: Bir kere tarih aşağıda duruyor. Yani aslında hiç bu kadar radikal şeyler yapmaya hacet yok. Sorun şu; inşaat yasağı, kat yasağı, yeniden düzenleme, dev planlama, yapıların çevresinin korunma olarak nazara alınması koşuluyla, mesela bir tek şey ilke Prost zamanında ‘Türk toplumunun üzerinde üç katı geçen bina olmayacak’. O kurtarmıştır İstanbul’u. Nasılsa uygulandı. Olmayacak yerlerde aptal aptal binalarla mahvettiler. Tabii bu yoğunlaşmanın önüne geçemezsiniz ama İstanbul bugün 350 bin hektar, Paris 1400 hektar. Paris 19-20. yüzyıl başı, hala. Dışarısı 12 buçuk milyon arada oturuyor. 1400 hektar 350 bin hektarın yanında nedir? Bana verseler ben onu yaparım, bana vermesinler ben artık 81 yaşında adamım ama akıllı, daha iyi niyetli bu işten biraz da haberdar, kontrollü bir şey yapsalar. İnşaat yaparak para kazanan adamlarla iş yapıyorlar. Halbuki İstanbul raporu yayınlanmıştı, onaylanmıştı kurulda.

Haldun Hürel: Yani demek ki böyle şeyler dikkate alınmıyor.

Doğan Kuban: Yani bu kitap kültürü yok ki belediye reisi ve hükümet de dahil. Sadece bu hükümet de değil…

Haldun Hürel: Ama İstanbul’a karşı bir görev değil mi, bu görevi yerine getirmek lazım.

Doğan Kuban: Türkiye’ye, Türk tarihine karşı bir görev aslında. Çünkü İstanbul, eğer arkasında Konstantinapolis olmasaydı bir şey olmazdı.

Haldun Hürel: Peki bugün Galata kıyısında perişan bir park var, içinde de perişandan da öte Lale Devri meydan çeşmesi. Niçin bunu kimse görmez, ele almaz, bir de metro köprüsü geçecek kıyısından.

Doğan Kuban: Şimdi bunu doğru dürüst planlamalısın, başka türlü olmaz.

Haldun Hürel: Ama çok yüksek bulmuş Avrupa Komisyonu o köprüyü.

Doğan Kuban: Avrupa Komisyonu’nun da İstanbul’u bildiği falan yok ki. Onlar da buraya para kazanmaya gelen üniversitenin memurları.

Haldun Hürel: Ama kara surlarındaki Anemas zindanında yapılan restorasyonu durdurdular.

Doğan Kuban: O da yanlış. Ben basın danışmanıydım, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek kadar iyi bir restorasyon yapıldı orada. İşin garibi, itiraz daha inşaata başlamadan yapıldı. Komik.

Haldun Hürel: Başlamadan itiraz yapıldı ha. Kara Surları’ndaki o kötü restorasyona ne dersiniz.

Doğan Kuban: O yalan, o uydurma. Çünkü Kara Surları ilk yapıldığı andan itibaren restore edilmiştir. Restorasyonu her zaman yapılmıştır, bozulup yeniden yapılır. İçinde yüzlerce çeşit restorasyon vardır. Kimse oturup da Kara Surları’nın belediyede ya da Kültür Bakanlığı’nda bir incelemesini mi yapmış, oturup sistematik olarak burası iyi korunmuş ya da korunmamış diye incelemesini mi yapmış. Dolayısıyla palavradır o.

Haldun Hürel: Marmara’ya bakan surlarda sanki bir öğrencinin yeni mimarlığa başladığı yıllarda yaptığı bir maket gibi. Halbuki yeni yapılması değil, eskiye benzetebilir o duvarı.

Doğan Kuban: Eskiye benzetmek diye bir şey yok. Mesela ben de danışmanlık yaptığım yerlerde, Edirnekapı’dan aşağı doğru inen yerde surlar tahrip olmuştu. Orada mesela iki metre derinlikte birtakım mağara gibi yerler vardı. Şimdi orada ne yapılabilir: Orasını eski haline getirebilirsin. E yeniden sur mu inşa edeceksin. Biz orayı yeniden yaptığımızı, dolgu yaptığımızı gösterecek bir şey yapalım dedik. Sadece tuğla hasırlar var, onları gösterelim geri kalanını bırakalım dedik, önerdim ben. Başka yerlerde daha iyi korunmuş yerler var, oralarda başka şeyler yapılabilir.

 

 

 

 

 

 

Haldun Hürel: Ama sadece bir yerinde göstermelik olarak yani…

Doğan Kuban: Aslında ben onu önerdim, küçük bir yerde sur olabilir.

Haldun Hürel: Hatta hendek bile olabilir.

Doğan Kuban: Ben onu da önerdim, hendeği de önerdim. Ona bakarsan İstanbul surlarına önerdiğim hiçbir şey olmadı. Yapılanlara da böyle palavralar atıyor. Mesela bir kıyamet koptu, Kültür Sarayı bilmem ne oluyor. Halbuki Kültür Sarayı’na dokunulmadı bile.

Haldun Hürel: Oranın yenilenmesini siz mi…

Doğan Kuban: Yenilenmesi değil o. Oradaki sistem uzmanı benim, ama orada hiçbir ilave yapılmadı ki, öneri öylece duruyor zaten.

Haldun Hürel: Peki hocam, Süleymaniye, Zeyrek bölgelerindeki tarihsel dokunun yaşatılması…

Doğan Kuban: Ben çocukken hep orada oturuyordum. Şimdi o tarih kalmadı ama.

Haldun Hürel: Genel olarak neler diyebilirsiniz şu andaki görünümü için. Umut vaat ediyor mu hâlâ?

Doğan Kuban: Çirkin. Hayır, yani hiç kendi kültüründe olmayan bir malzemeyle yapan adam, güzel bir şey yapamaz.

Haldun Hürel: Belediye de buna engel olmuyor.

Doğan Kuban: Belediye de o adamlardan oluşuyor zaten.

Haldun Hürel: Ona izin vermesi büyük hata. Anıtlar Kurulu var.

Doğan Kuban: Anıtlar Kurulu bitti artık. Tayinli Anıtlar Yüksek Kurul oldu. Bir tane kurul vardı bizim zamanımızda. O kurulun içindeki adamlar birbirlerini seçerlerdi ve ölene kadar üye olurlardı. Süreklilik olursa olur, başka türlü olmaz. Onların içinde restorasyon yapılıyordu ama Türkiye’nin en iyi tarihçileri, sanat tarihçileri, tanınmış mimarlar vardı üç – beş kişi dinlerlerdi. Arkeologlar vardı, profesör vardı. Biri Osmanlı tarihçisi, öteki Bizans tarihçisi falan. Anadolu kültürünü ve dil bilen yazan, çalışan tipler. Şimdi bakıyorsun bir adam gelmiş, kim bu adam, hangi mektepten mezun olmuş.

Haldun Hürel: Anıtsal tarihi yarımadanın, tarihi yüzünün yaşatılması için yeniden bir düzenleme yapılması…

Doğan Kuban: Orasının özel bir statüsü olması için, o statü içnide şimdi kalanların, mesela büyük anıt çevresinin yeniden değerlendirilmesi lazım. Araba sokulmaması lazım birçok yere, araba katildir, bir şehir katilidir yani.

Doğan Kuban: Şimdi dünyanın birçok yerini işgal ediyorlar. Bizim tarihi yarımada çok küçük.

A: E, canlı bıraksınlar orayı.

Doğan Kuban: Müze Kent olması o bir slogan, o önemli değil. Müze Kent olacak nice anıtlar var. Ütopya değil aslında çünkü çok büyük bir kent. Nasıl Ayasofya’yı koruyorsak, Sultan Ahmet’i koruma içinde, etrafı zaten anıt dolu. İstersen olabilir. O iradenin oluşması köylüde olmaz. Yani şehirleşememiş köylüde daha doğrusu.

Haldun Hürel: 2003’te sanıyorum gazetelerde boy boy yer aldı. Bu Avrupa Kültür Başkenti konusunda bir uzman buraya geldi, ziyaret etti, inceledi ve dönerken şöyle bir söz söyledi, gazetelere de manşet oldu bu: “Siz bir ahşap evin, bir sokak çeşmesinin Ayasofya ile aynı değerde olduğunu, aynı bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini ne zaman anlayacaksınız?”

Doğan Kuban: Ama onu elli sene evvel ben söyledim, yani söyleyen adam bir tane değil ki. Dinlemeyince. Bakın bilgi tuhaf bir şey, bilgi özümsenmezse o pratiğe yansımaz. Bir adam eski eserin korunabilir bir şey olduğun bilse hiç fark etmez. Biz adam yetiştiriyoruz çıkıyor, hiç alakası yok. Özümsemek başka bir şey, sahip çıkmak, tarihini bilmek, estetik duyarlılığın gelişmiş olması.

Haldun Hürel: Bunları eğitim sağlıyor işte hocam.

Doğan Kuban: Eğitim sağlıyor ama eğitim yapan adam iş başına gelmiyor. Tabii işi de bilen adamlar var ama onlar da evet diyorlar.

Haldun Hürel: O eğitimin yeterli olduğuna inanıyor musunuz?

Doğan Kuban: Hayır şimdi hiçbir şey yeterli değildir aslında. Çünkü üniversite çok büyük ve bir de bilimi toplumumuz istemiyor.

Haldun Hürel: Halk yeniliği, bilgiyi çok sevmez.

Doğan Kuban: Bir de tabii, bilgi özellikle koruma bağlamında sınırlayıcıdır. Halbuki Türkiye’nin ekonomisi toprak yağması üzerine yapılıyor. Kimse istemiyor, halk istemiyor korumayı. Bürokrasi istemiyor, politikacı istemiyor, katil anlamıyor.

Haldun Hürel: şimdiye kadar çok yazdım kitaplarımda, şimdi de yazacağım. O bir meydan çeşmesidir istiyor. Bir meydan çeşmesi yapılıyor, İstanbul’da resmen ağlamak için yapılmış bir şey. Ön tarafı simsiyah, ama neden siyah olduğunu size söyleyeyim, garip ama maalesef öyle çünkü fotoğrafları var. Fotoğraflar arşivimde. 1711 tarihinde, I. Mahmut zamanında Taksim’e su getiren adamlardan biridir ve o çeşmenin manzarası, biraz ileride altı metre boyunda belki biraz daha fazladır Mimar Sinan heykeli var.

Doğan Kuban: Peki neden oraya yapmışlar o heykeli.

Haldun Hürel: Ben de onu merak ediyorum, neden? Bir heykelin belki de olmaması gereken bir nokta belki de. Yani olacak şey değil. Kaide dökülüyor, kırılmış bütün mermerler. Kırılmış ve öyle bırakılmış. Arkasında Perşembe pazarının yıkık dökük binalarında bir fon oluşturuyor.

Doğan Kuban: Arkasından aşağısı bir tarafta dünyanın en büyük güzel bilmem nesi, gösterişli arkasında Kağıthane’nin mezbelesi. Yani bu Türkiye akıl almaz. Bu kadar çelişik yan yana, neden? Çünkü kısa bir sürede on beş milyon adam bir anda doldu. Hâlâ okuma yazma bilmeyen insanlar var. Olamaz ki.

 

 

 

 

 

Haldun Hürel: Peki hocam olanlar nasıl yapıyor?

Doğan Kuban: Bakın aradaki fark çok basit, birçok boyutları var 1450’de matbaa kurulduğu zaman 50 yıl içinde Avrupa’da 300 matbaa açılıyor. Türkiye’de 1728’de bir tane matbaa kuruluyor, ikincisi açılmadan 70 sennede 80 tane kitap basıyorlar. Biz bir kitap basana kadar Avrupa 350 milyon cilt basmış. Bu fark var ya, aynı şey her yerde vardır.

Haldun Hürel: 1450’de 350 milyon kitap basması, bir altyapı olmasaydı o kadar kitap basabilir miydi. Demek ki bir altyapıları var.

Doğan Kuban: Altyapı kilise, din değil, kilise. Kilise egemendi, çok güçlü. Resim orda, heykel orada, felsefe orada her şey orada. Avrupa’lıların bir şansları var. Bizim tarihimiz onlarınkinden daha akılcı bir şey bir bakıma, soyut bir şey yani. Aslında budur ilginç olan.

‘Konak yaptıracakmış, konak gördün mü ki!’
Doğan Kuban: Ben bütün eserlerini tek tek gezdim Yarımada’nın. Bunların koruma planlarını onaylattım. Belediyeye 1970’te verdim, o planlar kayboldu.

Haldun Hürel: Vah ki, vah… Zaten hocam, Zeyrek’te, Süleymaniye’de , öyle bir tane ahşap evin düzeltilmesiyle olmaz bu işler. Tarihi bölgeler topyekun ele alınmalı.

Doğan Kuban: Zaten bu adamlar hiçbir şey anlamıyor, bunlar, Osmanlı konağı yapacağım diyor. Osmanlı konağının ne olduğunu bilmiyor ki. Osmanlı konağı oraya sığmaz.

Haldun Hürel: E, bir bileni koysunlar o zaman

Doğan Kuban: Bilen mi? Bilen, kendi adamları.

Haldun Hürel: Bakın, aynı fikirdeyiz hocam, bilene de danışmıyorlar.

Doğan Kuban: Hayır, danışmazlar. Yani okumadıkları için, kim ne biliyor diye bilmiyorlar ki zaten.

Haldun Hürel: Yani bir hocaya danış, bir şey söyleyelim bir fikriniz olsun… Yok böyle bir şey.

Doğan Kuban: Eleştiri olsun istemiyorlar çünkü. Yani o Sulukule’de yapılanlar… Biri ‘Osmanlı Konağı yapacağım’ dedi. Benim amcamın Osmanlı konağı vardı, o konağın ön tarafında selamlığı vardı caddeden girilen, arkasında bir tane haremi vardı, haremin de yandan girişi vardı. Arkada küçük bir bahçesi vardı, haremden girdiği zaman böyle biz bisikletle dolaşırdık. Bunlar o büyüklükleri, kaç kişinin içinde yaşadığını, hizmetçileri, mutfakları falan bilmiyorlar ki. Biz onun yukarısında oturuyorduk, orada saklambaç oynardık. Orada bizim akrabalar otururdu. Haseki evlerinin üstündedir o. O konakta on-on beş kişi yaşardı. Bugün zengin bir adam Süleymaniye’de Osmanlı Konağı alsa, Süleymaniye’ye araba zor giriyor, ne yapıcaksın, yolları mı bozacaksın? Koca asfaltlar üzerine konak mı yapacaksın aptal herif. O zaman asıl dokuyu kaybettikten sonra yaptığın uydurma binalar… Kaldı ki senin konak yaptıracağın insanlar, ne Osmanlı konaklarını görmüşler ne etmişler.

Haldun Hürel: Ben öğrencilerimi oralarda gezdiremiyorum, doğru dürüst yürüyüş yolu yok, ama arabalar çok, kafa kafaya.

Doğan Kuban: Otopark yaptılar pek çok arsayı. Halbuki ben ta kırk sene evvel dedim ki oraya araba sokmayın, orası üniversitenin yatakhanesi olsun. Ne kadar güzel değil mi? Üniversitenin yanında ve bahçeli küçük bir doku. Burada yirmi bin kişi oturabilirdi. Üniversite sahip çıkmadı.

Haldun Hürel: Hatta bazı yapıları da bozdular oradaki.

Doğan Kuban: Tabii bozdu, daha evvel bozdu.

Haldun Hürel: Sokakları dolaştığım zaman, bir ay önceki halinden daha iyi olmasını umut ederek geziyorum. Ama gördüğüm, bir düş kırıklığı manzarası, çoğu yer ne yazık ki böyle.

Doğan Kuban: Daha iyi olmaz hiçbir zaman. Bana soruyorlar hep bu Türkiye ne olacak diye, hiçbir şey olmayacak daha kötü olacak. Çünkü bu kadar nüfusu kontrol edecek bir kültür yok.

Haldun Hürel: Belediye başkanlığının da kontrolünden çıkmış, ne yapabilir yani İstanbul’da?

Doğan Kuban: Hiçbir şey yapamaz.

Prof. Doğan Kuban
1926’da Paris’te doğdu. 1949 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Yüksek Mimar olarak mezun oldu. 1952’de aynı kurumun Mimarlık Tarihi ve Rölöve Kürsüsü’ne asistan olarak atandı. 1954’te İTÜ Mimarlık Fakültesi’nce Rönenans mimarlığının araştırılması amacıyla İtalya’da görevlendirilmiş, yurda döndükten sonra doçent unvanını almıştır. 1962-63 Fulbright doktora sonrası araştırma bursuyla araştırma bursuyla ABD’de, Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesi sanat tarihi Bölümü’nde konuk öğretim üyesi olarak ders verdi; 1963-64’te Washington DC’deki Dumbarton Oaks Bizans Araştırmaları Merkezi’nde Anadolu’daki Hıristiyan Yapıları Kataloğu üzerinde çalıştı. 65’te profesör oldu. Doçentliğinden 1993 yılında emekli oluncaya kadar, sırasıyla İTÜ Mimarlık Tarihi ve Rölüve Kürsüsü, Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Kürsüsü ile Restorasyon Ana Bilim Dalı başkalığı yapmış, 1974-77 arasında da İTÜ Mimarlık Fakültesi dekanlığı görevini üstlenmiştir.

 

 

>Doğan Kuban: İstanbul güzeldi şimdi gelişigüzel

 

 

(Söyleşi: Ceren Çıplak)

 

Kaynak : 05.07.2015 – Cumhuriyet Sokak Gazetesi 

 

 

Mimar doğanlar… Doğan Kuban, Doğan Tekeli ve Doğan Hasol. Mimarlık dünyasının üç duayeni, İstanbul’a 3D bakanlar… Türkiye’nin yağma cenneti olduğunu her defasında vurgulayan Doğan’larla İstanbul’un bugünkü halini konuştuk. Hasol’un Üsküdar’daki yalısında buluştuğumuzda evden görülen manzara; İstanbul’un silüetinin birbirini ezen büyük-küçük yapılardan oluştuğunu, kentte orantısız ve anormal bir büyüme olduğunu gösteriyordu.

 

 

 

 

 

Doğan Hasol, Doğan Kuban, Doğan Tekeli

– Çılgın projelerin boy gösterdiği, mimari ve kent anlamında çıldırmış bir şehre doğru gidiyoruz sanki. Kısacası neler oluyor İstanbul’da?

Doğan Hasol: İstanbul eskiden güzeldi, şimdi gelişigüzel… İstanbul bir azman şehir oldu. Megapol deniliyor, ama yeşili yok edildi, yoğun yüksek yapılaşmaya açıldı. Yapılaşma bilimsel bir plan disiplini içinde olmuyor, şehir de gelişigüzel büyüyor.

Doğan Kuban: Burası İstanbul değil artık. İstanbul denilen yer Suriçi… Şehirler değişir, ama bu kadar anormal değişmez. Şimdi Gebze de İstanbul… Ayasofya’yı, camileri, surları ve denizi kaldırınca bu İstanbul, dünyanın en çarpık şehri. Gelişmemiş bir toplumun ifadesi olan bir gelişme yaşanıyor İstanbul’da.

Doğan Tekeli: İstanbul bizim bugünkü toplumun kültürünün aynası. Bizim toplumumuz da orta gelişmiş bir toplum. Toplumumuzun içinde gelişmiş bir nüfus da var. İstanbul biraz müziğimiz gibi. Klasik müzik sevenler var, Türk Sanat Müziği de, arabesk ve pop seven de var. Siyasi açıdan da bakarsanız koalisyon gibi. Her şey var. Türkiye’de ne varsa İstanbul’da da o var.

‘Şehir pop müziği gibi’

– İstanbul bir arabesk müziği mi?

Tekeli: Hayır, Türk pop müziği.

– Yeni Türkiye gibi, yeni İstanbul da diyebilir miyiz?

Hasol: İstanbul’da asıl sorun nüfus… Üniversiteyi bitirdiğimde nüfus 1,5 milyondu, bugün ise resmi kayıtlara göre 15 milyona yaklaştı; gerçekte çok daha fazla. Türkiye’de insanların beşte biri İstanbul’da yaşıyor. Anormal bir büyüme var, İstanbul aşağı yukarı iki Yunanistan kadar. İstanbul nüfusu, 130 ülkeninkini geçti. Bu kadar hızlı nüfus artışıyla karşılaşan bir kentin yaşanabilir olması mümkün değildir. Kentleşme oldu ama kentlileşme olamadı. Nüfus patlaması plansız, yağ lekesi halinde büyümeyi getirdi ki bu şehircilikte hiç istenmeyen bir durumdur. Sonuçta yık-yap düzeni geldi.

Kuban: Şehirler büyür tabii ki. Paris’in nüfusu ben doğduğumda 10 milyondu bugün ise 12 milyona yakın. Büyüme olabilir, eğer bir adam 15 kiloyken 150 kiloya gelirse o adam artık o adam değildir. İstanbul’un sorunu bu. İstanbul hiçbir homojenliği olmayan tuhaf bir şehir şimdi.

‘Mürteci mimari’ anlayışı

– İstanbul’da bugün nasıl bir mimarlık anlayışı var?

Tekeli: Dünyada postmodern düşüncenin ortaya çıkmasıyla birlikte mimarlıkta da büyük bir çeşitlilik görüldü. Ama İstanbul’da bu âdeta bir başıboşluk haline geldi. Her cins mimariyi bulmak mümkün. Haydarpaşa’dan kalkıp E5 yolundan Tuzla’ya kadar gidin, bir cephesi cam diğer cepheleri gecekondu cephesi gibi olan yapılardan başlayarak her anlayışta yapıları yan yana görmek mümkün.

Hasol: Selçuklu-Osmanlı tarzı mimariler yapılsın denildiğini duyuyoruz. Bazı mimar arkadaşlarımıza kamu projelerinde bazı dayatmalar yapıldığını da biliyoruz. Örneğin, bir adliye sarayı yapılıyor, Selçuklu tarzı cephe giydirin diyorlar. Böyle bir mimarlık anlayışı olamaz. Buna Ahmet Haşim yıllar önce,“mürteci mimari” demiş. Selçuklu döneminde adliye sarayı mı vardı? Eskiye öykünerek bir şeyler yapmak özentinin ötesine geçmiyor.

– Selimiye Camisi, Edirne’nin tacı, peki Çamlıca Camii İstanbul’un nasıl bir manzarası olacak?

Kuban: Çamlıca Camisi cehaletin simgesi olacak, zaten ileride yıkılacağını düşünüyorum. 50 senede 100 bin cami yaptık, hepsi de birbirine benziyor…

Tekeli: Tarihi yarımadadaki camilere bakın, Sultanahmet Camisi, Sultanbeyazıd Camisi, Süleymaniye Camisi… Çamlıca’dakine acaba hangi Sultan Camisi denecek?

Hasol: Bugün Fransa’da tarih kopyacılığıyla Gotik, Barok tarzı kilise yapılıyor mu? Osmanlı’da bile camiler dönemlerine göre farklılık gösterir.

Bir buçuk porsiyon yeşil alan

Hasol: İstanbul’da halkın yararlanabildiği yeşil alan kişi başına 2 metre kare, dünya standartlarına göre bu, 10 metre kare. İstanbul’da park ve bahçeler kentsel alanın yüzde bir buçuğu… Paris’te yüzde 9.4, New York’ta yüzde 14. İstanbul tam bir yeşil fakiri. Kuzeyde, ekolojik bir kuşağı var, o bölge de şimdi mega(!) projelerle tehdit altında.

Hızlı Tren yalan!

Kuban: Bugünkü iktidar yüksek hızlı tren yaptığını söylüyor, ama bu gerçekleştirilemedi. Konya – Ankara bir buçuk saat dendi ama 2,5 saati geçiyor. Cenevre’de hızlı trene bindiğinde Paris’e 2,5 saatte gidersin. Bizim tren İstanbul’dan Ankara’ya 4.5 saatte gidiyor. Çok hızlandığında 125, normalde de 90 km. Halk cahil olmasa bunu yutmaz. Halk, zaten İstanbul’da yollar işlemediği, o yüzden işe iki saatte gittiği için trende doksana vay canına diyor.

TRAFİK

Kuban: 40 yıl önce İstanbul’un koruma planını yaptığımda şehrin 400 kilometre metroya ihtiyacı vardı, şu anda ihtiyaç en az 600 kilometre. Peki İstanbul’da ne kadar metro var? 100 kilometreden az. Şu an da metro olmadığı için İstanbul trafiği böyle.

‘İstanbul’u emlak batıracak’

3 Doğan, Türkiye’nin ekonomisinin inşaatyar döndüğünü ve İstanbul’un şu anda emlak depresyonunda olduğunu vurguluyorlar.

Doğan Kuban, Doğan Tekeli ve Doğan Hasol söyleşimizin bu bölümünde ise İstanbul’un elmak depresyonunda olduğunu vurguladılar. Kuban, uyarıyor, İstanbul’un Türkiye’nin ekonomisini batıracağını, ekonominin inşaatla döndüğünü bu nedenle ekonominin batacağını hatta birkaç sene içinde İstanbul’un nüfusu küçülmezse, üretim bölgeleri sadece İstanbul’da yoğunlaşırsa Türkiye’nin şansının hiç olmadığını söylüyor.

‘Türk tipi şehircilik’

– Şehircilik ve mimari anlamda da bize bir ‘Gezi’ gerek mi?

Tekeli: Gayet tabii. Mimarlığın, şehirciliğin, bilimin yaşama katkısı içselleştirilmedikçe, ki buna aydınlanmanın da içselleştirilmesi diyorum, çağdaş dünyanın gittiği yola gitmemiz kolay değil. Kendimize mahsus bir şeyler yapıyoruz. Deniyor ya Türk tipi Cumhurbaşkanlığı, biz de Türk tipi şehircilik, Türk tipi mimarlık yapıyoruz. Bu Türk tipi şehirciliğin ve mimarlığın yaşama ne kadar katkısı olur, dünya standartlarına göre ne kadar geçerlidir bilmiyorum. 20 milyonluk kenti bildiğimiz gibi planlamamız mümkün değil: Ben çizeyim, çizdiğim uygulansın… Böyle bir şey yok. Bugün stratejik bir planlama var daha da ileri teknikler var. Ciddiyetle eğilmemiz lazım. 1957 ’de Londra belediyesine görüşmeye gittiğimde 3 bin mimar çalışıyordu.

– Bizde durum nedir?

Tekeli: Her şeye rağmen İstanbul’un bugünkü halinin en azından medeni araçlar, aydınlatma, asfalt, su, elektrik bakımından mesela 1890’lardan fena olmadığını düşünüyorum!

Kuban: Bak bu doğru. Göçerliğin göçerliği biter, ama düşüncesi göçerleşir. Türkiye’nin entelektüel direnişe ihtiyacı var, halkın direnişi yetmez. Entelektüel direniş halka söylem öğretir. Ülkemizde baskıcı yönetim olduğu için entelektüel direnişin önünü tıkıyorlar, iletişim kanalını tıkıyorlar.

Hasol: Toplumun mimarlık konusunda bilinçlenmesi lazım. Fransız mimarlık yasasının birinci maddesi “Mimarlık kültürün bir ifadesidir” diye başlar. Kısaca, mimarlık her ülke için önemlidir. Bir yandan da ülkenin yaşadığı politik ve toplumsal gelişmelerden bağımsız değildir. Toplumun, mimarlığın farkında olması, farkındalık yaratılması lazım; belki toplumun mimarlık konusundaki uyanışı öyle sağlanabilir.

– Bizde planlama yapılmıyor mu?

Hasol: Planlama yetkilerinde tam bir dağınıklık var. Belediyelerin yanı sıra 19 kamu kurumu plan yapma yetkisine sahip. TOKİ, ÖİB diledikleri gibi planlar yapabiliyorlar. Bu, olamaz.

Kuban: Bir kentin nüfusu 15 – 20 milyon boyutlarına geldiği zaman, yani belli bir büyüklükten sonra kent planlanamaz.

‘İstanbul emlak depresyonunda’

-İstanbul’da bir emlak kirizi patlar mı?

Kuban: ABD 2008’de krize girdi. Bol miktarda kredi dağıttı, herkes ev aldı sonra ödeyemez hale geldiler. 63 banka iflas etti. Dünya krizi çıktı. Türkiye’de krize az kaldı. Ülke zaten şu an emlak depresyonunda. TOKİ’nin yaptığı yüksek binalarda bir, bir buçuk milyon boş daire var deniyor. İstanbul Türkiye’nin ekonomisini batıracak. Ekonomi inşaatla dönüyor, bu yüzden batacak. Bütün dünya bunu diyor, çok değil, birkaç sene içinde İstanbul’un nüfusu küçülmezse, halk Anadolu’da üretime, tarıma dağılmazsa, sanayi üretim bölgeleri sadece İstanbul’da yoğunlaşırsa Türkiye’nin şansı yok. İstanbul şu anda kara çukur, Türkiye’yi batıran şehir, ahlakı da batırıyor tabii. Hiçbir şey bilmeyen adam AVM’ ye girdiği zaman mutlu, “işte dünya böyle olur” sanıyor. Gökdeleni gördüğü zaman “vay canına, neler yapmışlar” diyor. İstanbul hasta… Uzmanı da yok, onu saptayacak örgütleri de yok, yetişen adamlar da yok, öyle bir şeyin gerekliliğine inanan politikacılarımız da yok.

Hasol: Türkiye zor durumda… Üretemiyor; üretilen tek şey inşaat. İnşaatla kalkınma diye bir model dünyada yok.

Kuban: Gazetelerde ne görüyorsunuz? Yaşam projeleri!.. Sokakta gördüğünüz adam öyle yerlerde mi yaşıyor? Zaten sanıldığı kadar da yeni ev yapılmıyor ki, bir kısmı proje, zaten satılmıyor, boş çoğu.

Hasol: İstanbul nüfus olarak doymuş durumda. Ne var ki büyük yatırımlar hala ısrarla İstanbul’a yönlendiriliyor. Bu durum İstanbul ve Türkiye için ciddi bir tehlikedir.

– AKM için “çirkin, yıkılsın” söylemine ne diyorsunuz?

Hasol: Biz mimariyi güzel, çirkin diye tartışmıyoruz, mimari değeri var mı yok mu diye bakıyoruz. Bu kadar sübjektif değerlerle yorum yapılamaz. AKM, çağdaş kültüre olan düşmanlık nedeniyle boş bırakılıyor.

Tekeli: Taksim Meydanı’na kimlik vermek istiyorlar, nasıl verecekler? Kışlanın âdeta taklidi sayılacak bir bina, onun yanına da AKM’nin yerine “şöyle güzel Barok bir opera” yapacaklar.

Hasol: Bugün dünyada artık Barok da yapılmıyor.

– Taksim Kışlası, Barok Opera yan yana nasıl bir kimlik kazandırır Taksim’e?

Kuban: Hiç alakaları yok yan yana, gecekondu ile apartmanın yan yana gelmesi gibi. Kenan Evren, Picasso’nun resmi için “Bunu ben de yaparım” demişti ya, Bugünkü yöneticiler de öyle, hatta daha beter.

– İstanbul’un baş müteahhidi Erdoğan deniliyor, katılıyor musunuz?

Tekeli: Demokrasilerde seçilen iktidara verilen güç siyasi ve idari kararlar alanındadır. Ama bizde iktidar sanat alanına da karışıyor. Heykeli beğenmiyor, yıktırıyor. Çamlıca Camisi proje yarışmasını iki genç hanım mimar kazanmıştı. Bir süre sonra gazetelerde bir haber çıktı “Sayın Erdoğan, Güzel Sanatlar Akademisi’nden iki mimar profesörle birlikte kazanan projeleri gördü, üç saat çalıştılar ve projeyi tashih etti” diye. Taç kapı biraz büyütülmüş, kubbe biraz daha yükseltmiş ve cami “mükemmel” hale gelmiş. Çağdaş demokratik dünyada böyle bir şey olmaz.

Hasol: Sayın Cumhurbaşkanının ya çok kötü danışmanları var ya da danışmanlarını dinlemiyor.

Kuban: Yahut danışmanı yok.

KAPALIÇARŞI

‘MuhafazaKÂR zihniyet’

Kuban: Kapalıçarşı, Fatih’in İstanbul’a yaptırdığı ilk büyük yapılardandır. Yapı, kendi karakterine bağlı olarak kullanılmalı. Kapalıçarşı otel ya da AVM olmaz. Para için yapılan hiçbir şey iyi olmaz. Zannediyorlar ki bu yolla para kazanacaklar. İki AVM, bir otel yap, oraya kimse gitmez, insanlar gitmeyecek…

Hasol: Kapalıçarşı, İstanbul’un turistler tarafından en çok görülmek istenen noktalarından biridir. Modernleştirmekten bahsediyorlar, bu çok yanlış. Restorasyonu da çok yanlış anlıyorlar. Surların bir bölümünü restore ettiler, pasta gibi yaptılar. Restorasyonun çok basit ve hoş bir tanımı vardır: Bakıldığı zaman, “Bunun neresi restore edilmiş ki?” sorusunu sorduran restorasyon başarılı bir restorasyondur. Kapalıçarşıyı da o surlar gibi gıcır gıcır yapmaya kalkarlarsa artık turistler de oraya gitmez, çünkü o artık tarihteki Kapalıçarşı olmaz. Türkiye’ye epeyce zamandır muhafazakâr yönetimler geliyor. Bunlar işin muhafaza etmek tarafıyla pek ilgili değiller, kâr tarafıyla çok ilgililer. Muhafazakârlıkta nedense kâr tarafı ağır basıyor, muhafaza tarafı ağır basmıyor

 

Doğan KUBAN ile SÖYLEŞİ

 

Duayen mimar Doğan Kuban, Gazete Habertürk’ten Kübra Par’ın sorularını yanıtladı. Kuban, AKM projesini de yorumladı  12.11.2017

 

 

 

 

Yıkılacak mı korunacak mı? Barok mu olacak modern mi olacak derken yılan hikâyesine dönen AKM’nin kaderi nihayet belli oldu. Yıkılacak yıkılmasına ama yeni projeyi AKM’nin mimarı merhum Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu Mimar Murat Tabanlıoğlu yapacak ve babasının mirasına sadık kalmak için yeni binanın ön cephesini eskisine benzetecek. Peki bu iyi bir şey mi yoksa bambaşka bir bina mı yapılmalıydı? Türkiye’de mimarlık tarihi deyince ilk akla gelen isimlerden Doğan Kuban’ın kapısını çaldım, hem AKM’yi hem de son günlerde hükümetin de sık sık özeleştiride bulunduğu şehircilik meselesini konuştum…

 

 

 

 

‘BABASININKİNDEN DAHA KÖTÜ DEĞİL AMA DAHA İYİSİ OLABİLİRDİ’

 

 

– Doğan Bey, Taksim’de Mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun yaptığı Atatürk Kültür Merkezi (AKM) yıkılıp yerine oğlu Murat Tabanlıoğlu tarafından yeni bir bina yapılacak. Siz yeni projeyi nasıl buldunuz?

Hayati Tabanlıoğlu benim arkadaşımdı, bizden 1 sene sonra mezun oldu. O zamanki koşullara göre iyi bir mimardı ama o binayı ben hiç sevmedim. Fasadı (dış cephesi) benim nefret ettiğim bir fasaddı. Opera binasının bir statüsü vardır ama o cam cephe bir fazla çıplaktı. Halk bakıp da “Burada tiyatroopera oynanıyor’’ demezdi.

– Yeni projede, içeride sahnelenen oyunlar dışarıdan da izlenebilsin diye o dış cephe şimdi ekran olarak kullanılacakmış…

Evet, şimdi değiştirmişler. Cam cepheyi büyütmesi saçma ama içeriden görünen kürenin dışa yansıması biraz daha iyi olmuş. Daha iyisi olabilirdi.

– Oğluna verilmesi ve eski görünüşünün korunarak yapılması iyi bir şey mi, yoksa sıfırdan yeni bir şey mi yapmalıydılar?

Ön cepheyi büyüttüklerine göre plan da salon da değişmiştir. Yani babasının planını koruduğu yok. Senelerdir boş duran bir bina. Burada bir eski eser kavgası yok, tamamen politik bir kavga var. Keşke yarışma açsalardı. Doğrusu o olurdu. 1987’de Taksim Meydanı için yarışma açmışlardı mesela, birinciliği Vedat Dalokay kazanmıştı. Dolayısıyla oğluna vermek falan, bunlar ilkel şeyler. Ama dışarıdan görünüşü babasınınkinden daha kötü değil.

– Daha önce AKM için “İkinci ulusal dönem denilen ilk modernizm tasarımlarından biridir’’ demişsiniz.

Doğru, kendi alanında ilk modernizm tasarımlarından biriydi ama başarılı değildi.

– Peki, o dönemi yansıtan başarılı bir eser var mı?

Tabii var. Sedat Hakkı Bey’in binaları var. Modernizm bizde ilk Hilton Oteli’yle oldu, yapan da Türk değildi. Bizimkiler o sırada bir yenilik yaratmayı düşünmüyorlardı.

– Atatürk Havalimanı da Hayati Tabanlıoğlu’nun eseri, onu nasıl buluyorsunuz?

O başarılıdır ama dünya çapında bir başarıdan bahsetmiyoruz. Zaten o kadar yoğun bir mimarimiz yoktu, yeni öğreniyorduk. O sırada bir geçiş dönemi vardı; hem modern hem taş kaplamalı kemerli binalar yan yana duruyordu. Hayati, düşünce olarak onu aştı.

 

 

 

 

‘ŞEHIRLİLİK ÖYLE KOLAY OLMUYOR’

 

 

– Yeni AKM’nin önünü yayalaştırıp trafiği alta vereceklermiş. Bu iyi bir şey mi sizce?

 

 

İstanbul’un diğer trafiğiyle nasıl buluştuğuna bağlı. Mesela Saraçhane’de iniyorsun, oradan çıkmak için en az 150-200 metre yürümen gerekiyor. İhtiyar adam ne yapsın? Ben birinin yardımı olmadan yürüyemiyorum. Bizde belediyecilik yok. Şehirlilik öyle kolay olmuyor. Avrupa’ya git, kaldırımda bir tane araba göremezsin. Zaten kaldırımın yüksekliği 5 santimetredir. Burada kaldırımlar çok yüksek, bir de kesip kendisine park yeri yapıyor. Otomobil bizi şişirecek, 1-2 senesi kaldı.

 

 

‘ŞU BOĞAZ OLMASA İSTANBUL BERBAT BİR ŞEHİR’

 

 

– Doğan Bey, siz yıllardır “Türkiye’yi İstanbul batıracak” deyip aşırı göç almasının fenalıklarından bahsediyordunuz. Bu hafta ilginç bir TÜİK verisi açıklandı. İstanbul ilk kez göç vermiş. Bunun anlamı ne? İyi bir şey mi?

 

 

İstanbul, geri kalmış bir memleketin şehri. Paris, Londra, New York bizim zamanımızda dünyanın en büyük şehirleriydi. Ben Paris’te doğdum. Paris’in nüfusu o zaman ne ise bugün de hâlâ aynı. Büyüme dışarıya doğru oldu, fakat merkezi değiştirmediler. Londra’nın da New York’un da bizden az nüfusu var. Bizim ilkel toplumun 20 milyonluk şehri var. 20 milyonluk şehri kim kontrol edebilir? İki gün sonra trafik durduğu zaman o şehir de duracak. Şu Boğaz olmasa İstanbul berbat bir şehir. Oturulacak gibi değil. Sade fakirler değil, herkes buradan kaçmaya başladı. Zenginler İzmir tarafına, Batı Anadolu tarafına gidiyorlar. Ben İstanbulluyum, 50 senedir burada yaşıyorum. İstanbul en zavallı olduğu zaman bile asil, güzel bir şehirdi. Bütün mimarisini yok ettiler. Eski İstanbul zaten kalmadı. Bizde şehircilik planlaması yok. Giderek kötüleşti. 1958’de ben doçenttim. O zaman eski şehri kurtarmaya çalışıyorduk. İstanbul’u koruma planını yaptım. Benim “Kalsın” dediğim mahallelerin hepsi gitti. Yüzde 1’i bile kalmadı. Koca Mustafa Paşa’yı, her tarafı beton apartmanlarla doldurdular. Bir kere Türkiye’nin özel bir mimarisi vardı, ahşaptı. Tabii ahşap eskiden bedavaya geliyormuş ama o zamanki fakir Türkiye için pahalıydı. Biz 20. yüzyıl başında bile tuğla kullanmıyorduk. İyi tuğla Selanik’ten gelirdi. Bugün eski şehir deyince akla yalnızca cami geliyor, evlerin hepsi gitti.

 

 

– “İstanbul’un kurtuluşu için Anadolu’yu sanayileştirmek gerekir” diyordunuz. Bugün için hâlâ çare o mu?

 

 

Tabii, zaten başka çare yok. 20 milyon insanı bir şehirde yaşatamazsın. Bir kişi bir yere 1 saatte gideceğine 3 saatte gidiyorsa; ne kadar benzin, ne kadar enerji, ne kadar insan gücü kayboluyor. Bir hesapla da bak. Memleketin dörtte biri havaya gidiyor. İstanbul’u mahvettik. Şimdi İzmir’e geliyor. Ben lisede okurken İzmir’in 150 bin nüfusu vardı, şimdi 6.5 milyon.

 

 

– İzmir için de koruma planı yapmıştınız, o da uygulanmadı, değil mi?

 

 

Uygulanamıyor. Biz İzmir için vaktiyle uluslararası yarışma yaptık. Limanın sağ tarafını, eski şehirle birlikte koruyorduk. Ahmet Piriştina öldükten sonra başa gelen belediye reisi, “Şuraya 1-2 kat ilave edebilir miyiz?” dedi! 20 milyonluk şehir gelişmiş memleketlerde yok. Zaten Türkiye’yi bu batıracak. İşi halka bıraktılar. Halkın içinde de açıkgözler olunca hepsi birbirinden çirkin binalar yapıldı.

 

 

– Peki ne yapmak lazım?

 

 

Çirkin bina sorunu kültürle ilgili, ne yapsan düzeltemezsin. Biraz akıllılar dışarıdan kopya çekiyor, bazısı Amerika’ya proje yaptırıyor. Orta halli bir şeyler oluyor; hepsi çok çirkin değil, fakat şehrin büyümesi çirkin. İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biriydi, canına okudular.

 

 

 

 

 

‘DEVLETİN İDARE ETTİĞİ MİMARLIK OLMAZ’

 

 

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu hafta Şehircilik Şûrası’nda benzer şeyler söyledi, “Beton, beton, beton; hiç ruh yok” dedi. Ondan önceki hafta da “İstanbul’a ihanet ettik, bundan ben de sorumluyum’’ demişti.

Aferin, iyi demiş. Ama sadece o sorumlu değil, ondan çok önce başladı. 1950’lerde Menderes’le başladı. Türkiye çok kalabalıklaştı. 1950’de nüfus 20 milyondu, şimdi İstanbul o kadar.

– Cumhurbaşkanı, TOKİ’lerle ilgili de konuştu.

Devletin idare ettiği mimarlık olmaz. Devlet sanatı idare edemez, devlet yolları açar.

– TOKİ’ler halkın ucuz konut bulabilmesi için yapılıyor. Daha güzeli yapılabilir miydi?

Yapılırdı ama mimarları başka türlü yetiştirmek gerekirdi. Bir işi yapmak için 10 kişi yetiştirmek lazım. Biz niye geri kaldık? İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olduğumuz zaman, elimizdeki diplomayla Almanya’da mimarlık yapabilirdik. Bugün Türkiye’de hiçbir mektepten alınan diplomayla bu yapılamaz.

– Sizin beğendiğiniz, bugün yaşayan Türk mimarlar var mı? Emre Arolat’ı nasıl buluyorsunuz örneğin?

Emre çok yetenekli bir adam ama aynı zamanda çok “işadamı’’. Onun annesi-babası benim öğrencimdi. Ahmet Vefik Alp’in ağzı iyi laf yapar. O da bizim yanımızda çalıştı. Fena mimar değil tabii ama öyle aman aman şeyleri yok. Ahmet Vefik Alp, modern propagandayı bilir. Emre Arolat da Hayati’nin oğlu (Murat Tabanlıoğlu) da öyle. Gerçi dünyanın en büyük mimarları da propaganda yapar. Bu devrin özellikleri böyle ama bu devri atlatmazsak geri kalmış ülke olarak kalacağız.

– 15 Temmuz Anıtı’nı, yeni Marmara İlahiyat Camii’ni yapan Hilmi Şenalp nasıl?

Marmara İlahiyat Camii’ne şaştım, çünkü o zamanki politikalara aykırı bir şeydi. Değişik olduğu için beğendim. Çünkü değişmek gerekir.

 

 

 

 

‘TÜRKİYE’Yİ ‘KAYA SINIFI’ KURTARIR’ 

 

 

– Bilim Teknoloji Dergisi’nin bu ayki sayısında, “kaya sınıfı” diye bir teori ortaya attınız. “Türkiye’de sınıfsal ortalamanın alt katmanlarını temsil eden ve ‘kaya sınıfı’ diye tanımladığım büyük halk katları, Türkiye’yi çağdaş dünyaya en çok yaklaştıran gruptur” diye yazmışsınız. Nedir bu kaya sınıfı?

Bir şelale düşün; arkada kayası var, önde sular akıyor. Evrim içinde, üzerinde yaşayanlarla beraber değişiyor. Ama yok olmuyor. Önünden sular akıyor. O sulardan biri Hitler, diğeri büyük İskender, öbürü başka biri. 10 sene yaşayıp kayboluyorlar. Önden akan şelale insanlar hayatı. Ama bütün sistemin yaşaması evrim. İşte benim “kaya sınıfı” diye tabir ettiğim insanlar esas büyük evrimin bir parçasıdır. Genelde lise ve üniversite eğitimi görmüş, ailesini geçindirmek için yaşamın sağladığı bütün olanaklara yapışmış, gelir seviyesi alt boyutlarda, kadın-erkek, evli-bekâr, yaşı 50’yi geçmeyen bir sınıftan söz ediyorum.

– Bu kaya sınıfı için “Politik görüşleri yoktur” demişsiniz.

Yoktur çünkü gazete falan okumuyorlar. Hepsi lise ve üniversite mezunu. Bunlar küçük ustalar, teknisyenler, hemşireler… Hastanelerde, inşaatlarda, fabrikalarda çalışıyorlar. Politik hiçbir şeye prim vermiyorlar. Görünüşte sanabana benziyorlar ama aslında hiçbir kültürleri yok. Kitap okumuyorlar. Tabii içlerinde daha gelişmişi var. Bunlar iki aşamalı göç yapmışlar. Aile Ordu’dan ya da Malatya’dan kalkıp 50 sene evvel Batı Anadolu’ya yerleşmiş. Ondan sonra çocukları lise veya üniversite mezunu olmuşlar. Ne politikayla ne dinle, hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar; sadece yaşamaya çalışıyorlar.

– “Türkiye’yi kaya sınıfı kurtaracak’’ diyor Doğan Kuban, değil mi?

Kurtarırsa onlar kurtarır. Ötekiler politik olarak deforme edilmiş. Bize, Cumhuriyetin ilk döneminde olduğu gibi, fakat tamamen farklı koşullarda yeni bir öncü ve yaratıcı sınıf gerek. Bu sınıfın toprak ağası, mal mülk sahibi ve para spekülatörü olmaktan öte bir özelliği olması gerek. Partiler, dernekler yıllardır toplumun kafasını karıştıran sahte bir modernlik imgesi yaratıyorlar… Yeni bir Cumhuriyet lazım.

– “Politikayla ve dinle alakaları yok” diyorsunuz. “Türkiye muhafazakârlaştı’’ yorumlarına nasıl bakıyorsunuz?

Yok canım, ne muhafazakârlaşması? Onlar Amerikan politikası. Muhafazakâr olanlar bir politik söylem yürütüyorlar. Köyden gelenlerde bunun karşılığı vardır ama 50 sene evvel şehre gelenlerde yok.

 

 

 

 

 

‘TBMM CAMİİ’Nİ YIKMASINLAR’

 

 

– Bizde ilk mimari planlamalar 1930’larda başlıyor, değil mi?

Çok az şey vardı, çünkü bizde adam yoktu. Fransızlar geldi, Almanlar geldi. Onlar da ufak çapta şeyler yaptılar. Akıllarına şehrin 20 milyon olacağı gelmezdi.

– Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister, TBMM binasını yapmıştı…

Hocamızdı. O çok bina yaptı. Ama Meclis binasını da çok sevmem. Çünkü orada biraz klasikten esinlenmiş, modern olmamıştı. Mesela Emin Onat, Anıtkabir’i Halikarnas mozolesi tipinde planlamıştı. Arkada bir tepesi vardı. İkinci planda o tepeyi attı, onu kaldırınca kabak gibi sade kolonlardan yapılan Anıtkabir kaldı.

– Anıtkabir’i de beğenmiyorsunuz yani.

2 bin, 3 bin senedir yapılan bir şey. Özelliğini yok etti Emin Onat…

– Meclis bahçesinin içinde Behruz Çinici ile Can Çinici’nin yaptığı TBMM Camii’nin de yıkılması tartışmaları var.

O camii, modern sanat mimari aşamamızda çok iyi bir yapıdır. Kesinlikle yıkmasınlar.

 

Kaynak: Habertürk

 

Çağa Katılma Mücadelesi – Doğan Kuban

09/12/2020 / Dünyalılar

Bugünkü bunalım farklı

Sevgili okuyucular,

İçinde dünya ile birlikte yaşadığımız bunalım, bundan önce bildiğimizden ve tarihte öğrendiğimizden farklı. Modern teknoloji ve iletişim dünyası şimdiye kadar bilmediğimiz bir dünya. Herkesin biliyorum sandığı kapitalizm de bugün gelişmiş teknoloji ve iletişim devrimi ile örtüşerek, farklı bir dünya yarattı. Bütün dünya kapitalist olduğu için komünist denmesinden korkmuyorum. Kaldı ki 20. yüzyıl dahil, hiçbir kuramsal yaklaşımın hâlâ geçerli olduğuna da inanmıyorum. Bunların yerini yeni kuramların aldığını da bilmiyorum. Hortlaklar olabilir.

 

 

 

 

 

Fakat eli sopalı uluslararası dünya sömürücüsü finans kapitalizm’dir. Bunu iletişim kanalları ile gökte yapıyor. Bunu da patronlardan öğreniyoruz. Berkeley’de ekonomi tarihi profesörü Reich, 1950’lerde en az gelirle en çok gelir arasındaki farkın 1/35 iken, şimdi 1/350 olduğunu ve bunun dünyada yeni bir sınıflaşma yaratabileceğini yazmıştı. Yani kaynak Amerika.

 

 

Kapitalist ekonomi küresel ekonomi denen sistemi yaratmıştır. Komünist Çin de buna dahil. Emperyalist kapitalizmin temel propagandası, bildiğiniz gibi, ‘sürekli ekonomik gelişme’ dir. Bunun olanaksız bir propaganda olduğunu yine Batılılar dünyaya öğrettiler.

 

 

Dünya aynı dünya, nüfusu 1800’lü yılların sekiz katı. Hindistan, Pakistan, Bangladeş’in 1,5 milyar nüfusunun adam başına ulusal geliri 1500-2000 dolar arasında. Mısır’ın 3500 dolar. İsrail’in 33 000, petrolcü Suudi Arabistan’ın 24 000 dolar. Türkiye’nin 8 500 dolar, nüfusu 1.4 milyar olan Çin’in de 8.500 dolar. Bu paranın ülkede nasıl dağıldığını zaten bilmiyoruz. Ama Amerikalılar biliyor.

 

 

Dünyanın bir krizden ötekine yuvarlandığı, fakirlerin milyarla ölçüldüğü, savaşta olan fakir ülke halklarının yollarda öldüğü, sürekli gelişme sloganının hala kullanılması, ve dünya halklarının aldatılması, çağdaş kapitalizmin en acımasız insan kuşağının elinde olduğunu kanıtlıyor. Her gün tüketim propagandası ile dünya fakirlerinin fotoğrafları yanyana yayınlanıyor. İletişim ve ulaşım teknolojisininin örtüştüğü çağımızda tüketimin müşterileri önce zenginler, ama onlar aynı zamanda üretici. Fakirlerse sadece müşteri. Üretim aşamasına geçemezlerse köle statüsüne düşmeleri olasılığı var.

 

 

Dünya yaşamını değiştirdi

 

 

Bilgi alışverişi akıl almaz bir hızla dünyanın yaşamını değiştirdi. Bunun yaşama getirdiği değişiklikleri görüyoruz. Fakat gerçek boyutunu, bilgiyi ne yaptığını, kimin tarafından kullanıldığını bilmiyoruz. Fakat bir yalan makinesi olarak kullanıldığını ve politik güçlerin bunu en adi amaçlarla manipüle ettiğini öğrendik.

 

 

Bu iletişim ve bilişim devrimi insanları birbirine yaklaştırıyor. Ansiklopedik bilgi kaynağı bol. Fakat insanların bundan dolayı daha bilgili olmadıkları kesin. Bilgiye kolay ulaşma herkesin elinin altında, hemen ulaşabildiği ‘information’, kişinin bilgisi ya da düşünmesi ile ilgili bir şey değil. Elektronik boyutlara indirgenmiş bir ansiklopedi. İnsanları daha cahil yaptığı söylenebilir.

 

 

Herkes mirasyedi gibi

 

 

Günümüzde iş bölümü nerede ise sonsuz. Evinize aldığınız hiçbir aracı onarma yeteneğiniz yok. Araçlar daha komplike. Üstelik kapitalist dürtülerle kısa zamanda yenileniyor. Hem araç, hem kullanıcı. Dayanıklılık, tasarruf kavramları yok oldu. Ama dünyanın fakirleri arttı. Birikim sadece satıcılarda, üretenlerde; fakir tüketicilerde değil. Devletler, halkın çoğunluğu mirasyedi gibi yaşıyor. Üretici mal satıyor, tüketici kendi varlığını. Dünyada üretilen mal karşılığı para 1/350 oranında kapitalistlerin kasalarında.

 

 

Tutumluluk, gösterişten uzak durmak, acımak, fakire yardım etmek gibi geleneksel öğretiler ve davranışlar yok olmasa bile azaldı. Artık bir erdem de sayılmıyor.

 

 

Nüfus artışı, iklimsel felaketler, sıcaklık, kuraklık, susuzluk, kıtlık.. Bunların neden olduğu savaş, terör, cinayet, zorbalık, göç, demokrasi düşmanlığı bir kaos perspektifi yarattı.

 

 

Çağdaş dünyanın portresi

 

 

Buna sömürenlerin yalanlarını, tehditlerini ve eziyetlerini eklerseniz çağdaş dünyanın portresi ortaya çıkıyor. Dünya basını ve yayıncılığı bu felaketlerle birlikte ve onu bastıran göz alıcı reklam ve propagandayı, el sıkışıp sırıtan bir takım adamlarla birlikte yanyana cahil kalabalıklara sunuyor. Bu çelişkilerle dolu imgeler cahil halkı şaşırtıyor, aptallaştırıyor.

 

 

Bu sonsuz kargaşanın bir uzmanı olamaz. Bundan en çok etkilenenler, doğal olarak, yalanla oraya buraya yönlendirilen cahil toplumlardır. Uluslararası ekonomik emperyalizm, dünya politikasını belirliyor; olağanüstü örgütlenmiş bir para dağıtım mekanizması ile egemenliğini ve yaşamını uzatmaya çalışıyor.

 

 

Bu örgütlenmenin bütün özellikleri bilinse bile, engelleyecek bir sistem bulunması olanaksızdır. Çünkü insafsız ekonomi patronlarının karşısına, tüketim hastalığına uğramış fakir kalabalıklar kesinlikle çıkamaz. Öyle bir örgütlenme ile başa çıkacak bir örgütlenme de kurulamaz.

 

 

Sovyet komünizmi en büyük kapitalizm karşıtı politik örgüt olarak tarihten silindi. Aslında paraya tapanların elinden iktidar hiç bir tarihi dönemde alınamadı.

 

 

Halk bilinçlenmesi belli bir aşamaya ulaşmadan buna olanak yok. Bu Birleşik Amerika’da bile yok. Sadece Avrupa’nın en üst düzeyde eğitilmiş, en uygar demokrasilerinde sınırlı bir kontrolü var. Onlarda da kapitalizm egemen.

 

 

Dünyanın milyarlarca cahil ve fakirinin iklimsel yok olma aşamasına milyarlık boyutlarda ulaşması şaşılacak bir şey değil. Toplumsal iyileşme yolunda tek umut, büyük halk kütlelerinin aydınlanmasıdır.

 

 

Doğan Kuban

 

 

(Doğan Kuban’ın “İki Bilge Konferansları” bağlamında yaptığı bir konuşmanın yazı dili düzenlenişidir.)

 

 

Bu yazı HBT’nin (Herkese Bilim Teknoloji) 76. sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Dünyalılar

 

 

 

Kaynak: www.dunyalilar.org

1 Yorum
  1. Çok değerli bir mimarlık kaynağını kaybettik. Çok şey kattı bu ülkeye.

    Oğuz Türker | 1 Ekim 2021


Yorum yazmak için


Tasarım: Gisele Borges Arquitetura Tasarım firması, konik apartman bloğunu delikli “ikinci deri” ile sarıyor Editör: James Brillon Belo Horizonte’deki bu köşeli apartman binasını, içeriden manzaralar sunarken sakinlerin mahremiyetini korurken sunmak üzere tasarlanmış, delikli bir metal cephe sarmaktadır. Casamirador Savassi, Brezilya’nın Minas Gerais eyaletinin başkentinde bir gelişmedir. Dokuz katlı bina, üç katlı bir yeraltı otoparkının üzerine […]

Copyright © 2022 All Rights Reserved | Mimdap.org