YOKSULLUĞUN TARİHSELLİĞİ VE SINIFSALLIĞI |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
YOKSULLUĞUN TARİHSELLİĞİ VE SINIFSALLIĞI
Share 20 Aralık 2020

 

Uluslararası finans kuruluşlarının dayattığı istikrar ve yapısal uyum programlarının gelir dağılımını emekçiler aleyhine bozucu ve yoksullaştırıcı etkilerine 1980-2020 arasındaki 40 yıllık dönemde maruz kalan pek çok ülkede yüksek sosyal maliyetler oluşacaktır.

 

Oğuz Oyan

 

 

Yoksulluk tarihsel bir meseledir. Bu, bakışımızı ilkçağın (antik çağın) öncesine kadar derinleştirmemizi gerektirir; çünkü yoksulluk, sınıflı toplumlara geçişin bir sonucudur. Bu bağlamda devletli sınıflı toplumların tarih sahnesine çıktığı çağın (kabaca 5 bin yıllık yazılı tarihin) dahi öncesine gider. Bununla birlikte, devletli toplumlarda çok katmanlı hale gelmeye başlayan sınıf yapıları, yoksulluğu hem daha belirginleştirmiş ve görünür kılmış hem de hâkim üretim tarzının meşrulaştırılmış bir toplumsal kategorisine dönüştürmüştür.

 

 

Önfeodal (proto-feodal), köleci ve feodal toplumlarda, sınıf çelişkilerinin gizlenmesi gereği duyulmaz; bu çelişkiler hem açıktır hem de -varsa- hukuk normlarına işlenmiştir. Başka deyişle kapitalizm-öncesi toplumlarda sınıfsal aidiyetler henüz kapitalist toplumun perdelemesine maruz bırakılmamıştır. Temel üretici (sömürülen) sınıf ya hukuki bir varlığa sahip değildir (köle) ya da ancak kısmen sahiptir (serf veya reaya tipi bağımlı köylü). Oysa kapitalizm, daha önce ekonomik varlığı ile hukuki varlığı arasında bir uyum olan doğrudan üretici sınıfa onun emeğini özgürleştirici (aslında serbestleştirici) bir hukuki statü tanıyarak bu uyumu bozacaktır.

KAPİTALİZMİN BÜYÜTTÜĞÜ YOKSULLUK

 

Gerçekte kapitalist üretim ilişkilerinde sömürü oranları, emeğin artan üretkenliğine bağlı olarak, katmerlenmiştir. Ama işçi sınıfı, emeğini istediğine satma ve hukuki haklarını arama özgürlüğü bakımlarından, kâğıt üzerinde daha serbest bir konuma evrilmiş, hukuki bir kişilik kazanmıştır. Sınıflar arasındaki bu hukuki “eşitliğin” uygulamada yaygın olarak geçersiz kılınabildiğini biliyoruz. Öyle de olsa, kapitalist sistemin (ve dini/kültürel kurumların) tüm ideolojik yapılandırma araçları devrede olacak; hem doğrudan üretici emekçilerin kendisi için sınıf olmaları engellenmek istenecek hem de alt tabakalardan üst sınıflara geçişin yollarının hep açık olduğu propagandası canlı tutulacaktır.

 

 

Tarımda pazar için üretimin ve bu bağlamda büyük çiftlik örgütlenmelerinin baskısıyla olsun, merkantilist ve manüfaktürel kapitalizmin giderek yayılan çekim etkisiyle olsun, Batı Avrupa’da tarımdan kitlesel kopuşlar 17 ve 18. yüzyıllardan itibaren kentlerde cisimlenen yoksulluğu iyice görünür kılacaktır. Sanayi devrimiyle birlikte, ucuz işgücünün kaynağını da oluşturan kentsel yoksul kitleler artık yönetilmesi gereken bir sorun haline gelecek ve bu sorun sanayinin ihtiyaçları doğrultusunda özel yasalarla düzenlenecektir. Emek üretkenliğindeki artış, gelir eşitsizliklerinin büyümesi temelinde, yoksullukta yeni bir sıçramayla birlikte ilerleyecektir. 19. yüzyıl, işçi sınıfının sistemin bu cenderesine karşı örgütlenmesine ve kuramsal/uygulamalı düzlemlerdeki mücadelesine tanıklık edecektir.

 

 

18 ve 19. yüzyıllarda kapitalizmin öncü ülkelerinin giderek büyüteceği yerel ve küresel eşitsizlikler, bu arada sömürgeciliği izleyen emperyalizmin sermayeyi daha da merkezileştirici ve yoğunlaştırıcı etkileri, Avrupa’yı Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünya GSH’nın yüzde 50’si gibi rekor (daha sonra hiçbir ekonomik blokun veya ülkenin egale edemeyeceği) bir düzeye taşıyacaktır. (T. Piketty, Kapital, İş Bnk. Yn., 2014, s. 66). Erken sanayileşmiş ülkelerin sanayi ürünleriyle rekabet edemeyen bağımlı ülkelerin küçük sanayilerinin tahrip edilmesiyle (Osmanlı’da 1838 Ticaret Anlaşması’nın nihai etkileri de bu yöndedir) ortaya farklı eşitsizlik ve yoksulluk türleri çıkacaktır.

 

 

Sanayileşmenin etkileri tümüyle olumsuz olmayacaktır gerçi; gelişmiş ülkelerde 19 ve 20. yüzyıllarda örgütlenme düzeyi yükselen işçi sınıfı, kavuştuğu yeni güçle bölüşüm payını yükseltmeyi yer yer başarabilecektir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Rusya’da bir sosyalist devrimin gerçekleşmesi, kurulan sosyalist sistemin İkinci Dünya Savaşı sonrasında genişlemesi, kapitalizmin kendini genişleyerek yeniden üretme eğilimini olduğu kadar sömürü oranlarını artırma eğilimlerini de (en azından 1945-1980 aralığında) frenleyecektir. Piketty (2014, 65), 18. yüzyılda açılmaya başlayan kıtalar arasında küresel eşitsizliğin 20. yüzyılda da 1990’a kadar süreceğini, daha sonra Çin başta olmak üzere Asya ülkelerinden gelen hızlı kalkınma hamleleriyle makasın kapanmaya başlayacağını vurgulamaktadır.

 

 

NEOLİBERALİZMİN ETKİLERİ

 

Sermaye sınıfının sınırsız tahakkümünü sağlayan bir düzenleme rejimi olarak neoliberalizmin 1980 sonrasında anglosakson ülkelerinden başlayarak yayılması, geniş emekçi kitleler açısından yeni bir yoksullaştırma programına denk düşecektir. Özellikle de bu kapana dış dayatmalarla erkenden sıkışan Türkiye gibi henüz sanayileşmesini tamamlayamamış bir çevre ülkesinde, bu program 1980’ler ve 2000’lerde olmak üzere iki kez uygulanarak tahribatın boyutunu büyütecektir. 1970’lerde Cumhuriyet tarihinin görece en düzgün gelir dağılımına sahip olan toplumundan 1980’lerde en kötü dağılımına doğru bir tersine evrim geçirmek, uluslararası finans kuruluşlarına eşlik eden askeri darbe olmaksızın mümkün olamazdı kuşkusuz. Uluslararası finans kuruluşlarının dayattığı istikrar ve yapısal uyum programlarının gelir dağılımını emekçiler aleyhine bozucu ve yoksullaştırıcı etkilerine 1980-2020 arasındaki 40 yıllık dönemde maruz kalan pek çok ülkede yüksek sosyal maliyetler oluşacaktır.

 

Dünya Bankası’nın, yoksulluğun ortaya çıkış nedenlerini hiç tartışmadan giriştiği sözde yoksulluğu önleyici programlar, kendi yol açtığı yoksullukların kısmen telafisine bile melhem olmadan sorumluluğu üzerinden atmaya yönelik hedef saptırmaları olacaktır. Dünya Bankası uzmanlarına ve projelerde çalışan yerel araştırmacılara/akademisyenlere dolgun ücretler ödemek dışında kayda değer etkileri olduğu görülmeyecektir. Aslında bir günah çıkarma biçimine dahi dönüşmeyecektir: Uluslararası kurumları yoksulluğa bakışının geldiği son nokta, “genel olarak toplumu ve özelde devleti yoksulluğun sorumluluğundan kurtarmak ve yoksulluğun sebeplerini yoksulun kendisine bağlamak” olacaktır. Çözüm de yoksulun kendisinden ve STK’lerden beklenecektir. (Bkz. F. Şenses, 2013, “Neoliberal Küreselleşme Çağında Yoksulluk Araştırmalarındaki Kayıp Bağlantılar”, Neoliberal Küreselleşme ve Kalkınma, İletişim Yn., s. 687-90).

 

 

1980 sonrasında artan eşitsizlikler sadece çevre ülkeleriyle sınırla kalmayacak, gelişmiş ülkeler bünyesinde de aynı hızla yayılacaktır. Ama eşitsizliğin asıl boyutları tüm ülkeler birlikte kapsandığında ortaya çıkacaktır. 1987-2013 dönemini ele alan Piketty (2014, 469-471), “1980’lerden bu yana dünya genelinde servet, gelirden daha hızlı artmıştır ve en büyük servetler ortalama servetlerden daha hızlı büyümüştür” biçiminde bir açıklama getirmektedir: “En üst yüzde 1’lik kesimin aldığı pay yüzde 50, en üst onda birlik kesimin aldığı pay ise yüzde 80-90 arasındadır. Dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’lik kesiminin küresel servet dağılımından aldığı pay ise yüzde 5’in altındadır”. Bu gelişmenin niçinleri konusunda Piketty ile aynı düşüncede olmayabiliriz, ama sonuçları çarpıcı bir biçimde sergilemesine de itirazımız olmaz.

 

 

Yoksulluk tarihsel düzlemde görelidir. Örneğin, bugünün asgari ücretli işçisi, dünün kölesine veya bağımlı köylüsüne, hatta erken sanayi dönemi işçisine kıyasla daha üst bir geçim/tüketim düzeyine sahiptir kuşkusuz. Ama daha çarpıcı ve hissedilir olanı, yoksulluğun aynı çağda mekansal düzlemde göreli oluşudur. Bugünün azgelişmiş ülkesinin asgari ücretlisi, kendi ülkesinin yoksulları arasında yer bile almayabilir ama gelişmiş ülkenin asgari ücretlisine kıyasla görece yoksul konumdadır. Gelişmiş kapitalist toplumlarda sermaye birikim düzeyleri (iç ve dış sömürünün ortak etkisiyle) yükseldikçe, sistemin ve onun devletinin ücretli kesimlere sunabilecekleri de artabilmiştir; ama bu, o toplumların kendi içlerinde gelir ve servet eşitsizliklerinin büyümediği anlamına gelmez. Kaldı ki aynı ülke içinde bile kentsel (varoşlar), bölgesel, sektörel (tarım) eşitsizliklerin varlığı (bunlara etnik ve cinsiyet eşitsizlikleri de eklenir) yoksulluğu ve onun algılanış biçimlerini farklılaştırmaktadır. Fakat azgelişmiş ülkelerde gözlemlenen yoksulluklar öylesine göze batıcıdır ki, yoksulluk adeta onlara özgü bir sorunmuş gibi yanlış algılara da yol açabilmektedir.

 

 

TÜRKİYE’DE MUTLAK VE GÖRELİ YOKSULLUK

 

Mutlak yoksulluk kavramını “belirli bir gelir veya tüketim düzeyinin altında kalmak” üzerinden tanımlamak (ve ölçülebilir kılmak) nispeten kolaydır. Tüketimi de temel gıdalarla sınırlandırarak “mutlak yoksulluk” eşiği tanımlanmaktadır. (Aslında, barınma ve enerji giderlerini kapsamadan bu hesabın yapılabilmesi bize göre hayli tartışmalıdır. Temel gıdaya ulaşabilecek kadar geliri olan bir evsizi mutlak yoksul saymayacak mıyız?). Neyse kılı kırk yarmayalım; Türkiye’de kabul gören ve çeşitli sendikalarca hesaplananan “dört kişilik bir ailenin aylık mutfak harcaması” tanımını esas alırsak, bir ailenin aylık asgari gıda harcaması 2020 sonu itibariyle 2.500 TL’yi aşmış durumdadır ki aynı yılın net asgari ücretinin üzerindedir. Kaldı ki, Türkiye’de ücretlilerin yüzde 17’si (3,3 milyon işçi) asgari ücret düzeyinin altında çalışmaktadır.

 

 

Göreli yoksulluk kavramını nesnel ölçütlere bağlamak daha zordur. Toplumun ortalama gelir/tüketim düzeyinin altında kalan her sosyal katman bir bakıma görece yoksuldur. Türkiye’de dört kişilik bir ailenin gıda harcamalarına asgari barınma, enerji, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim gibi giderlerin eklenmesiyle hesaplanmaktadır. Sendikaların hesaplamalarında 4 kişilik bir ailenin göreli yoksulluk sınırı bugün 8 bin TL civarındadır. 2020 Türkiye’sinde bu gelir düzeyinin altında kalan aileler, iyimser tahminle, toplamın üçte ikisini oluşturacaktır. Ancak, mevcut mutlak yoksulluk denizinde bunların da belki yarısı kendilerini öznel olarak yoksul saymıyor olabileceklerdir. Prof. Fikret Şenses’in (Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk, İletişim Yn., 2001, s.91) tanımı bu bakımdan daha isabetli olabilir: “Göreli yoksullar, temel ihtiyaçlarını mutlak olarak karşılayabilen ancak kişisel kaynaklarının yetersizliği yüzünden toplumun genel refah düzeyinin altında kalan ve topluma sosyal açıdan katılmaları engellenmiş olanları kapsar”.

AKP açısından yoksulluk, iktidarının sürdürülmesi açısından bir politik dayanak noktasıdır. Muhtaçlık kültürünün aşılanması ve sosyal yardımların sosyal haktan ziyade bir siyasi iane düzeneği olarak takdimi, sonuçta sosyal devletin değil iktidardaki siyasi partinin koruyucu unsur olarak algılanmasını temin eder. Üstelik bu tercih, iktidara, yoksulluğu daha düşük maliyetlerle yönetme imkânını sağlar. Nitekim AKP Türkiye’si, sosyal yardımların veya tüm sosyal programların GSYH’ya oranları bakımından OECD ortalamasının çok altında kalmasına rağmen, kitleler gözünde farklı bir yerde olabilmektedir.

 

AKP döneminde sendikalaşmanın, grev hakkının ve her türlü hak arama mücadelesinin önünün kesilmesi, bu arada iktidara iliştirilmiş bir işçi ve memur sendikacılığının oluşturulması, ayrıca sığınmacı kitlelerin de baskısıyla asgari ücretin altında çalışmaya razı olan milyonlarca kitle yaratılması bağlamında, gelir dağılımındaki bozulmalara zayıf itirazlar yöneltilebilmektedir. Bu yıl pandemiyle katmerlenen gelir aşınmaları ve işsizlik sorunları, daha önce orta gelir düzeyinde sayılanların bir bölümünü dahi mutlak yoksulluk girdabına çekebilmektedir.

 

Yoksullukla birlikte artan bir başka şey de milyoner/milyarder sayısındaki artışlardır. 2018 sonrasında tekrarlanıp duran döviz krizleri ve dolarlaşmanın hızı nedeniyle TL cinsinden milyoner sayısı da aynı hızla artmaktadır. BDDK verilerine göre, daha bu yılın başında 225 bin olan milyoner sayısı 10 ayda 97 bin kişi artarak 322 bine ulaşabilmiştir!

 

SONUÇ: ÇÖZÜM NEREDE?

 

Bu zıt yönlü gelişmelerin ilk akla getirdiği, gelir dağılımındaki bozulmaları düzeltmek ve yoksullaşmayı durdurmak bakımından düzeltici maliye politikalarıdır. Bu bağlamda, aile sigortasını başlatmanın yanısıra bir temel gelir uygulamasına (hiç olmazsa tedricen) geçmenin olanakları tartışılmaktadır. Geçici gelir destekleri için olsun, kalıcı bir temel/asgari gelir desteği için olsun, bir kerelik veya sürekli bir servet vergisinin sisteme sokulması da, bu tartışmalara eklenmektedir.

 

Bu tartışmanın yararsız ve zamansız olduğunu düşünmüyoruz. Tam tersine, siyasi bir mücadele aracı olarak gündemde tutulması gerektiğine inanıyoruz. Ancak şu uyarıları da yaparak: 20. yüzyıl boyunca gelişmiş kapitalist ülkelerde, Türkiye’den çok daha etkin bir biçimde, dik artan oranlı gelir vergileri (ve servet vergileri) üzerinden ikincil gelir bölüşümüne “düzeltici” müdahaleler (1980’lerdeki kırılmaya kadar) yapılagelmiştir. Bunların etkilerininse ihmal edilebilir düzeyde olduğunu ve tarihsel deneyimin gösterdiği üzere kolaylıkla tersine döndürülebildiğini belirtmek zorundayız.

Öte yandan neoliberal düzenleme rejimi, yukarıda anılan yoksullukla mücadele yaklaşımlarını da pekâlâ içselleştirebilir. Nitekim birçok gelişmiş kapitalist ülkede şimdiden gelir destekleri, temel gelir uygulamaları, servet vergisi tartışmaları neoliberal mantığa uygun bir kalıba dökülmeye başlanmıştır. Daha ileri gidebilmek için neoliberalizmin aşılması gerekir ama bunun kolay mesele olmadığı açıktır. Kaldı ki, aşılabilse dahi bunun yeterli olabileceği kuşkuludur. Çünkü yoksullukla mücadele, hem emek eksenli bir kalkınma programıyla hem de servetlerin/mülkiyetin yeniden dağıtımıyla ilgili bir meseledir ve bunun kapitalist sistem içinde kalarak sonuçlandırılması pek mümkün gözükmemektedir.

 

Kaynak: Birgün

 

Yoksulluğun inkârı

Bugüne ve geleceğe dair umudu, beklentisi tükenmiş insanlar bireysel olarak intiharı seçerken örgütsüzlüğün, dayanışma eksikliğinin, içinde bulunulan koşulların değiştirilme ihtimalinin zayıflığına dair mesaj da veriyorlar. Sadece iktidara değil, yapılması gerekeni yapmayanlara, işlevini yitirmiş sendikalara, toplumsal değişim vaadini “Allah’ın izniyle ilk seçimde gönderiyoruz” söylemiyle geleceğe dair umut vermeyen muhalefete de ceza keserek gidiyorlar.

 

Zafer Aydın

 

 

Bir yurttaşın, eline “iş-aş” yazarak intihar ettiği günlerde, AKP cenahından, aklın, vicdanın ve sabrın sınırlarını kat kat zorlayan açıklamalar geldi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk “yoksulluğun ortadan kalktığını” ileri sürerken İstanbul’un yoksullarının yoğun olarak bulunduğu Avcılar ilçesinin AKP’li Meclis üyesi, “Nerede yoksul, bana yoksul gösterin” diyordu. AKP’nin Denizli Milletvekili Şahin Tin ise bunların üstüne tüy dikercesine, “Karnına kuru ekmek giren insanın aç olmadığını” buyurdu. Bütün bu ifadeler, halkın sorunlarını zerrece dert etmeyen tuzu kuruların, küstahlaşmasının, şımarıklığının, hak hukuk bilmezliğinin birer örneği. AKP’nin sahip olduğu zihniyeti, toplumsal sorunlara yaklaşımını belirgin bir biçimde ortaya koyuyor. Şunu da vurgulamak gerekir ki, bu açıklamalarla ortaya konan yoksulluğun inkârı, kendiliğinden, gelişigüzel edilmiş laflar değil. Bu cümlelerin bir kısmı Meclis’teki bütçe görüşmelerinde yazılı metinlerden okundu. Bir kısmı yerel meclis kürsüsünden ifade edildi. Dolayısıyla yoksulluğun inkârının yalan ve yanılsama üzerine kurulu “yeni Türkiye” söyleminin bir parçası olduğunu saptamak gerekli. Bu söylem, “ekonomide işler iyi gidiyor”, “dünya ile yarışan ekonomiye sahibiz”, “dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmekteyiz” iddialarının tamamlayıcı bir ögesi. Aynı şekilde, milli uçak, yerli otomobil, uzaya gitme müjdeleri, yurtdışına yardım yapıldığı haberleri, AKP’den önce araba, buzdolabı yoktu ifadeleri gibi olmayan zenginliği varmışçasına hikâye etmenin bir başka versiyonu. Yoksulluğun inkârı, bir propaganda argümanı olarak oldukça zayıf, gerçekle bağı olmayan, afaki bir başarı hikâyesi üzerine kurulu, ama alıcısı, etki gücü yok değil. Bunu görmek için sosyal medyada her gün onlarcasına tanık olduğumuz “İş çok ama beğenmiyorlar” ya da “Cebinde akıllı telefon varsa yoksul değilsin” hükmü veren sokak röportajlarına bakmak yeterli.

 

AKP, iktidara geldiği andan itibaren “Türkiye’yi yeniden kurma” iddiasını ileri sürüp durdu. İlk döneminde söylemi, vaatler manzumesi üzerine oturuyordu. O dönem için vitrine, kendi ideolojik formasyonu içinde bulunmayan demokrasi, demokratikleşme, devrim, reform gibi kavramları koydu. Kimi liberaller ve eski(miş) solcular da AKP’nin günlük siyasal diline soldan üretilmiş, “devrimsi değişimler” gibi kavramları hediye ederek “Yeni Türkiye” söyleminin beslenmesine hizmet etti. Bugün açık bir biçimde ortaya çıktığı üzere yeniden kurmaktan muradı, Türkiye’yi “Yeni Osmanlıcılık” ekseninde dizayn etmekmiş. AKP, “Yeni Türkiye” vaadiyle eskiyi kısmen yıktı, ama yerine toplumsal yaşama dinin gerekleri üzerinden müdahalelerde bulunma dışında bir şey yapamadı. Eline sopayı alarak topluma çeki düzen vermeye çalıştı. Toplumsal kaynakları küçük bir azınlığına transfer ederek, onların zenginleşmesi pahasına toplumun büyük kesiminin yoksullaşmasına yol açtı. Yaptıkları ve yapamadıklarına bağlı olarak, inandırıcılığı, güvenirliği zayıfladı, kavram üretmede, söylem kurmada cephanesi tükendi. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın yakın zamanda dile getirdiği ‘kültürel hegemonya kuramadık’ itirafı tam da buraya oturuyor. Sözü tükenen AKP, inkârcılığa daha sıkı sarılarak, bir yanılsama yaratma peşinde. Yani yükselme döneminin vaat söylemi gerileme döneminde yerini inkâra bıraktı.

 

 

İnkârcılık burjuva siyaseti için her zaman geleneksel ve en kullanışlı propaganda yöntemlerinden biri oldu. Özellikle bir konu üzerinde hâkimiyetini kaybettiğinde, çözüm konusunda adım atmaktan kaçındığı ya da at(a)madığında buna sıkça başvurmakta. Bu yöntemin temelinde sorunları gizleme, üstünü örtme niyeti ve kaygısı yatmakta. AKP’nin yoksulluğu inkârı da büyük ölçüde yaşanan sorunları gizleme çabası. AKP’nin meftun olduğu neoliberal iktisadi politika tercihinde deniz bitti. Pandemiyle birlikte özellikle sağlık ve eğitimde piyasalaştırmanın yarattığı tahribatla neoliberal politikaların ne türlü sonuçlara yol açtığı belirgin hale geldi. AKP ekonomiyi düzenleme ve yaşanan sorunları düzeltme gücünü kaybetti. “Sosyal yardım şampiyonu AKP” pandemi döneminde, kepenklerini kapatan ya da kapattırdığı esnafa işini kaybeden emekçiye elini uzat(a)mıyor. Yoksulluğu inkâr ile en başta bu gerçeklerin üstü örtülmek isteniyor. Buna bağlı olarak, yaşananların AKP eliyle palazlandırılan küçük bir azınlığın mirasyedi, hovardaca yaşamının karşılığı olduğu gerçeğinin sorgulanmasını engellemek de var.

 

Yoksullaşmanın, kendiliğinden yol açtığı en önemli sonuçlardan biri birleştirici olmasıdır. Yoksulluk, güvenceli ile güvencesizi, mavi yakalı ile beyaz yakalıyı, kadrolu ile geçici çalışanı, işletme sahibi esnaf ile yanında çalışanı aynı kaderi yaşayan insanlar olarak birleştiriyor. Yoksulluğun inkârının bu birleştiriciliği kırma, insanları yoksulluk karşısında duyarsızlaştırma ve yoksulluğa karşı yükselen itirazı pasifize etme gibi amaçları da var.

 

 

AKP yoksulluğun inkârı söylemiyle ana muhalefeti de kendi zeminine, tartışma alanına çekiyor. Muhalefet, AKP’nin yoksulluğu arsızca inkârı karşısında, yoksulluğun varlığını kanıtlamak için intiharları delil olarak göstererek, beyhude bir ikna çabası yürütmek peşinde. Ne var ki, Meclis Genel Kurulu’nda, grup toplantılarında AKP’lilere ağzının payını verme gayreti sokağa bir umut vaat etmiyor. Meclis’te gölge oyunu tam gaz sürerken, sokakta insanlar yoksulluğun pençesinde kıvranmakta ve neredeyse her güne yoksulların, işsizlerin intihar haberleriyle uyanılmakta. İntiharlar yoksulluğun ve yoksulluğun yol açtığı çaresizliğin, yalnız başına kalmanın en somut kanıtı. Bugüne ve geleceğe dair umudu, beklentisi tükenmiş insanlar bireysel olarak intiharı seçerken örgütsüzlüğün, dayanışma eksikliğinin, içinde bulunulan koşulların değiştirilme ihtimalinin zayıflığına dair mesaj da veriyorlar. Sadece iktidara değil, yapılması gerekeni yapmayanlara, işlevini yitirmiş sendikalara, toplumsal değişim vaadini “Allah’ın izniyle ilk seçimde gönderiyoruz” söylemiyle geleceğe dair umut vermeyen muhalefete de ceza keserek gidiyorlar.

 

 

Tekrarlamakta ve altını, üstünü defalarca çizmekte fayda var; yoksullaşma sınıfsal bir sorundur. Yoksuların haline üzülmek, dertlenmek değil, sınıfsal bir bakış açısıyla konuyu ele almaya ihtiyaç var. Yoksullaşma, AKP’nin din ve milliyetçilik üzerinden yarattığı kutuplaşmayı doğru bir zemine çekme, sınıfsal bir eksene oturtma imkânı veriyor. Bu temel üzerine inşa edilecek politika, örgütlenme, dayanışma ve mücadele hattı, yalnız değiliz duygusunu ve değişim umudunu büyütecektir.

 

 

Kaynak: Birgün

2 Yorum
  1. İşte asıl mesele, bu konuda yol amaya çalışan yok. İktidar yoksulluğu sadaka yöntemiyle oya çevirmeyi planlıyor.

    demir atakan | 20 Aralık 2020

  2. Meselelerin sınıfsal bakışın dışına çıkarılması ve başka bir çok nitelikle anılması, sistemin çöküşünü gizlemek için elbette. Etnik, kültürel, milli, ayrılıkları ön plana alıp arkadaki gerçekliği örtmek için ne var ne yok yapılıyor.

    Azap Günçıkan | 30 Aralık 2020


Yorum yazmak için


Tasarım: HDR Amerika’daki diğer birçok küçük toplulukta olduğu gibi, yerel sağlık sistemi ve onun tıp merkezleri Haxtun, Colorado’daki en büyük tek işverenlerden biridir. Haxtun’un nüfusu yalnızca 1.000 ve Haxtun Hastane Bölgesi 120’den fazla istihdam ediyor ve 20 kadar gönüllüyü daha ağırlıyor. Bu plan, çalışan nüfusun Haxtun’un mevcut ana cadde vitrinlerine ve binalarına yönlendirilmesi durumunda neler […]

Copyright © 2021 All Rights Reserved | Mimdap.org