Kanal İstanbul karşısında Kuzey Ormanları yerleşimleri: Kimin toprakları? Kimin köyleri? / Cihan UZUNÇARŞILI BAYSAL |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Kanal İstanbul karşısında Kuzey Ormanları yerleşimleri: Kimin toprakları? Kimin köyleri? / Cihan UZUNÇARŞILI BAYSAL
Share 7 Eylül 2020

Kanal ile ilgili mikrofon tutulduğunda, hemen her yerleşimden aynı serzeniş yankılanıyor: “Burası bizim ata-dede toprağımız”… Kim bu atalar, dedeler? Bu yerleşimleri kimler kurdu? Nasıl kurdular? Yeniköy’ü her ziyaretimizde sohbetlere nerdeyse dakika başı ara vermek zorunda kalıyoruz çünkü 3. Havalimanı’na inip kalkan uçakların gürültüsü araya giriyor.

 

 

 

 

 

CİHAN UZUNÇARŞILI BAYSAL

 

 

 

BAŞLARKEN…

 

 

Kenti metalaştırarak ve kentin arazileriyle topraklarını sömürgeleştirerek birbirlerini besleyen ama aynı zamanda birbirlerinden beslenen üç kentkırım proje arasında sebep olacağı katliamın devasa kapsamı ve boyutuyla öne çıkan Kanal İstanbul’un-diğer iki proje, 3. Köprü -Kuzey Marmara Otoyolu ve 3. Havalimanı’dır- geri dönüşü olmayan ciddi etkileri, riskleri ve tehditleri, çılgın proje olarak açıklanışından bu yana bilim insanları, uzmanlar, meslek odaları, kent-ekoloji örgütleri ve ilgili çevrelerce tartışılmakta; kıyımlar projesine karşı kamuoyu uyarılırken iktidara da projeden vazgeçmesine yönelik çağrılar senelerdir yapılmakta. Yerel yönetimin muhalefete geçmesiyle bu eleştiri ve ikazlara Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun şahsında İstanbul Büyükşehir Belediyesi de eklendi. Bu bağlamda, ekonomiden ekolojiye, uluslararası sözleşmelerden Türkiye’nin dış politikasına, deniz ekosistemine, fay hatlarından depreme, susuzluktan tarım ve hayvancılığa ve sayamadığımız birçok etmene, geniş bir yelpazeden Kanal İstanbul masaya yatırıldı, irdelendi, irdeleniyor. Nitekim, ilgili kurumların, ekoloji örgütlerinin, meslek odalarının, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kanal İstanbul raporları projeyi enine boyuna didikleyip inceleyen değerli çalışmalar.

 

 

 

Öte yandan, projenin yıkıcı etkilerine yaşamlarında ve yaşam alanlarında maruz kalacak olan yerel nüfuslar, senelerdir bu itirazlarda veya raporlarda hak ettikleri yeri bulamadılar. Tarım ve hayvancılıkla geçinmeleri hasebiyle sadece tarım-hayvancılık-istihdam başlıkları altında geçiştirildiler. Bir de, kimi akademisyen ve uzmanın dikkat çektiği yerinden edilmeler çerçevesinden tartışmaya dahil olabildiler. Bu çalışmalar, yerinden edileceklerin sayılarına odaklandığından burada da salt rakamlar konuştu. Dışardan kolaycı bakışlar ise her zamanki gibi ya son seçimde verilen oyların hesabını yapmakta ya yöre halklarının projeye karşı çıkmayışını sorgulamakta ya da kıymetlenen arazilerin rantına bakıp yerel halkın memnuniyetinde karar kılmaktalar. İnsan faktörü onlar için bu kadar.

 

 

 

Öte yandan, yerel topluluklarla buluşma, konuşma, dertlerini anlama yönünde atılan adımları yok sayamayız. Başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu, büyükşehir yetkilileri, yöreye gerçekleştirdikleri ziyaretlerle Kanal’ın yıkıcı etkilerini anlatıyor, yerel nüfuslara kulak verip fikir alışverişinde bulunuyor ve yerelin örgütlenmesine uğraşıyorlar. Medya, belgeselciler, araştırmacılar, ekoloji örgütleri yerelin sesine kulak veriyor, projeye yönelik olumlu / olumsuz görüşlerini kayda alıyorlar. Gerçekleştirilen toplantılarla, mülakatlarda, sorular, sorunlar ortalığa dökülüyor, tartışılıyor. Bunların her biri hiç kuşkusuz değerli çabalar ancak hiçbiri yukarıda altını çizdiğimiz boşluğu doldurmuyor. Katil projenin birebir etkileyeceği bu yerel toplulukların ne kimler olduklarını, ne kökenlerini ne de geçmişlerini, tarihçelerini biliyoruz. Hangi ağacı, suyu, yabanılı, kuşu, flora faunayı…kaybedeceğimizi senelerdir biliyoruz ama kimleri kaybedeceğimizden bihaberiz. Oysa Kanal ile ilgili onlarca soru, sorun tartışıldığında ya da onlarca soru, soruna mikrofon / kamera tutulduğunda, hemen her yerleşimden aynı serzeniş yankılanıyor: “Burası bizim ata-dede toprağımız”. Bununla birlikte, bu sesleniş neredeyse hiçbir zaman karşılığını bulamıyor. Kim bu atalar, dedeler? Bu yerleşimleri kimler kurdu? Nasıl kurdular? Ziyaretçiler, her mülakatta veya toplantıda dile getirilen bu serzenişi kale almadan dönüş yoluna koyuluyorlar. Kanal, kent gündeminin önemli bir parçası olurken, etki alanındaki yerleşimlerde yaşayanların tarihçeleri ve geçmişleri, gündemde cim karnında nokta yer bulamıyor.

 

 

 

Bu yazı dizisi, böyle bir kaygıdan yola çıkmış ve tepeden inme kentkırım projeyle ata dede topraklarından sürgün edilme tehdidi altındaki nüfusların, bu özgün mekânda varlık bulanların ve o mekânı var edenlerin kimler olduklarını öğrenmeyi dert edinmiş bir sözlü tarih araştırmasına dayanmaktadır1. Kentkırsal mekânın onlarca hatta kimi yerleşimlerde yüzlerce yıla dayanan tarihçesini, mekânda biriktirilen anılardan süzülen kolektif hafızasını, hafızadaki kırılma noktalarını ve elbette ataları, dedeleri, kurucu babaları… ile buraların kimlerin toprakları, kimlerin köyleri olduğunu anlama ve anlatma gayretidir. Kuzey Ormanları nasıl ki bir ekosistemdir, o ekosistemde yer alan yerleşimler de bir ekosistemi oluşturmaktadır. Kuzey Ormanları yerleşimleri ekosistemi yitirildiğinde kentin ruhunun ve her birimizin ne kadar eksileceğini anlamak için yerel nüfusların anlatılarıyla geçmişe gideceğiz.

 

 

 

YERLEŞİMLERİN GENEL TARİHÇELERİ

 

 

 

Bugün başta Kanal, mega projelerin baskısı altındaki Kuzey Ormanları yerleşimlerinin geçmişleri Osmanlı dönemine dayanmakta, bazı köylerin kuruluşları Fatih devrine kadar gitmektedir. Nitekim Baklalı, Dursunköy, Boyalık gibi kendilerini “gacal” -dışardan göçle gelen değil, o yerin yerlisi-olarak tanımlayan yerleşimler, Fatih Sultan Mehmet’in sur dışını iskân ettirdiği zaman kurulmuş olabilirler. Fatih’in sur içi kadar sur dışının iskânının gelişmesine önem vermesinin bir nedeni buraların güvenliğinin temini ise ikincisi bölgenin bereketli topraklarından faydalanılarak İstanbul’un gıda ihtiyacının sağlanmasıdır. Burada bir parantez açarak, kent içi veya kente yakın tarımın yaşamsal önem kazandığı iklim krizi ve pandemi çağında, her vesileyle Fatih’i dile getirenlerin, sur dışı tarım arazilerinin İstanbul için hayati önemini yok sayarak buraları rant uğruna betona gömme emellerini zikretmeden de geçmeyelim.

 

 

 

Sur dışı bölgesinde yer alan ve Terkos Nahiyesi’ne bağlı olan Haslar Kadılığı, bugünün Arnavutköy, Eyüp Sultan, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca ve Silivri ilçelerini kapsayan geniş bir coğrafyaya yayılmıştı. Belgelere göre, XVI. yüzyıl sonu ve XVII. yüzyıl başlarından itibaren bölgede askeri sınıftan kişilere ait çiftlik ve mandıraların sayılarında artış görülmektedir. Bu özel çiftliklerin yanı sıra bölgede Hazine-i Hassa ile Saray mensuplarının çiftlikleri de bulunmaktaydı. 1774 tarihinde imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan itibaren Kırım’dan Anadolu’ya göçler başlamış, göç dalgaları önce Osmanlı-Rus Savaşları ve Balkan Savaşları nedeniyle gelen nüfuslarla ve daha sonra Bulgaristan ve Yunanistan ile yapılan mübadele antlaşmalarıyla devam etmiştir. Osmanlı döneminde, Haslar Kadılığı’nda bulunan devlet ve özel çiftlik arazilerine göçlerle gelenler iskân edilmişler; böylece bölgenin demografik ve toplumsal yapısı değişime uğramıştır2. Geçmişleri bu çiftliklere dayanan Kuzey Ormanları nüfuslarının önemli kısmı, atalarından öğrendikleri tarım ve hayvancılığı sürdürerek, İstanbul’un meyve sebze ihtiyacını ve et ve süt ürünlerini karşılamaktadırlar.

 

 

 

1950’li yıllar, tarımdan kopuşla Anadolu’dan büyük kentlere göç yıllarıdır. Bölge de nasibini almış ve çoğunlukla Balkanlardan gelen ailelerin yaşadığı homojen bir demografiye sahip iken, Anadolu’dan göç eden nüfuslarla çok kültürlü heterojen bir yapıya dönüşmüştür. Bugün Kuzey Ormanları yerleşimlerini barındıran ve 22 Mart 2008’de ilçe olacak olan Arnavutköy’ün demografik yapısındaki değişim, 1987’de belde statüsüne geçerek yerel hizmetlere kavuşmasıyla hızlanmıştır. Kanal İstanbul ÇED Raporu’na (2019) göre ilçenin bugünkü nüfusu 261 bin 655 olup kırsal kesim ağırlıklıdır. Arnavutköy’de nüfusa kayıtlı illerin dağılımları incelendiğinde, gacal köylerini ve Balkanlardan göçlerle gelen nüfusları kapsayan İstanbul kayıtlılar 30 bin 751 kişiyle başı çekerken hemen ardından 28 bin 627 kişiyle Erzurum gelmektedir. Sinop 16 bin 124 ile üçüncü sırada yer almakta, onu Kastamonu, Samsun, Ordu gibi Karadeniz illeri takip etmektedir.

Bölgeye ilk yerleşen nüfuslardan bakarsak, nasıl bir kaderdir ki savaşın ve göçün çocuklarının3 torunları, bugün, dedeleri ve nineleriyle aynı alın yazısını paylaşarak onlar gibi savaşın ve göçün çocukları olma yolundadırlar. Karşılarında, askeri, topu tüfeğiyle ne bir ordu ne de onyıllar /yüzyıllar öncesinin savaş durumu vardır; ancak, ayrıcalıklı imar planlarından, ayrıcalıklı yasalara, acele kamulaştırmalar gibi yasal araçlara, çeşitli baskı mekanizmalarına, iktidarın kendisine sunduğu sınırsız olanakları kuşanmış küresel sermaye, yerelin ata dede mirası topraklarına, yaşam alanlarına savaş açmıştır. Bu özgün kentkırsalının arazileri emlak bürolarında el değiştiren metalara dönüştürülmektedir. Kanal inşa edilemese de yeni imar planları vasıtasıyla yerleşimler üzerinde yapacağı tahribatı zaten gerçekleştirme yolundadır. Kuzey Ormanları’nın bereketli yerleşimleri, spekülatif bir emlak pazarına dönüştürülüp yağmalanırken, bölgede yaşama dair ne varsa göç yolları gözükmektedir. Bir sonraki aşama, dünya üzerindeki benzer örneklerde gördüğümüz üzere, Kuzey Ormanları yerleşimlerinin, ormanları, sahilleri, su kaynakları, bereketli topraklarının finansallaştırılıp birer kağıt parçasına, finans varlığına indirgenmesidir.

 

 

 

Mecazen de gerçek anlamıyla da yaratılmakta olan bu ‘tabula rasa’ üzerinden yeni kentler yükselecektir. Nasıl ki bugün 3. Havalimanı’nı kullananlar, o pistlerin altında yörenin kolektif hafızasına nakşolmuş dünyalar güzeli bir gölün, Kulakçayırı’nın naaşının yattığını bilmiyorlarsa, ileride bu kentlere gelenler veya yerleşenler de, bu beton ucubelerinin kimlerin ata dede toprakları üzerine, kimlerin tarihleri, geçmişleri pahasına inşa edildiklerini bilmeyecekler. Mekânın yok edilişiyle yörenin kolektif hafızası sıfırlanmış olacaktır.

 

 

 

KUZEY ORMANLARI YERLEŞİMLERİ

 

 

 

►Gözden Çıkartılan Yerleşim: Yeniköy

 

 

 

“Hayvanlarımız gitti; meralarımız gitti. Hazine yerleri gitti; kendi arazilerimiz gitti. Kendimi nasıl hissediyorum biliyor musun? Hani bir lodos eser de kum tanelerini alır savurur da o kum tanesi nereye düştüğünü bilmediği gibi ben de oradayım4”.

 

 

 

Yeniköy’ü her ziyaretimizde sohbetlere nerdeyse dakika başı ara vermek zorunda kalıyoruz çünkü 3. Havalimanı’na inip kalkan uçakların gürültüsü araya giriyor. Sohbet bir yana, Yeniköylü, gürültüden geceleri de uyuyamıyor. Topraklarına konuşlandığı Yeniköylüye huzuru da uykuyu da dar eden canavar, Yeniköy’ün güzelim sahilini, kumsalını, meralarını ve tarım arazilerini de yutmuş. Atadan dededen tarım ve hayvancılıkla geçinen köyde 20 mera varken, acele kamulaştırmalarla el konunca hayvancılık neredeyse bitmiş. Göl ve göletlerinin havalimanı hafriyatıyla doldurulması da mandacılığa son darbeyi vurmuş. Yeniköylünün sadece sahili, meraları, göletleri, huzuru ve sağlıklı çevrede yaşam hakkı değil, geçim kaynakları da gasp edilmiş. “Bizi gözden çıkardılar” cümlesi ziyaretlerimizde en sık telaffuz edilen cümleydi. “Bu köy yerinden kalkacak, gidecek” yorumunu da kahvehanelerde duyduk. Hep aynı duyguyla ayrıldık; umutsuzluk ve çaresizlik havada asılı duruyordu, hissetmemek imkânsızdı. Mega projelerin savurduğu “kum taneleriydiler”. Nitekim Yeniköylü haklı çıktı; gözden çıkartılmışlardı. Kanal’ın imar planlarına göre Yeniköy lojistik bölge ilan edildi. Resmi bir kâğıt parçasında yer alan iki sözcük, sadece iki sözcük, tüm o zahmetli yollar, yolculuklar, kayıplarla örülen ve ata-dedelerin onca çaba ve çilesinden yoğrulup torunlara sunulan bir yaşamı birden bire yerle yeksan ediverecekti!

1923’te imzalanan Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi doğrultusunda ülkeler kendi yurttaşlarını din temelli bir zorla göçe tabi tutmuş; dolayısıyla, Yunanistan’dan göç ettirilen Müslüman nüfuslar arasında Türklerin yanı sıra Pomaklar, Ulahlar, Arnavutlar ve Patriyotlar da bulunmaktaymış. Ana dilleri Rumca olan Patriyotlar, Selanik’ten gelerek Yeniköy’e yerleşmişler. Evlerine konuk olduğumuz ailenin anneleri, “Babaannemle annemin bir amcası vardı, onlarla konuşanlar, derlerdi ki siz çift dünya yaşamış insanlarsınız”, diye söze giriyor. “Çok savaş görmüşler, bozguna uğramışlar. Zeril zeril geldiler buralara, bir sürü çoluk çocuk, öyle. Çiftçilikte çalıştılar; çok yıprandılar” diye devam ediyor. Her gittiğimiz kapıda, kahve sohbetlerinde, o hikâye aynı. Savaşlar, kırımlar, acılar, zorluklarla dolu yaşamlar ve göç öyküleri: “Biz köy olarak 500 kişi, en az 150-200 kişi yolda ölüyor. Gelmişler Selanik’e, iki, üç ay gemi beklemişler. Açlık, sefalet! İngiliz gemileri, o günün şartlarında yük gemileri gelmiş. Koyun sürüsü gibi insanları koyup! Korkunç acılar yaşandı”. Yeniköylüler, memleketlerini terk ederken geri döneceklerine o kadar inanmışlar ki hayvanlarını konu komşuya emanet edip askıda ceketlerini bile bırakmışlar.

 

 

 

Onlarınki yüzlerce yıl kök salınmış topraklardan başka topraklara meşakkatli bir göçün ve zor yaşamların hikâyesi. Atalar, dedeler, memleketlerinde yaptıkları tarım ve hayvancılığa Yeniköy’ün verimli topraklarında devam ederek yaşama tutunmuşlar. Ve zaten ilk gönderildikleri yeri beğenmeyip Yeniköy’e gelmelerinin nedeni de burasının tarım hayvancılık için elverişli bir yer olmasıymış. Onca yokluk yoksunluğa rağmen sabırla, inatla Yeniköy’de bir yaşam alanı kuran dedelerden torunlar öğrenmiş, sıraları gelince de tarım ve hayvancılığı devralmışlar. İstanbul’un tarım, hayvan ürünlerini temine devam etmişler. Önce 70’li yıllarda açılan kömür ocakları ilk darbeyi vurmuş, sonra 3. Havalimanı ve şimdi de Kanal’ın lojistik bölgesi ilanıyla altın vuruş gelmiş. Nasıl bir paradoks ise, ataların dedelerin kaderi torunları da bulmuş. Artık onlar da savaşın ve göçün çocuklarıdır!

 

 

 

Kanal İstanbul karşısında Kuzey Ormanları yerleşimleri: Kimin Toprakları? Kimin Köyleri?

 

 

 

Resmi hikâye her daim sermaye birikimine yönelik yazılır. Öte yandan, inşaatlara odaklananlar bir yerin ruhunun ve yaşamının fiziki çevreye değil orada deneyimlenmekte olan yaşama bağlı olduğunu unuturlar. Henüz kaybetmemişken, kentin ruhunun peşine düştük.

 

 

 

 

 

 

Baklalı, Dursunköy, Balaban1

 

 

 

Kentsel mekanda kök salma hakkı

 

 

 

Bir önceki yazıda, yüzlerce yıllık bir Rum köyü iken, 1923 nüfus mübadelesiyle Selanik çevresinden gelen Müslüman nüfusların yeniden iskân edildikleri ve yeni sakinleriyle bile geçmişi neredeyse yüzyıla dayanan Yeniköy’ü anlattık. Buradan Yunanistan’a (zorla) göç ettirilen aileler ve çocukları, son bir, iki seneye kadar hemen her sene köylerini ziyarete gelmiş, geride bıraktıkları evlerini (bugün sadece iki Rum evi duruyor) aramış, sokaklarında dolanmış, köklerinin peşine düşmüşler. Göçler coğrafyasında “kimin toprakları/köyleri” sorusunun yanıtı çetrefilli; nüfuslar bir kez kökenlerinden kazınmaya görsün!

 

 

 

Sosyolog Sharon Zukin, New York’un dönüşümünü anlattığı çalışmasında2, kent üzerinde ahlaki bir hak olarak kentsel mekânda kökenlere (“origins”) sahip olma hakkını tanımlar. Kökenler ile kastedilen, mekânı bir deneyim olarak tüketmek değil, orada yaşayarak, çalışarak ve gündelik tecrübeleri mekânda yavaş-yavaş biriktirerek, bir devamlılık içinde nesiller boyu mekâna tutunmak ve orada kökleşmektir. Kökenler, bir kentte ya da mahallede yaşayanların orada kök salma haklarıdır.

 

 

 

Kişilerin, ailelerin, yerlerinden edilmeyeceklerine olan inançları, bugün burada bulunan komşularının ve hafıza mekânlarıyla mahallelerinin/köylerinin yarın da onlarla birlikte var olacağına dair beklentileridir. Bu elbette kentsel mekânın hiç değişmeyeceği, dönüşmeyeceği, nüfuslarının farklılaşmayacağı anlamına gelmez; kent zaten böyle bir varlık değildir. Mesele, değişimin, dönüşümün ivmesi ve kapsamıdır. Dağların tepelerini, ormanları, ırmakları yerlerinden sökerek doğal çevre ile peyzajı hızla ve radikal bir biçimde dönüştüren büyük çaplı altyapı ve dönüşüm projeleri ise hızla ve radikal bir biçimde yerleşik nüfusları da köklerinden söküp toplumsal yapıyı yerle yeksan ettiklerinden, kentsel mekânda kök salma hakkını da ihlal ederler.

 

 

 

 

Bugün mega projelerin baskısı altındaki Kuzey Ormanları köyleri yerleşimlerinin nüfusları, nesiller boyu var oldukları ve kök saldıkları köylerinden, kökenlerinden koparılma tehdidi altındadır. Burada kökenler derken sadece köylerin ilk kurucularının ya da yerleşik nüfuslarının (gacallar) haklarından bahsetmiyoruz, daha sonra çeşitli göçlerle ve en son 80’lerde yöreye yerleşmiş, yeni bir başlangıçla buralarda hayata tutunmuş ve kök salmaya durmuş Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden nüfusları da kapsayarak konuşuyoruz. Tarihi, geçmişi yaklaşık bin yıl öncesine kadar uzanan, zaman içinde Balkanlarla Anadolu’nun hemhal olduğu özgün, otantik bir göçler coğrafyasından bahsediyoruz.

 

 

 

Yenişehir imar planlarına göre yerleşimler

 

 

 

Kanal İstanbul projesinin etrafına kurulacak olan Yenişehir projesinin imar planlarına göre Kuzey Ormanları yerleşimlerinin bakir arazileri, ormanları, su kaynakları, nüfuslarının yüzlerce yıldır ekip biçtiği bitek toprakları, meraları ve yaşam alanları, “turizm, ekolojik kentsel gelişme, finans, bilim ve teknoloji, kongre, fuar, spor, sağlık, ulaşım ve lojistik” merkezlerine dönüştürülecektir. Böylece, yöre, küresel sermayenin adeta “sim-city”si, oyun alanı haline gelecektir. Oteller, AVM’ler, kongre ve fuar merkezleri, sanayi siteleri, spor tesisleri, sağlık tesisleri, üniversiteler, kamping ve rekreasyon bölgeleri, konut alanları, kısaca, akla gelebilecek her türlü inşaat ve emlak faaliyetinin planlandığı bölge, mega bir şantiyeye çevrilecektir. Özgün mekan darmadağın edilirken orada var olan kökler, kökenler, mekan üzerinden nesiller boyu paylaşılan anlamlar ağı ve kolektif hafıza mekandan kazınacaktır. Tüm bu çılgınlık sonlanıp Yenişehir kurulduğunda ise hâlâ yerlerinde kalabilmiş bölge nüfusları, hakları olan bir yaşam tarzından kopartılmış, kendi memleketlerine, ata-dede topraklarına yabancılaşmış olacaklardır.

 

 

 

Yenişehir planlarına göre, bu yazının konusu olan köylerden Dursunköy’ün tamamı konut, ticaret ve turizm bölgesi olurken Baklalı’nın Terkos tarafları imar planlarının dışında kalmakta ama Edirne-Kemerburgaz hattına, Kuzey Marmara Otoyolu’na kadar olan kısmı, Dursunköy gibi konut, ticaret, turizm bölgesi olmaktadır. Terkos bölgesi yerleşimlerinden Balaban ise şimdilik tamamen planların dışındadır. Balaban’ın tamamı ile Baklalı’nın Terkos Gölü çevresinin imar planları dışında tutulması, plan notlarında yer alan ekolojik turizm, macera turizmi, rekreasyon gibi faaliyetleri akla getirmekte ve buralara yönelik yeni imar planlarının sırada olduğu izlenimini vermektedir.

 

 

 

Tepeden inme bir kırım projesiyle yaşamları, yaşam alanları ve geçim kaynakları yok edilecek bu nüfuslar, resmi hikâyede yer bulamayanlardır çünkü resmi hikâye her daim sermaye birikimine yönelik yazılır. Öte yandan, inşaatlara odaklananlar bir yerin ruhunun ve yaşamının fiziki çevreye değil orada deneyimlenmekte olan yaşama bağlı olduğunu unuturlar. Henüz kaybetmemişken, kentin ruhunun peşine düştük. Yeni duraklarımız, Baklalı, Dursunköy, Balaban.

 

 

 

Kuruluş öyküleri, kurucu atalar-dedeler

 

 

 

Kahvehanelerde, özel söyleşilerde, köylerin tarihçelerini sorguladığımızda karşımıza hep bir kuruluş öyküsü ve bu öykünün kahramanı kurucu atalar-dedeler çıktı. Nesiller boyu nakledilen kuruluş öyküleri, ağızdan ağza iletilirken muhtemelen değişikliklere uğramış hatta gerçekliklerini kaybetmiş bile olabilirler ama buradaki önemli nokta, bu öykülerin varlıklarının nüfusları ortak bir geçmişte buluşturup mekâna bağlayan öğelerden biri olmasıdır. Bazı yerleşimlerde, güzel tesadüf, öyküleri bizzat kurucu ataların torunlarından dinledik.

 

 

 

Kurucu atalardan, Dursunköy’ün Tosun Baba’sının mekânda izlerine rastlamak mümkün. Dursunköy Camisi haziresinde Tosun Baba’nın Osmanlı mezar taşlı kabri bulunmakta. Hazirede başka Osmanlı mezar taşları da var ancak harap haldeler. Mezar taşlarını inceleyen bir araştırmacı köyün geçmişinin 620 yıllık olduğunu bulmuş. Caminin arka kapısından çıkınca karşımızda beliren eski Osmanlı çeşmesi de harap; yanı başındaki nalbur dükkanının atık yeri olmuş. Tosunköy, Tursunköy ve Dursunköy, köyün adının geçirdiği değişimler. 70’li yaşlarında bir sakinle kahvehanede yaptığımız mülakatta, hemen her yerleşimden, nerdeyse aynı sözcüklerle seslendirilen, kökler, kökenleri dinliyoruz: “70 yaşımı doldurdum, burdayım. Dedem burda, babam burda. Burda yatıyorlar, camide işte benim sülalem. Geldiklerinden beri tarım hayvancılık.”

 

 

 

Nitekim, Baklalı’daki mülakatımızda da aynı cümleler karşımıza çıkıyor: “Kanal bizi kötü etkileyecek. Birinci derecede çünkü ölüm dirim burda. Yüzyıllardır burda yaşamışım. Mezarlığa gittiğimde sayısız vefatım var. Babam orda, dedesi, onun dedesi, bu kadar geriye gidiyor”. Geçmişinin 500-600 yıllık olduğu söylenen Baklalı da Dursunköy gibi bir gacal köyü3. Kurucu atası hakkında rivayet muhtelif. Köyün köklü ailelerinden emlakçı Aynur Şen, Fatih’in lalalarından Molla Tahir’in çocuklarının Baklalı’yı kurduğunun söylendiğini belirtti. Adından da anlaşılacağı üzere, baklasıyla ünlü Baklalı, Evliya Çelebi’nin kayıtlarında da geçiyor: “Hasılı bu İstanbul’un batı tarafında 70 parça bakımlı ormanlı, avgahlı, bağlı ve bahçeli köyler vardır” diye anlatan Evliya Çelebi bu köyleri Türkeşe4, Kitele ve Baklalı olarak sıralamakta5. Bugün caminin bulunduğu alanda büyük bir külliye bulunduğu söyleniyor. Külliye içinde bir kervansaray ve hamam da varmış. Caminin haziresinde, karşımıza bir Roman sütunu, Osmanlı mezar taşları ve Çanakkale şehitlerinden birinin kabri çıkıyor. Çanakkale’ye asker yollayan yörenin kolektif belleğinde Çanakkale Savaşları önemli bir yer tutmakta.

 

 

 

Dursunköy’ün Tosun Baba’sı gibi Balaban’ın Solak Ağa’sının da izini mekanda sürüyoruz. Adı, Balaban’daki merkezi bir sokağın adında yaşatılıyor. Köklerinin Konya Karaman olduğunun altını çizen köy muhtarı Harun Demir, Osmanlı tarafından Bulgaristan’a yeniden iskan edilen atalarının 1876-77’de, Osmanlı-Rus Savaşı’nın eli kulağındayken göç ettiklerini anlatıyor: “1876-77 buraya göç etmişler. Burası ormanmış o zaman. Valide Sultan Vakıf arazisi buraları. Göl de dahil, vakıf arazisi. O zaman talep yer etmişler büyüklerimizden. Şurda mezarlıkta yatan Solak Ağa diye bir zat, ilk o gelmiş, o talepte bulunmuş. Sonra bizim dedeler gelmiş Bulgaristan’dan…” Balaban, bakımlı tertemiz yolları, hem göl ve hem deniz manzarasıyla bir cennet. Nitekim örnek köy seçilmiş. Çanakkale burada da karşımıza çıkıyor. Köyün girişindeki mezarlıkta devasa bir Çanakkale şehitleri anıtı var. Köyün hemen her yerinden bir Atatürk heykeli, rölyefi, fotoğrafı bizi selamlıyor. Köye giriş de iki yanında Atatürk heykelleri olan tak benzeri bir kapıdan. Kuzey Ormanları yerleşimleri bizi şaşırtmaya devam ediyor.

 

 

 

Kırılma noktaları: Neoliberal tarım hayvancılık politikaları, imar yasakları, 6360 Sayılı Büyükşehir Yasası

 

 

 

Burada anlatılan üç yerleşimde de dahil, ziyaret ettiğimiz köylerin tarihçelerinde üç ortak kırılma noktasını keşfettik. Bunlar neoliberal tarım hayvancılık politikaları, imar yasakları ve 6360 Sayılı Büyükşehir Yasası idi. Üçüncü Havalimanı projesinin bölgede tarım ve hayvancılığı öldürdüğü çok konuşuldu ama aslında proje son darbeyi vurmuştu. Tarım ve hayvancılığın ölüm süreci, son yirmi yılın neoliberal tarım politikalarına, devletin tamamen çekilmesine, desteklerin yetersizliği bir yana imkânsızlığına, katlanan masraflara, akaryakıt, yem gibi girdi artışları karşısında kazançların yetersizliği ile başlamıştı. İmar yasakları da dolaylı bir neden olmuştu çünkü oturacak yer bulamayan genç nüfusların yerleşimleri terkini hızlandırmış, tarım hayvancılık orta kuşağa ve yaşlı nüfuslara kalmıştı.

 

 

 

 

 

 

Nasıl bir paradokstur ki, senelerdir konutlarına çivi çakamayan, bahçelerine kümes dahi yapamayan yerleşimler, kendilerini yok edecek Yenişehir projesinin planları ile nihayet imar haklarına kavuşmuşlardır: “Çocuğunu evlendirecek, evinin üstünde yer var, avlusunda yer var yaptıramıyor. Kümes yaptırmadılar bize”. Böylece, ilk zikredilişinden itibaren nerelere yönelik uygulanacağını tahmin ettiğimiz “yatay mimari” en fazla 4+1 ile Kuzey Ormanları yerleşimlerine konut projeleri olarak girmiştir. Senelerdir yerleşimler nüfuslarını mağdur eden, gençlerin köyleri terkini hızlandıran imar yasakları, katil projenin çevresinde kurulacak Yenişehir uğruna bir gecede kaldırılıvermiştir. Kim/lerin kent hakkı?

 

 

 

2012’de kabul edilen 6360 Sayılı Büyükşehir Yasası ortak kırılma noktalarının üçüncüsüdür. Yasa doğrultusunda mahalleye dönüştürülen köylerin tüzel kişiliklerinin kaldırılmasıyla muhtarların kiralama, satış, vergi toplama, mahkemede köyü temsil gibi önemli yetkileri sonlandırılmış, köy bütçeleri ilçe belediyelerine devredilmiştir. Bunun sonucunda köylerin hizmetleri düzgün yapılmamakta, gelirlerinden olan köylerin ihtiyaçları yerine getirilememektedir. Köyün ortak malları ve meraları ile köy tüzel kişiliği adına tescilli taşınmazlara ilçe belediyelerince el konması da tarım hayvancılığı olumsuz etkilemiştir. Bu bağlamda, ata dede topraklarının başka ellere gitmesinin isyanını da dinledik: “Ağırıma gidiyor yani. Köyümüzün bu aldığı yerler toprakları dedelerim almış. Hepimizin dedeleri heyet olmuşlar burada. İdare olmuşlar, bu toprakları almışlar da sen gel…al senin topraklarını gitsin. Yani oraya benim kanıma dokunuyor şahsen. Dede toprağı tabii. Bana dokunuyor”.

 

 

Bir kırım projesinden diğerine, 3. Havalimanı’ndan Yenişehir’e metalaştırılan yaşam alanları

 

 

 

8 bin 500 yıllık kadim kentin asırlardır temiz havasını, suyunu ve güvenli gıdasını temin eden, ormanları, sulak alanları, bereketli tarım arazileri ve meraları, endemik bitkileri, kumulları, sahilleri, özgün flora ve faunası ve yabanılı ile kentin en değerli bölgesi olması hasebiyle tarihindeki hiçbir uygarlığın el sürmediği; İstanbul’un sürdürülebilirliği ve geleceği için hiç dokunulmaması gereken Kuzey Ormanları, mega projeler vasıtasıyla bir spekülasyon pazarına dönüştürülerek yaşamdan kopartılırken bölge nüfusları da köklerinden kökenlerinden kopartılma sürecindedir.

 

 

 

 

 

 

David Harvey, dünya üzerinde hemen her kentte rastlanan dönüşüm çılgınlığına işaret ettikten sonra ciddi bir soruyu ortaya atar ve yanıtlar: “Tüm bu yatırımlar ne işe yarıyor; bunlar kimin için?’ diye sorarsanız, giderek şunu yaptığımızı, insanların içinde yaşaması için değil yatırım yapması için kentler inşa etmekte olduğumuzu keşfedeceksiniz… Eğer kara paranızı dünyanın bir ucundan öbür ucuna aklamak istiyorsanız emlak pazarı bunu yapmanın en iyi yolu. Ve aslında üst gelir grupları bu konutları içinde yaşamak için almıyorlar… Böylece devasa bir spekülatif pazar var ve bu pazarın içindeki arazi ve mülk rantları nüfusun geniş bir kesiminin refahı için mutlak surette önemli bir hale gelmiş durumda6”.

 

 

 

Kuzey Ormanları nüfuslarının yüzlerce yıldır üzerinde yaşayıp, geçimlerini sürdürdükleri bakir arazilerde düzinelerce kent projesi, kongre fuar merkezi, AVM, spor tesisi ve bilcümle emlak inşaat projesi yükseldiğinde, Harvey’in söylediklerinin İstanbul’da gerçekleşmesine şahit olacağız. Kuzey Ormanları’nın bereketli arazileri spekülatif bir pazara dönüştürülüp, yaşamak için değil, yatırım yapmak için inşa edilecek kentlere arsa sağlamak üzere yağmalanırken, yerel nüfusları, canlıları, ormanı, suyu, toprağı, flora, faunası, tarım ve hayvancılığı, özgün kültürü ile bölgede yaşama dair ne varsa kovulmuş olacak. Ne Baklalı’nın Tahir Ağa’sı ne Dorsunköy’ün Tosun Baba’sı ne de Balaban’ın Solak Ağa’sının esamesi okunacak; her şey varsa yoksa rant olacak.

 

 

 

 

Kanal İstanbul Karşısında Kuzey Ormanları Yerleşimleri: Kimin Toprakları? Kimin Köyleri? 

 

 

 

 

 

 

Yaşadığı dönemde Avrupa kentlerinin sanayileşmelerini izleyen Lefebvre, kavramı ortaya attığında elbette her yere bina dikileceğinden ya da her mekânın kente dönüşeceğinden bahsetmiyordu. Parmak bastığı olgu, kentin çeşitli malzeme gereksinimleri, ulaşım ve altyapı projeleri için kırsala yayılarak, “dışarıya doğru patlayarak” kırsalı tahakkümü altına alıp sömürgeleştirmesiydi.

 

 

 

“Dışarıya doğru patlayan kentleşme”

 

 

 

Kentin, altyapıdan enerjiye, madenlerden inşaat malzemelerine, hafriyattan çer-çöp atığının yok edilmesine ve sayamadığımız nicelerine, çeşitli gereksinimleri için kırsalı sömürgeleştirişini, teorinin pratikteki karşılığını, gözlemleye gözlemleye Kuzey Ormanları yerleşimlerine doğru yine yollardayız. Aracımızın iki yanından akan inşaat şantiyeleri, lojistik tesisler, asfalt üretim tesisleri, beton santralları, prefabrik üniteleri, taş ocakları, Rüzgar Elektrik Santralları (RES), elbette mega havalimanı ile eklentileri ve bil cümlesi, çevre kirlilikleri; tozları, çölleştirme etkileri ve gürültüleriyle Marksist Filozof Henri Lefebvre’i teyid etmekteler: “Gezegen boyu kentleşme”.

 

 

 

Yaşadığı dönemde Avrupa kentlerinin sanayileşmelerini izleyerek öngörüsünü yapan Lefebvre, kavramı ortaya attığında elbette her yere bina dikileceğinden ya da her mekânın kente dönüşeceğinden bahsetmiyordu. Parmak bastığı olgu, kentin çeşitli malzeme gereksinimleri, ulaşım ve altyapı projeleri için kırsala yayılarak, “dışarıya doğru patlayarak” kırsalı tahakkümü altına alıp sömürgeleştirmesiydi. Böylece, insafsız bir kentsel doku gezegen boyu yayılacaktı. Tıpkı bugün Kuzey Ormanları’na, kendi kırsalına doğru patlayan ve ormanını, suyunu, sahilini, tarım arazisini yiyerek obezleşen İstanbul gibi!

 

 

Emeğin Mekânları: Karaburun ve Durusu

 

 

 

Karaburun

 

 

Anayoldan çıkıp direksiyonu Karaburun’a çevirdiğimizde Terkos Gölü kıyısında yeşillikler içinde bambaşka bir dünya bize kucak açıyor. Güzergâhın bir yanı Terkos Gölü, bir yanı bahçe içinde az katlı konutlar. Mavinin ve yeşilin her tonu arasından, kimi yerlerde Terkos’un sazları eşliğinde Karaburun’a ilerlerken, yerleşime girişin de kim bilir ne kadar muhteşem olacağı hayallerini kuruyoruz. Oysa bizi bekleyen hayal kırıklığı olacak! Az önce içinden geçtiğimiz peyzajla ilgisi olmayan betonun ağırlıkta olduğu adeta şehirleşmiş bir alan üzerinden Karaburun’a geçiyoruz. Neyse ki sahile indikçe, beton arkada kalacak, seyrelecek.

 

 

 

Karaburun’un tarihçesi, bölgede hâkim olan dışarıdan göçlere ya da mübadeleye dayanmıyor. Komşusu Durusu gibi bir emek mekânı olan Karaburun’a diğer köylerden çalışmaya gelip buraya yerleşenler nedeniyle bir iç göçten bahsedilebilir. 1860’ta Fransızların deniz fenerini inşa etmelerinin ardından 1870’te İngilizlerin uluslararası gemi kurtarma-tahlisiye-teşkilatını kurmaları, yerleşimin kuruluşundaki kilometre taşları. Önce Karaburun Feneri’ne memurlar yerleştirilmiş, sonra tahlisiye teşkilatı için istihdam başlamış ve bir askeri garnizondan yerleşime dönüşmüş bu küçük balıkçı köyünde yaşamın dönüşümü de start almış. Karaburun’un Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na girişte ilk lokasyon olması hasebiyle 14 numaralı Rumeli Karaburun Feneri’nin önemi büyük. Fener, Cenevizliler zamanı inşa edilen tarihi kalenin bir ucunda yer alıyor. Bugün kaleden geriye bir şey kalmamış. Denizden 54 metre yükseklikteki fenerin kulesi 12 metre. 15 mil mesafeden görülebilen çakar fener her 5 saniyede yanıp sönmekte1. Işık gücü bakımından dünyanın üçüncü büyük feneridir2.

 

 

 

 

Eskiden Terkos Gölü’nün ağzı Karadeniz’e açık olduğundan göl korsanların saklanmasına elverişliymiş. Terkos Gölü bölgesindeki yerleşimlerin hemen hepsinde korsanlar, saklandıkları mağaralar ve hazineleriyle ilgili şehir efsaneleri ve ilginç anekdotlar dinledik. Halk arasında Karaburun’un kuruluş öyküsü de korsanlara dayandırılmakta. Osmanlı’nın korsanlara karşı buraya yolladığı askeri birlik görevini tamamlayıp bölgeyi terk ettiğinde, Karaburun’dan ayrılmayıp burada kalan Ahmet Yüzbaşı ile Mehmet Çavuş yerleşimin kurucu babaları olarak anılıyorlar. Tarihi kayıtlara göreyse 67. Piyade Alayı’nın buraya gönderilme nedeni Ruslara karşı Boğaz’ın savunulması. Nedeni ne olursa olsun, kurucu babalar ve kuruluş öyküleri, diğer yerleşimler gibi burada da karşımıza çıkıyor.

 

 

 

Yerleşik nüfusun çoğu, dedeleri ve babalarının izinden gidip Karaburun Feneri, Tahlisiye Teşkilatı (Gemi Kurtarma-Kıyı Emniyeti) veya dekovil hattında çalışıp emekli olanlardan oluşmakta. “Köyümüz eski. İngilizlerden kalma, Fransızlardan. Feneri kuruyor Fransızlar. Buraya gelip gidenler varmış, onları fenerci olarak almışlar… Fenerciler hala devam eder, babadan çocuğa, çocuktan çocuğa böyle devam eder. İngilizler tahlisiyeyi kuruyor. Ondan sonra dedelerimiz buraya gelmişler. İşte burası böyle kurulmuş. İnsanlar Kıyı Emniyet teşkilatında çalışmışlar… Bir de dekovil hattında çalışmışlar; kömür gidiyordu”. Karadeniz’den Karaburun’a gemilerle gelen kömür, bu dekovil hattıyla (1884) Durusu’daki İSKİ tesislerine, Terkos Pompa İstasyonu’na aktarılıyormuş. 1967’de kömürle çalışan makineler terk edilince, dekovil hattı da farklı bir işlev yüklenmiş. Karaburun plajına gelen gideni taşımak için 1975’e kadar kullanılmış. Daha sonra ne yazık ki lokomotifi ve vagonları çürümeye terk edilmiş, rayları da sökülmüş3.

 

 

 

Görevli askerler için yapılmış olan ekmek fırını ile askeri birliğin mühimmat deposuna ait binalar, birliğin burayı terkiyle 1850’de camiye çevrilmiş. Buradaki tarihi çeşmenin inşa tarihi de eş zamanlı olmalı. Bugün muhtarlık binasıyla köy kahvesinin bulunduğu alanda askeri birlikten kalan Osmanlı topları sergileniyor. Karaburun’da bir de kimsesizler mezarlığı bulunuyor. Burası, Tahlisiye Teşkilatı tarafından denizden çıkartılan ama kim oldukları bulunamayan ölülerin gömüldükleri mezarlık. Daha sonra ziyaret edeceğimiz Tayakadın’da da işgal döneminde bölgede görev yaparken hastalıktan ölen İngiliz askerlere ait bir kimsesizler mezarlığına rastlayacağız. Kimsesizlere de bağrında yer açmış bir coğrafyadayız.

 

 

 

 

 

 

Karaburun ve Durusu’daki devlet tesislerinde dededen toruna, nesilden nesile istihdam aktarılmıştır. Köylerdeki emekli nüfusların önemli bir kesimi buralardaki hizmet ve üretim mekânlarından emekli olanlardır. Yörenin kolektif hafızasında bu emek mekânları önemli bir yere sahiptir.

 

 

 

Yazı dizisinin ilk bölümünde anlatılan Yeniköy’den, Karaburun’a kadar uzanan kumsalı önce kömür ocakları sonra da 3. Havalimanı hafriyatının dolguları bölmüş ve yer-yer mahvetmiş. Karaburun denizi, kumsalı, balığı ve deniz ürünleriyle mega kentten kaçmak isteyenler için günübirlik bir dinlence yeri olmasının yanı sıra pansiyonlarıyla da ekonomik bir tatil seçeneği. Yörede yamaç paraşütü de yapılmakta. Kanal’ın kuzey girişi olarak Karaburun’un seçilmesiyle yerleşim yeni bir dönüşümün eşiğinde. Yenişehir imar planlarına göre, “Kuzeyde Karadeniz kıyısında, su yolunun (Kanal) batısında bulunan dolgu alanlarında rekreatif amaçlı kullanımlar, doğusunda bulunan dolgu alanlarında ise lojistik bölge ve kıyı tesis alanları planlanmıştır”. İlk yazıda belirttiğimiz üzere doğudaki Yeniköy, lojistik bölgeye dönüştürülüp yaşam alanı olmaktan çıkartılacaktır. Karaburun’un sahilini de özel kumunu da mahvederek inşa edilecek 40 kilometrelik dolgu alan ise sahili betona gömecek ve balıkçılığı öldürecektir. İmar plan notlarında bahsedilen “rekreatif amaçlı kullanımlar”, yukarıda sıraladığımız mevcut ekonomik kullanımlar olmayacağına göre büyük olasılıkla bunlar üst gelir gruplarına yönelik pahalı faaliyetler ve lüks kullanımlar olacaktır. Bölgede soylulaştırmayı ve dolayısıyla yerinden etmeleri tetikleyeceklerini söyleyebiliriz. Yine ilgili plan notlarına dönersek, “Planlama alanının kuzeyinde havalimanı komşuluğunda yer alan turizm bölgesinde kongre ve fuar turizminin geliştirilmesi öngörülmektedir. Fuar ve kongre alanının konumunun belirlenmesinde havaalanına, teknoloji geliştirme bölgesine yakınlık ve diğer güçlü ulaşım bağlantıları göz önünde bulundurulmuştur”.

 

 

 

 

Karaburun’daki kahveden gözlerimizin önüne serilen enginliklere, yemyeşil yamaçlara ve uzayıp giden kumsala bakarken, tepeden inme Yenişehir imar planlarıyla neleri yitirebileceğimizi görüp ürperiyoruz. Bir Karaburunlunun vurguladığı üzere “Gelirken gölü geçiyorsunuz. Ormanı geçiyorsunuz. Bir tarafa bakıyorsunuz Karadeniz, ortada göl. Doğal olarak yeşillik var, tabiat var, göl var. Yani bundan daha ne!” Bundan daha ne? Rantınız batsın!

 

 

 

Durusu

 

 

 

Yörenin tarihçesini araştıralım derken, su kemerleri, isale hatları, İSKİ Pompa İstasyonu ve emekçileri ile Durusu’da İstanbul’un suyunun yolculuğunu ve su emekçilerinin izlerini sürdük:

 

 

 

Kuzey Ormanları yerleşimlerine ev sahipliği yapan Arnavutköy ilçesi, geç Roma döneminden itibaren İstanbul’un suyunu sağlayan ana isale hatlarından bir tanesinin geçtiği bölge olmuştur. Vize (Kırklareli) yakınlarından başlayan 242 km uzunluğundaki isale hattının Roma İmparatoru Konstantin tarafından inşasına başlandığı ve diğer hükümdarlar tarafından tamamlandığı düşünülmektedir. Terkos Gölü’nün güneyinden geçerek Tayakadın’a ulaşan hat, Alibeyköy Deresi’nin sağ kıyısından devamla Edirnekapı’nın 200 metre kadar güneyinden şehre girmekteydi. Yaklaşık bin yıl kadar kullanılan ancak depremler nedeniyle 12. yüzyılda terkedildiği sanılan hattın üzerinde bugün yarı yıkık ya da sadece temelleri kalmış yaklaşık 40 tane su kemeri bulunmaktadır4. Kuzey Ormanları yerleşimlerinin bazı sakinleri, her gün gözleri önünde yok olan bu kemerleri mülakatlarımızda dile getirmişlerdir.

 

 

 

İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak üzere 1883’de Terkos Gölü kıyısına, Durusu’ya Fransızlar tarafından bir terfi merkezi ve pompa istasyonu kurulmasıyla Durusu da aynen Karaburun gibi bir emek/emekçi mekânına dönüşür. Diğer yerleşimlerden Durusu’ya çalışmaya gidenlerle iç göç başlar: “Tabii ulaşım olmadığı için yerel halktan almışlar işçiyi. Kendini bilen oraya gitmiş. Orda rahat bir ortam oluşmuş çünkü hemen hepsi tanıdık. İyi bir ortam; köylü yaşantısına göre daha güzel bir yaşantı var, sosyal hakları var, emekliliği var vs.” Durusu’nun merkezinden birkaç dakika uzaklıkta, yeşillikler içindeki tek katlı ve iki katlı konutlarıyla bir Roman yerleşimi bulunmakta. Selanik ve Bulgaristan’dan gelen göçmenlerin kurduğu bu yerleşimin sakinleri arasında İSKİ Pompa İstasyonundan ve dekovil hattından emekliler de bulunmakta. Onlardan biri olan 97 yaşındaki Nuri Bey, o günleri adeta tekrar yaşayarak anılarını paylaştı: “Gölde (Terkos) yedi metre derin, böyle binlik borular var. İçinde oturabilirsin böyle, bu kalınlıkta. Ta oradan gölün ortasına doğru kanallar var. Çalıştık orda biz. Böyle kanal aça aça fabrikanın içine kadar. Oradan fabrikanın dışından Kağıthane’ye kadar. Kömür ısısıyla istim yapardı; makinalar onunla çalışırdı. Tam düşer, fayrap ediyorsun. Kömür Zonguldak’tan gelirdi. Oradan ameleler alırdı vapurun içerisinden. Tren (dekovil) giderdi Karaburun’dan. Dekovil 7 tane vagon alırdı. Küfelerle dökerlerdi vagonlar içerisine. Bir vagon 7 ton alırdı. Demiryoluyla fabrikanın içerisine… Tekrar gider, tekrar alır. Hiç bitmezdi kömür”. Buradaki tesislerde de, aynen Karaburun’dakiler gibi istihdam dededen toruna devam etmiştir. Nitekim Tayakadın’dan bir sakinin belirttiği üzere: “Biz üç kuşak İSKİ’deniz. Ya babanız oradan geçmiştir ya dedeniz. İnsan gücüne dayalı çalıştığı için bu yöreden istihdam çok.” Bu nedenle, yöre halkı için İSKİ’nin yeri her zaman farklı olmuştur: “Biz Terkos İSKİ’yi kendi malımız gibi gördük. Burada hiç kimse bir çubuğuna, taşına bile dokunmamıştır yıllardır.” Bölgenin emek tarihindeki önemli isimlerinden biri İSKİ’nin tek kadın mühendisi olan ve “Mühendis Hanım” diye bahsedilen Münibe İnce’dir. İnce, hem İSKİ’nin tek kadın mühendisi olması hem başarılı çalışma hayatı hem de bölgede İSKİ’ye çalışan ve çalışmış herkesin ailesini tanıması nedeniyle efsane olarak nitelendirilmektedir. Bugün Münibe İnce ile ilgili hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır. Umarız bir araştırmacı izine rastlasın.

 

 

 

İstanbul’un en önemli su kaynağı olan Terkos Gölü’nün kenarında 1883’te kurulan ve önceleri buharla, daha sonraları elektrikle çalıştırılan pompalar vasıtasıyla suyu şehir şebekesine pompalayan Terkos Pompa İstasyonu, İstanbul’un su ihtiyacının tesisin kapasitesini aştığı 1970’ler sonuna kadar çalıştırılır. Dev pompa makineleri ki bir tanesi Titanik’te bulunan pompaların dünyadaki sayılı örneklerindendir, yukarıdaki alıntıda Nuri Bey’in bahsettiği yeraltı su kanalları, tarihi binaları ve arşivi ile önemli bir endüstri mirası olan tesis, 2006’da “Su Medeniyetleri Müzesi” olarak projelendirilir ancak bitirilmesine rağmen müze nedense bir türlü açılamaz5. Yakınlarda Durusu’yu ziyaret eden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, müzenin açılmasına yönelik çalışmaları başlatacaklarını bildirmiştir.

 

 

 

Durusu şimdilik Yenişehir imar planlarının içinde yer almamaktadır. Öte yandan, Terkos Gölü ve çevresine yönelik başta ekoturizm, kamping tesisleri, macera turizmi ve benzeri faaliyetler, Yenişehir imar planları notlarında zikredilmektedir. Bir önceki yazımızda, imar planları dışında bırakılan Balaban ile ilgili olarak dile getirdiğimiz üzere, Balaban gibi Durusu için de yukarıda bahsedilen, turizme yönelik projeler, diğer plan etaplarında ortaya çıkabilir. Nitekim: “Bakanlık, göl ve çevresi ile korunan alanların yoğunlukta olduğu diğer 4 etap için de imar planı çalışmalarını sürdürüyor”.

 

 

 

Son Söz

 

 

Karaburun ve Durusu’daki devlet tesislerinde dededen toruna, nesilden nesile istihdam aktarılmıştır. Köylerdeki emekli nüfusların önemli bir kesimi buralardaki hizmet ve üretim mekânlarından emekli olanlardır. Yörenin kolektif hafızasında bu emek mekânları önemli bir yere sahiptir. Öte yandan kendi kent-kırsalındaki emek mekanlarından da, emeğin tarihçesinden de, izlerinden de bihaber mega kent, bunları öğrenemeden yitirmek üzeredir1

 

 

 

Sonraki Yazı: Tayakadın

 

 

 

*Bu yazı dizisi, Mekanda Adalet Derneği-MAD araştırma destek programı kapsamında, Eylül-Aralık 2019 tarihlerinde, yazarın, Kuzey Ormanları’nın sekiz yerleşiminde yürüttüğü sözlü tarih çalışmasına dayanmaktadır: “Kuzey Ormanları Yerleşimlerinde Sözlü Tarih: Kimin toprakları; kimin köyleri? Ağaçlı, Yeniköy, Karaburun, Durusu, Balaban, Tayakadın, Baklalı Dursunköy”.

 

 

 

C. Bilgin & İ. Yarış. İstanbul’un 100 Köyü (2010).

 

 

 

2 Rumeli Karaburun Feneri-Kıyı Emniyeti GM https://www.kiyiemniyeti.gov.tr/yer-detay/106/RUMELI-KARABURUN-FENERI#//kiyiemniyeti.gov.tr/Data/1/Files/Place/Images/jx/Lw/n6/Vm/Original/120_6b045abc-6d99-44a6-9506-2ed06556a6b4.jpeg

 

 

Kanal İstanbul Karşısında Kuzey Ormanları Yerleşimleri: Kimin Toprakları? Kimin Köyleri?

 

 

Kuzey Ormanları’nın 13 milyon ağacını katleden kırım projesi, bölgedeki 70 tane göl ve göleti hafriyatıyla doldurup yok etti. Tayakadın ve Yeniköy ormanları ile onlarca göl ve göletin naaşları buraya gömülü.

 

 

 

 

 

Tayakadın’a bakmak,

 

 

Tayakadın’dan bakmak!

 

 

 

İstanbul Havalimanı ile Kanal İstanbul Projesi’nin etki alanlarındaki Kuzey Ormanları yerleşimlerine odaklanan bu yazı dizisinin dördüncü ve son bölümünde adı İstanbul Havalimanı ile en çok anılan Tayakadın’a doğru peyzajı okuyarak, peyzajın dilini çözerek yollardayız. Havalimanı yönünde ilerlerken, sık sık otoban kenarlarındaki otların arasında eşelenen mandalara rastlıyoruz. Mandalar bir noktadan sonra peyzajın olağan görüntüleri oluyor. Tayakadın’a yaklaşırken koyun ve keçiler de onlara eşlik ediyor. Dizinin ikinci bölümünde bahsedildiği üzere tarım ve hayvancılıkla geçinen Kuzey Ormanları yerleşimlerinin ortak kırılma noktalarından biri de son 20 yılın neoliberal ekonomi politikaları sonucu tarım ve hayvancılıkta katlanan masraflardır. Bütün Türkiye’de olduğu gibi Kuzey Ormanları bölgesinde de tarım ve hayvancılık adeta can çekişmektedir. Ancak bölge bağlamında, tarım ve hayvancılığa öldürücü darbeyi İstanbul Havalimanı vurmuştur. Kuzey Ormanları’nın 13 milyon ağacını katleden kırım projesi, bölgedeki 70 tane göl ve göleti de hafriyatıyla doldurup yok edince manda nüfusu ortada kalmıştır: “Manda ormana gider, manda sulak yerlere, göllere girer. Burası hep batak, sulak yerlerdi. O göllerin hepsini doldurdular.”

 

 

 

Havalimanı projesi için bölgedeki tarım arazileri ile meralara çıkartılan acele kamulaştırma kararları bir diğer etkendir. Bunların sonucunda hayvancılık ya Trakya’ya göç etmiş ya da iyice küçülmüş. Otoban kenarlarında otlayan, meralarını, göletlerini yitirmiş mandalar ile küçükbaş hayvanlar, gidişatın hem göstergesi hem de birebir mağdurları. Bu peyzajın ardında, bir de geçim kaynakları ellerinden alınmış olan Kuzey Ormanları yerleşimleri nüfusları bulunuyor.

 

 

 

UZAY ÜSSÜ ALFA MİSALİ

 

 

 

Üçüncü Havalimanı uzaktan belirdiğinde Tayakadın’a yaklaştığımızı anlıyoruz. Havalimanının ek pistleriyle eklentilerinin inşaatları tamamlanamadığından terminal binası devasa şantiyenin ortasında uzay üssü Alfa misali oturmakta. Proje, konuşlandığı bölgenin toprağını, üzerinde biten ne varsa onunla birlikte yerin yüzeyinden söküp kazıyarak yok etmiş; toprağı öldürmüş. THY ve mega havalimanına ait (kimileri hâlâ inşaat halinde) çeşitli tesisler arasından ilerleyerek Tayakadın sapağına gelirken önümüzde onlarca rüzgar elektrik santralı (RES) belirince, buraya neden “Pervaneli Köy” dendiğini anlıyoruz. Otobandan ayrılınca yol yukarıda kaldığından Tayakadın’ı çevresiyle gözlemlemek mümkün. Yerleşimin kuzeyini işgal eden mega havalimanının jet yakıtı depolama siloları, mega cüsseleriyle tam karşımızda. Bir uçta silolar, diğer uçta havalimanı terminal binası, kuleler ve inşaatlar görünüyor. Tayakadın ve Yeniköy ormanları ile onlarca göl ve göletin naaşları burada gömülü. Sosyolog Saskia Sassen’in kulaklarını çınlatıyoruz: “Ölü Toprak-Ölü Su!” Tayakadın’a bakarken, önceki yazımızda altını çizdiğimiz olguyu; kentin ulaşım, altyapı, enerji, malzeme vb. çeşitli gereksinimleri için dışarıya, kırsalına doğru patlayarak onu sömürgeleştirişini veya yok edilişini görüyoruz.

 

 

 

Tayakadın uzaktan yeşilliklerin ortasına kurulmuş bir yerleşim görünümünde. Tarihi cami kapasiteyi karşılayamadığı için 1995’te inşa edilen büyük cami hemen göze çarpıyor. Ana caddenin üzerinde sağlı sollu uzanan yeme içme mekanları, emlak büroları, bakkal ve nalbur dükkanları ve kahvehaneleriyle burası, kırsal yerleşimden çok bir kasaba görünümünde. İnşaatı tamamlanmak üzere olan geniş camlı, granit cepheli modern muhtarlık binası dikkat çekici. Arka sokaklara sapıldığında ya da tarihi cami ve çeşmenin olduğu bölgeye gidildiğinde ise henüz bozulmamış bir kırsal peyzaj bizi bekliyor.

 

 

 

CİGARA PARASINA ARAZİ

 

 

 

Tayakadın’a gelenleri, ana caddenin her iki tarafına park etmiş onlarca servis aracı karşılıyor. Havalimanına çalışan servis ve turizm şirketleri araçları, ana cadde ve sokakları bedava park yerine çevirmişler. Trafik keşmekeşinden, durakların, evlerin, ahırların önlerinin işgalinden, gürültü ve görüntü kirliliğinden, itfaiye, ambulans araçlarının engellenişinden şikâyet çok. Buna karşı, işleri açılan esnaf oldukça memnun. Tayakadın gibi Üçüncü Havalimanı yolu üzerinde bulunan Baklalı ile Dursunköy’ün esnafı da kazananlar safında. Havalimanına yakın olmasına rağmen yolun arkasında kalan Karaburun’da ise esnafın beklentileri boşa çıkmış. Kısmetlerine jetlerin gürültüleri ile emisyonları düşmüş.

 

 

 

Tayakadın’da ikisi yerli halka ait olmak üzere on emlak bürosu bulunuyor. Yeniköy hariç ziyaret edilen yerleşimlerde sayılarının çokluğuyla hayrete düşüren emlak büroları, mega projelerin ilanıyla peyzaja dahil olup değişmeyen ögeleri olmuşlar. Hemen hepsinin camları Üçüncü Köprü, Üçüncü Havalimanı ve Kanal’ın görselleriyle kaplı. Öte yandan, Kanal bağlamında telaffuz edilen “Piyango vurdu”, “Talih kuşu kondu”, “Mega Rant” gibi ‘Fikirtepevari’ söylemin burada, yerelde karşılığı yok. Yerli halk, borç ödemek, çocuk evlendirmek vb. masraflar karşısında başı sıkıştıkça arazisini parça parça elden çıkartmış. İlk satanlar en şanssızlar. Tayakadın’daki emlakçıların birinde bir televizyona el değiştiren araziyi, Baklalı’da “bir cigara parasına” giden tarlayı dinledik. Önemli bir noktanın altı çizilmeli: Yerel nüfus konutlarını elden çıkartmıyor; sattıkları sadece arazileri. Kulaklarına kar suyu kaçırtılanlar projeler açıklanmadan arazileri ucuza topladıklarından Üçüncü Havalimanı ve Kanal emlak fiyatlarını zıplatmış olsa da bu ranttan yararlananlar yatırımcı ve spekülatörler. Mesela Baklalı’nın yüzde 90’ı “dışarlıklılara” satılmış. Birçok kez el değiştiren araziler duyduk. Yerleşimleri ziyaret ettiğimizde (Eylül-Aralık 2019) beklentiler nedeniyle satışların durduğu söylenmişti. Yenişehir imar planlarının açıklandığı bugünlerde net konuşmak zor. Kimi emlakçılar ilginin arttığını belirtirken kimileri belirsizlik ve kamulaştırma korkusundan piyasanın durgun olduğunu söylüyor.

 

 

 

 

DAYE HATUN’DAN TAYAKADIN’A

 

 

 

Osmanlı döneminde vakıf arazisi olan Tayakadın kayıtlarda Daye Hatun olarak geçiyor. Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilanıyla, Tayakadınlıların nineleriyle dedeleri de tıpkı Yeniköylüler gibi geri döneceklerine inanıp yola koyulmuşlar: “Babaannem diyor ki, ‘Bunlar artık bağımsızlıklarını ilan ettiler, bizi burada yaşatmazlar, biz anavatana gidelim.’ Tavukların yemini, hayvanların otlarını hepsini hazırladık, yandaki komşuya teslim ettik anahtarları… Gelirken sanki döneceğiz gibi, öyle bıraktık. Bu köy ağırlıklı Şumnu ve Aydos. Aydos kaza, Şumnu şehir.”

 

 

 

Diğer göçmen köylerinde anlatılan hikâyeyi burada da dinledik. Balkanlar’da tarım, hayvancılık ve ormancılıkla geçinenler, Türkiye’ye geldiklerinde kendilerine ilk gösterilen yerlerde tarım, hayvancılık yapılamayacağını görünce geçimlerini devam ettirebilecekleri yerler talep etmişler. Safraköy’e (bugünkü Sefaköy) yeniden iskan edilmek istenen Tayakadınlılar burayı beğenmemiş ve istekleri doğrultusunda Tayakadın’a yerleştirilmişler: “Buraya gelmişler bakmışlar, Bulgaristan’a uyuyor, işte tarla var, orman da var, odun kömürü yapılabiliyor. Burası bize uygun demiş ve yerleşmişler.”

 

 

 

1932’de köyden 104 kişi birleşerek 9 bin 150 dönüm araziyi 20 yıl vadeyle satın almış; böylece onlarca yıldır yaptıkları iş olan hayvancılığı artık yetkililere şikâyet edilmeden kendi arazilerinde rahatlıkla sürdürebilmeyi ummuşlar. 20 yıl boyunca ellerine geçen her kuruş borca yatırılmış: “Annem diyordu ki, biz 20 yıl ayağımıza pabuç alamadık. Gençliğimde hiçbir şey giyemedik çünkü 20 yıl hep taksit ödedik.” Satın alınan tapu, orman dahil tek tapu olduğundan ileride başlarını ağrıtır. 1945’te, ormanları koruma amacıyla çıkartılan 4785 Sayılı Yasa, sadece ormanlık arazilerine değil konut alanlarına da kamulaştırma getirince köyün yüzde 80’i Hazine’ye geçer. Yerel halkın 14 yıl sürecek hukuk mücadelesi başlar. Sonuçta, konutlarının bulunduğu yerleri kurtarırlar ama tapulu arazilerinin yüzde 60’ını içeren ormanlık alanlar devlete geçer. Nasıl bir paradokstur ki, devletin, orman vasfını koruyacağım diyerek el attığı arazilerinde bugün 13 milyon ağacın katili Üçüncü Havalimanı yükselmektedir.

 

 

 

Çanakkale Savaşı, diğer yerleşim yerleri gibi buralıların kolektif hafızasında da önemli bir yere sahip. “Gidenlerden, çocukları olanların isimleri biliniyor. Ancak bekar olarak askere gidip şehit olanların kayıtları yok. 20 kişi gidiyor bir kişi geliyor geriye.” Geriye dönen bu tek kişinin torunu, bugün hâlâ Tayakadın’da yaşıyor.

 

 

 

YOK EDİLEN DOĞAL CENNET

 

 

 

Kolektif hafıza demişken yörede hemen herkesin anısında önemli yer tutan, doğal cennet Kulakçayırı Gölü’nden bahsetmemek olmaz. Hafriyatla doldurulan göller, göletler arasında, Kulakçayırı Ormanı ile birlikte yok edilen tarihi Kulakçayırı Gölü de bulunuyor. Üçüncü Havalimanı projesi, iklim krizi ve pandemiler çağında en çok ihtiyaç duyulan suyu katletmiş: “Çok güzel göletler vardı. Çoğunun suyu, kendi kaynağı vardı; yeraltı suları, yağmur suyu değil. Şu köye, şebeke suyu falan bağlanmadan, bağlanmasına gerek kalmadan köyün ihtiyacını sağlayacak göllerimiz vardı bizim. Zaten içilmiyor musluk suyu, bir arıtma koy, içilir hale gelsin. Molozla kapattık. Hayvancılığı da olumsuz etkiledi. Manda için su ve çamur şart. Hatta burada yol çalışmasında kaynağın bir tanesini zor kuruttular.”

 

 

 

Son cümle, Kulakçayırı Gölü için telaffuz edildi. Deniz seviyesinden 7,5 metre yükseklikte yer alan göl, 11,5 milyon metreküp suya sahip. Bu kadar büyük bir kaynak beslediği için suyu zorlukla boşaltılmış.

 

 

 

Gölün hafızalardaki yeri hâlâ taze: “Kışın ava gider, o gölün etrafını 1 saat 15 dakikada zor dönerdik… Yazın da balığa giderdik. Biz balığa gittiğimizde mandalar da göle girer, oralarda otlardı. Her taraf mandaydı. Günde en az 500-600 manda olurdu orada.”

 

 

 

Ve yine hafızalardaki yeriyle doğal bir cennettir:

 

 

 

“İnsanlar balığa geliyordu, pikniğe geliyordu… Geniş bir alan, sayfiye gibi. O ihtiyacı karşılıyordu. Çok güzel bir yerdi Kulakçayırı, doğal bir cennetti.” Bu doğal cennet öldürülmüştür ama ne gam katil, diğerleri için kollarını sıvamıştır!

 

 

 

Doğal cennetleri, halkın beş kuruş ödemeden faydalandığı rekreasyon alanlarını yok edenler, bölgeye yönelik imar planlarında, rekreasyon alanları gösteriyor. Kimler için bu rekreasyon alanları? Eğer mesele halkın faydalanacağı rekreasyon alanı yapmaksa var olanlar neden katledilmiştir?

 

 

 

BURALARIN SEVGİSİNİ ALANLAR

 

 

 

 

Seneler boyunca, özellikle 80’lerden itibaren Anadolu’nun çeşitli illerinden göç alan Tayakadın, ziyaret edilenler arasında nüfusu en heterojen yerleşim: “Tayakadın öyle bir yer ki, sağ tarafımız Sinop Mahallesi, aşağı taraf -Beşmahal diyoruz- Van Mahallesi, köyün alt tarafı -caminin altı- Muş Mahallesi, tepede Malatya Mahallesi, yanında Erzurum Mahallesi var.” Sonradan göç edenlerle öncekileri Tayakadın’da birleştiren, göç ettikleri yerlerde yaptıkları tarım ve hayvancılık.

 

 

 

Toprakla, tohumla, çayır çimenle nesiller boyu hemhal olmuş halk, doğanın içinde sakin bir yaşamı tercih etmiş. Tayakadın dahil mülakat yapılan yerleşimlerde, orta yaş kuşağı ve yaşlılar, gürültülü, kirli, yorucu kent yaşamı karşısında bölgenin sessiz, huzurlu yaşamını vazgeçilmez bir tercih olarak öne sürüyor. Kent derken İstanbul merkezden ziyade, bölgeye yakın Göktürk ve Hadımköy gibi yöre gençlerinin istihdam ve konut ihtiyacı için yerleştikleri yerler örnek gösteriliyor:

 

 

 

“Şimdi buraya binalar yapılsa, analarımızı babalarımızı yerleştirseler hepsi bir senede ölür. Yaşayamazlar. Şuraya bak ne güzel oturuyorsun. Bugün Göktürk’te böyle bir yerde oturabilir misin; onun için para lazım. Ama burada bedavaya oturursun. Hava da mühim. Biz böyle alışmışız. Şehre yakın. Burası hem şehir hem köy.”

 

 

 

Öte yandan genç kuşaktan aynı görüşleri dile getirenlere de rastladık: “Bana para verseler Göktürk’te oturamam. Bana göre değil, biz buraya alışmışız. Ben İstanbul’un içine giderim, akşam kalmam. Hemen burayı arıyorum. Buraya dönmek istiyorum.” Yenişehir imar planlarına göre Tayakadın’ın tamamı fuar, kongre merkezi ve konut bölgesi olacak!

 

 

 

Durusu’daki mülakatımızda 97 yaşındaki Nuri Bey’e gençlerin yerleşim yerlerine, yaşam alanlarına bağlılıklarını sorunca, “Şimdi burada doğdular büyüdüler ya, buranın sevgisini aldılar” diye yanıtlamıştı. Tayakadın’dan bakınca, burada doğup büyüyenler kadar Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelip buraya yerleşen, burada büyüyen ve Tayakadın sevgisini alanları da eklememiz gerekiyor. Tayakadın’ı sona saklamamızın nedeni tam da bu… Kuzey Ormanları yerleşimlerinde dört BirGün Pazar eki boyunca süren az çok karamsar bu yolculuğu, umut vadeden bir sesle sonlandırmak:

 

 

 

 

“Ben açık söyleyeyim kendi şahsıma Tayakadın’ın gelişmesini istemiyorum. Bina yapılmasını istemiyorum. Köy olarak kalmasını istiyorum. Burası imara açıldığı zaman, otel yapılacak, bar açılacak, disko açılacak… Yani İstanbul içi gibi olacak burası. Göktürk gibi olacak… Tayakadın’da ne kadar insan oturuyorsa benim düşündüğümü düşünür. Ne Kanal’ı ister; ne buranın gelişmesini.”

 

 

 

Nitekim nüfusa kayıtlı seçmen sayısı bin 950 olan Tayakadın’da bin 700 kişi Yenişehir planlarına itiraz etmiştir.

 

 

 

Topraklarının, köylerinin sevgisini alanlara bu dizi de bizden bir selam olsun!

 

 

 

Bu yazı dizisi, Mekanda Adalet Derneği (MAD) araştırma destek programı kapsamında, Eylül-Aralık 2019 tarihlerinde, yazarın Kuzey Ormanları’nın sekiz yerleşiminde yürüttüğü sözlü tarih çalışmasına dayanmaktadır: “Kuzey Ormanları Yerleşimlerinde Sözlü Tarih: Kimin toprakları; kimin köyleri? Ağaçlı, Yeniköy, Karaburun, Durusu, Balaban, Tayakadın, Baklalı, Dursunköy”

 

 

 

 

Cihan Uzunçarşılı Baysal

Kaynak : Birgün

 

1 Yorum
  1. Hikaye bu ülkenin trajedisi ve bu acıklı durumu tarihsel bir belge haline çevirerek gelecek nesillere yansıtıyorsunuz. Ders çıkaracak bir canlılık olur bu ülkede ileriki zamanlarda umarım…

    serap içöz | 14 Eylül 2020


Yorum yazmak için


1992 senesinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Binası için açılan yarışmayı kazanan Semra ve Özcan Uygur’un projelerine başlanması ve bitirilmesi 28 yıl sürdü.

Copyright © 2020 All Rights Reserved | Mimdap.org




Türkiye'nin Lider Yapı Platformu