Doç. Dr. Gül Köksal: Mekan üretimi kapitalizm içinde bir hegemonya aracıdır |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Doç. Dr. Gül Köksal: Mekan üretimi kapitalizm içinde bir hegemonya aracıdır
Share 21 Ağustos 2020

Doç. Dr. Gül Köksal, koronavirüs vakalarına rastlanan Dardanel’de ‘kapalı çalışma sistemi’ adı altında işçilerin zorla çalıştırılmasıyla yeniden gündeme gelen izole üretim tesislerini değerlendirdi.

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de ortaya çıktığı günden bu yana koronavirüs salgınının toplumsal yaşama ve çalışma hayatına etkilerine ilişkin çokça şey konuşuldu ve devam ediyor. Bu konu yine en çok, tedbir denilerek getirilen sokağa çıkma yasağından muaf tutulan, salgın koşullarında bile daha fazla üretime zorlanan işçileri ilgilendiriyor. Çünkü bir yanda Vestel’deki koronavirüs kaynaklı işçi ölümleri, Dardanel’de kapalı çalışma sistemi adı altında virüse yakalanan ve yakalanmayan tüm işçilerin fabrikalara hapsedilerek üretime zorlanmaları, diğer yanda MÜSİAD’ın hazırlığını yaptığı izole üretim tesisleri işçilerin nasıl kıskaç altına alındığını ortaya koyuyor… İzole üretim tesislerinin tarihsel arka planını, bugün gündeme getiriliş biçimini ve olası sonuçlarını 1 Eylül 2016’da barış bildirisine imza atması nedeniyle Kocaeli Üniversitesindeki görevinden ihraç edilen, mimar ve kent hakkı aktivisti Doç. Dr. Gül Köksal ile konuştuk. Mekan üretiminin kapitalizm içinde bir hegemonya aracı olduğunu belirten Köksal, “İşçi, emekçi, meslek/bilim insanı, Türk, Kürt fark etmez, sınıfsal olarak bizlere sunulan tek tip yaşama karşı bizim de direnç ve dönüştürme gücümüz var” diyor.

 

 

 

MÜSİAD’ın 2013 yılında projelendirdiği ve salgın döneminde de çalışmalarını hızlandırdığını duyurduğu izole üretim sistemleri epey tartışma yarattı. İzole üretim tesisleri neyi ifade ediyor? Nasıl bir sistem oluşturulmak isteniyor?

 

 

 

Salgın tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de toplumsal eşitsizlikleri, hak gasplarını, sınıfsal ayrımı daha da görünür kıldı. Tarihten bildiğimiz ama bu yüzyılda ilk kez deneyimlediğimiz salgının ilk şaşkınlık hali sürerken, bir yandan da bu farkındalıkla konuşmaya başladık. Bilhassa ‘Evde Kal’ sloganının daha ilk günden itibaren herkes için aynı karşılığı olmadığı ortaya çıktı. Emekçilerin büyük bir çoğunluğu çalışmak zorundaydı. Sistem belki çok kısa bir süre yavaşladı ama asla durmadı. İnsanlığın aslında hiç de ihtiyacı olmayan artı değerlerin üretiminin sürmesi için de, salgınla yaşanan fiziksel mesafe, karantina gibi önlemleri aşmak gerekçesiyle sermayenin “icatlarından” biri olarak izole üretim tesisleri/üsleri gündemimize düştü. İşçileri, emekçileri 7/24 bir alana kapatan, maksimum fayda amacıyla tam zaman sömüren, çalışma hayatı dışındaki zamanlarını bu alanlara hapseden, tamamen sermayenin ve sermayeyle bağından dolayı iktidarın lehine bir üretim alanı bu üsler. Projenin MÜSİAD’dan gelmesi de, burjuva sermayesi gibi siyasal İslami sermayenin de bir kriz ortamını kendi lehine bir fırsata dönüştürdüğünün işareti oldu. MÜSİAD zaten açıkça “krizi fırsata çevirelim” diyor. Ancak söylemedikleri şey bu fırsatın kimler lehine olduğu. Üretimde çalışacak emekçilerin tüm hayatlarını boğaz tokluğuna gasbedecekler, insanların çalışma hakkını kendilerini köleleştiren bir ortama hapsedecekler, bunlar söylenmiyor. MÜSİAD’ın web sayfasına baktığınızda “Üs kapıları kapattığında tamamen kendine yeten bir üretim gücüne sahip olacak” deniyor. Buradaki üs ifadesine de dikkat etmeli. Birkaç anlamı olan bu kelimenin anlamlarından biri de “askeri harekatta birliklerin toplandığı, dağıtıldığı bölge” olarak geçiyor. Bu askeri anlam, duruma da çok uygun. Elektronik kelepçelerle güya işçilerin birbirleriyle mesafelerinin denetlendiği, insanların tam zaman bir alana hapsedildiği üretim üssünü, daha önce de ifade edildiği gibi, bir toplama kampı olarak tariflemek hiç de abartılı olmaz. Hatta tıpkı küresel salgının çıkış nedenlerinden biri olan gıda politikasının bir ürünü; küçük-büyükbaş hayvan çiftlikleri gibi. MÜSİAD dokümanındaki “kuluçka merkezi”, “marka değeri”, “rekabet dönemi başlıyor” ifadeleri de sermayenin kâr anlayışının ve bu amaç doğrultusunda emekçileri nasıl da araç/alet/makine olarak gördüğünün bir yansıması olarak okunabilir. Hele dokümanın en son sayfasındaki ifade, “İyi günde kötü günde, ezel ebed beraber”, kurumda ölümüne bir ortam olacağının, hayatını kaybedeceklerin de elbette işverenler olmayacağının ön kabulü olarak sayılabilir.

 

 

 

 

 

HİÇBİR ALTYAPI 300 YIL YAŞAMAZ

 

 

MÜSİAD bu projesini ‘300 yıl dayanacak bir altyapı, 8.5 şiddetindeki bir depreme dayanıklı, enerji kaynaklarını kendisinin karşıladığı, çevreye duyarlı bir sistem’ olarak tarif ediyor. Bu sistemin sürdürülebilirliği nedir sizce?

 

 

 

Web sayfasındaki görsellere baktığımızda az katlı, bitişik nizam, yan yana dizilmiş bloklardan oluşan, son derece zevksiz bir tasarımla ve malzeme ile üretilmiş olan birtakım binalar görüyoruz. Altyapı, deprem gibi sarsıntılara dayanım, enerji kullanımı vb. hakkında yorum yapabilmek için proje ve uygulama niteliğine, binaların yerinde ne şekilde inşa edildiğine bakmamız lazım. Türkiye’deki inşaat kalitesini düşününce, o kadar kötü uygulamalar var ki, böyle sadece söze dayalı bir ifadenin doğruluğuna inanmak bırakın bir meslek/bilim insanını, herhangi bir yurttaşı bile ikna edemez. Ülkedeki şiddeti 8.5’a varmayan depremlerde neler yaşadık, sellerde olanı biteni gördük. Bunların hepsi yüksek bedellere kiralanan, satılan yerlerde vuku buldu. MÜSİAD’ın inşaat kalitesinin böyle bir proje anlayışı kapsamında hiç de nitelikli olacağını düşünmüyorum. Sürdürülebilirliğine de gelirsek, umarım bir yıl bile sürmez. Bir kere ifade ettikleri gibi hiçbir altyapı 300 yıl yaşamaz. Düzenli bakım onarımı yapılırsa, zaman içinde yenilenirse elbette ömrü uzar, ama üç asır asla olamaz, maddenin doğasına aykırı bu. Yani daha baştan üç asır diyerek yalan söylenmiş. Kaldı ki bu üslerin fiziki varlığı bakım-onarım-yenileme ile sürse bile, insanları üslere köle gibi hapsetmek, tüm iş dışı zamanlarını da burada geçirmelerine yönelik bir tesis kurmak sermaye için ütopya, bizler için distopya olduğundan, ancak demokratik olmayan, açıkçası faşist yönetimlerde mümkün olabilir. Türkiye şu an öyle bir ülke olabilir, ancak bu durumun 300 yıl sürmeyeceği açık. Ekonomiden, ekolojiye halihazırda yaşadığımız türlü krizler bizi çöküşe sürüklüyor ve iktidarın bunlara baş edemediği gibi, iyice batırdığı da ortada. Bu nedenle iktidarın ömrü uzun sürmeyecek. MÜSİAD’ın üsleri de bu bağlamda sürdürülebilir olmayacak!

 

 

Şunu da hatırlatmak isterim. Bu temmuz ayı başında Sakarya Hendek’te patlayan havai fişek fabrikasının peşine alana gelen MÜSİAD yetkilileri, fabrika yöneticilerini moral yemeğine götürmüşler, kocaman bir yemek masasında can kayıplarına aldırmadan afiyetle yemek yemişlerdi. İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin MÜSİAD gibi sermayedarlar için önemli olmayacağının bundan açık bir göstergesi olamaz. Dolayısıyla yapı kalitesine ilişkin bu ifadeler de muhakkak gerçek dışıdır.

 

 

 

ÜRETİMİN VE SOSYAL YAŞAMIN İÇ İÇE OLDUĞU ÖRNEKLER TARTIŞILMALI

 

 

Biraz geçmişe gidersek fabrika ve toplumsal yaşamının belirli bir mekanda ve bir arada sürdürüldüğü örnekler nerelerde ve hangi koşullarda oluşturulmuştu?

 

 

 

Olgulara tarihsellikleri içinden ve diyalektik olarak bakmanın her zaman büyük yararı var. MÜSİAD’ın bu projesinin salgından çok önce 2013’te ortaya konmasının fikri kökeni sanayileşmenin erken dönemlerine dayanıyor. Yani kapitalist üretim/bölüşüm ilişkilerinin ve yeniden üretimin geçmişi iki asırdan uzun bir zamandır sürüyor. Sistem yeni değil ve bu sistemi ortadan kaldırmadıkça da türlü biçimlerde yenilenmeye devam edecek. 18. yüzyıl sonlarında feodal sistem ve tarımsal üretimin çözülmesiyle kentlere göçen emekçilere gündelik yaşamlarını sürdürmeleri için sunulan iş imkanları aynı bu zamandaki sefil üretim ortamlarıydı. Engels bu durumu “Konut Sorunu” kitabında gayet açık olarak ifade eder. Sanayileşmenin ilk zamanlarında kadınların, çocukların da ucuz iş gücü için çok niteliksiz ortamlarda çalıştırıldıklarını, işyeri/fabrika etrafında konut sorunu çözülmediği için kentlerde nasıl salgınlar yaşandığını, kitlesel ölümler olduğunu, buna karşı çözüm adı altında aslında sorunun sadece yerinin değiştirildiğini, köklü bir müdahale olmadığını tarihten biliyoruz.

 

 

Zira köklü bir müdahale demek, sistemin kendisine bir müdahale demek olduğu için, sistemin içinden konuşmaya devam edersek bir çözüm üretmek mümkün değil zaten.

 

 

 

Kapitalist modernite projesinin daha ilerlemiş yıllarında fabrikanın üretim alanıyla belli bir mesafede (genelde yürüme mesafesi) bahçeli konutlardan, işçi/memur konutlarına yaşam alanları inşa edildi. Türkiye’de de Cumhuriyet dönemindeki SEKA, Sümerbank, Tekel vb. tesislerinde olduğu gibi. Bu yerleşkeler her ne kadar emekçilerin işyerlerine yakın ve nitelikli bir ortamda yaşamalarına imkan tanımış, toplumsal bellekte nostaljik anılar biriktirilmiş olsa da, bu yerleşkelerin de kendi içinde memur-işçi, evli-bekar türlü biçimlerde sınıfsal vb. ayrımlara göre biçimlendiğini, kent ile aralarında bir bariyer oluşturduklarını biliyoruz. Çoğunlukla ailede çocukların -eğer başka imkanları yoksa- çıraklık okulları üzerinden ailelerinin kaderlerini paylaşarak işçi olmak durumunda oldukları da görülmekte. İnsanın kendini gerçekleştirmesi için tek seçeneğinin sisteme bu şekilde hizmet etmesi olması durumu kapitalizmin hepimize dayattığı bir şey.

 

 

 

Sorumuza yeniden dönersek, dünyada da ülkemizde de üretim ve sosyal yaşamın iç içe olduğu sayısız örnek var. Bunların ne kadar adil, eşitlikçi, nitelikli, barışçıl ortamlar olduğu her zaman sorgulanmalı. Bu mekanları inşa edenler aynı zamanda üretim araçlarının da sahipleri olduğu için kendi zihin dünyalarının, ideolojilerinin, politik-ekonomik tercihlerinin tezahürü olan alanları inşa edeceklerdir. Mekan üretimi kapitalizm içinde bir hegemonya aracıdır. Sistem yaşam alanlarının biçimlenişi üzerinden tahakküm kurar. Rıza üretir, dayatır, zorunlu kılar. Gerekirse arzu ettirir.

 

 

 

Ancak Gramsci’nin ifadesiyle her zaman bir karşı-hegemonya da kurulabilir. Nitekim dünya ve Türkiye tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur. Paris Komünü’nden Gezi Direnişi’ne insanlar kendilerine dayatılan ortamlarda örgütlenebilir, sendika kurabilir, grev yapabilir, barikat kurabilir, isyan edebilir, tüm bunları ve başka bir yaşamın hayalini mekan üzerinden somutlayabilir. Dolayısıyla işçi, emekçi, meslek/bilim insanı, Türk, Kürt fark etmez, sınıfsal olarak bizlere sunulan tek tip yaşama karşı bizim de direnç ve dönüştürme gücümüz var.

 

 

 

KABUL ETMEK KÖLELİĞİN 21. YÜZYILA ADAPTE EDİLMESİNE İZİN VERMEK DEMEK

 

 

 

İzole üretim üsleri hayata geçirildiği takdirde toplumsal yapıda ne gibi etkileri olacaktır? İçerde olanlar ve dışarda kalanlar açısından ne gibi sonuçların yaşanması muhtemel?

 

 

 

Bir kere dediğiniz gibi içerisi-dışarısı diye bir mekansal ayrışma olacak. Tabi bu gerçekleşirse kim içeride, kim dışarıda o da ayrı bir tartışma. Toplumun bir kesiminin hayatını idame ettirmek zorunda kaldığı bu koşulu toplumsal olarak kabul etmemiz, hepimizi içeri denen şeyin içine tıkacaktır. Tarih bize bunu gösteriyor. Başkalarının acılarının, dertlerinin bize değmediğini sandığımız zamanlarda da aslında hepimiz etkileniyoruz. Sonuçta icat edilmiş tüm sınırlara rağmen aynı havayı soluyor, aynı suyu içiyoruz. Küresel salgın viral yolla birbirimizi ne kadar etkilediğimizi apaçık gösterdi.Ancak dünyanın çok az bir kesimi, yüzde 1’i sınıfsal olarak her türlü imkana sahip olduğu için servetine servet katmaya devam etti. Kalan yüzde 99’a giren bizler ise kimlik, etnik, toplumsal cinsiyet farklarımızla aynı sömürü sistemi altında ayakta kalmaya çalışıyoruz. Tam da bu nedenle MÜSİAD’ın toplama kampları bizi de birbirimizden ayıran bir uygulama. Orada çalışmak zorunda kalan bir işçi olmayabiliriz, ancak bulunduğumuz yerden buna izin verdiğimiz zaman bu gibi uygulamaların önünün açılmasına imkan tanırız. Orada çalışan bir mühendis de, memur da, işçi de, kadın da, erkek de, orada ömrü geçecek olan bir çocuk da aynı ideolojinin esiri olacak. Bu tür üslerin toplumsal hayatta yeni bir yıkım olacağını, kapitalizmin mekân üzerinden kurduğu hegemonyada bir eşik daha atlayacağını görmemiz gerek. Bu durumu kabul etmek, az önce dediğim gibi tarihsel olarak 18. yüzyıl erken sanayileşme koşullarından daha da geriye gidip, feodal sistemin köleliğinin de 21. yüzyıla adapte edilmesine izin vermek demek.

 

 

 

MÜSİAD’IN İDEOLOJİSİ KAMUSAL BİR FAYDA TAŞIMIYOR

 

 

 

Bu üslerin okul, kreş, sinema, tiyatro, AVM vb. pek çok şeyi de barındıracağı söyleniyor. Kapatılan SEKA Kağıt fabrikasının kurulu bulunduğu alanında bütün bunları ve daha fazlasını barındırdığını biliyoruz. Biri tarif edilen ve yapım aşamasında olan bir sistem, diğeri ise bulunduğu kentin belleğinde önemli izler bırakmış ve kapatılmış bir fabrika. Bu iki örneği karşılaştırdığımızda ne çıkıyor ortaya?

 

 

 

SEKA fabrikası söz ettiğim Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik olarak kendine yeten bir ülke olmasının fikri ürünü olarak Cumhuriyet’in ilk yıllarında İktisat Kongresi sonrasında kurulan, ülkenin temel ihtiyaçlarının ülke içinde üretilmesini hedefleyen bir kamu tesisi. Kocaeli/İzmit’teki ilk fabrikayı ülkenin çeşitli illerindeki fabrikalar izliyor. İzmit SEKA fabrikası, kağıt ve selüloz üretiminin beyni olarak, kendi mühendisi, uzmanı ile “fabrika üreten fabrika” olarak anılıyor. Ülkeyi kısa sürede “medeniyetin hamuru” olarak sayılan kağıt üretim ağı sarıyor. Dediğiniz gibi gündelik, sosyal yaşam alanları tesis içinde ve çeperlerinde kuruluyor. Tabi ki burada da az önce söz ettiğim türlü eşitsizliklerin yeniden üretimi söz konusu olabiliyor. Sonuçta emek-sermaye çelişkisinin mekandaki tezahüründen söz ediyoruz. Kentsel/toplumsal bellekte sanayi alanlarında süregiden yaşamın emek sömürüsünden, doğa talanına veya ekolojik yıkıma, hak gasplarına, sürgünlere kadar, ana akım tarih anlatısında görünmeyen yönleri var. Ancak ana akıma karşı-tarih diyebileceğimiz işçinin, emekçinin anlatılarını içeren, fabrika içindeki mücadeleyi gözler önüne seren, bunun mekandaki karşılığını gösteren çok değerli emek/mekan çalışmaları da var. Bunlardan biri İzmit SEKA’daki dönüşümü anlatan www.izmitteseka.com web adresinden izlenebilir.

 

 

 

Diğer yandan MÜSİAD’ın izole üsleri veya işçi-toplama kampları ile SEKA fabrikası ve diğer yerleşkeler arasında ciddi farklar var. Bir kere MÜSİAD’ın ideolojisi kamusal bir fayda taşımıyor, bu nedenle kamusal yarara yönelik bir proje değil. Emekçileri insan değil, tam zaman her şeylerinden faydalanacak birer makine gibi görüyor. İşçiler emekleri ile kazandıkları üç kuruşu, toplama kampındaki elektronik kelepçe ile sürekli denetim altında oldukları, erişebilmelerine izin verilen yerlerde harcayarak üssün yeniden üretimine katkı verecekler. Tesis içindeki okullarda ideolojik olarak biçimlendirilecek yeni nesillerle sistemin sürekliliğini sağlanacak. Burada özgürleştirici, eşitlikçi olmayan bir mekan üretiminden söz ediyoruz. İnsanlara başka hiçbir seçenek sunulmayacak. İbadet için başka bir camiye bile gidemeyecekler. İlla oradaki cemaatle ve oraya tahsis edilmiş imamla karşılaşabilecekler. Kültürel olarak MÜSİAD’ın nasıl bir ortam yaratacağını da iyi kötü hepimiz tahmin edebiliyoruz sanırım. MÜSİAD’ın “üretim ve yatırım üssü projesi” olarak isimlendirdiği projesinde bir de “üretim müzesi” işlevi var. Yine çok niteliksiz bir tasarımla, tesisteki AVM ve “kültür merkezi” tasarımlarından farklı olmayan biçimlenişteki bu yapıda “kurum hafızası ile iktisadi faaliyetler” sergilenecekmiş. Henüz toplumsal bellekte yer etmemiş bir tesisi şimdiden kendi elleri ile “müzeleştirmek” de nasıl bir ideolojik çaba içinde olduklarını gösteriyor. Tıpkı darbe girişimin ardından 15 Temmuz’u köprülere, meydanlara, kamusal alanlara isim ederek mekan üzerinden toplumsal hafızayı biçimlendirme çalışması gibi…

 

 

 

Soruya geri dönersek SEKA, Tekel gibi fabrikaların toplumsal bellekteki karşılıklarına baktığımızda yaratıcı, özgürlükçü ortamlar kurulabilmiş. İktisadi kalkınma hedefi, toplumsal kalkınmanın, sendikaların, özgüçlenmenin önünü tıkayamamış. Ancak Covid-19’u fırsat bilen sermaye, kasıtlı olarak insanları örgütlenme imkanları olur diye de yan yana getirmeyecek.Emekçileri iyice birbirinden koparılmış, üs hapishanesi içindeki kendi küçük dünyalarına hapsederek, kendilerini ve geleceği biçimlendirmelerinin önünü kesecek bu distopik ortamda. O zaman bu çarkların dönmemesini sağlamamız lazım. Çok açık ki bu çarklar yüzde 1 dışında hepimizi yutuyor, yutacak…

 

 

 

DARDANEL ÖRNEĞİ, İZOLE ÜRETİM SİSTEMLERİNDE DE NELER YAŞANABİLECEĞİNE İŞARET EDİYOR

 

 

 

 

 

 

İki hafta önce Çanakkale’de üretim yapan ve 1000’den fazla işçinin çalıştığı Dardanel fabrikasında test sonucu pozitif çıkan işçiler olduğu öğrenildi. İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu, 15 gün boyunca ‘kapalı devre çalışma sistemi’ diye adlandırdıkları bir sistemle işçilerin çalıştırılacağını duyurdu. Bu kararın izole üretim sistemlerinin halihazırda uygulanmasına bir örnek olduğu yönünde değerlendirmeler yapıldı, siz ne söylemek istersiniz?

 

 

 

Evet, bu görüşe tabi ki katılıyorum. Salgının ilk günlerinden itibaren gördük ki, kapitalizm eşitsizlikleri daha da incelterek varlığını sürdürmeye devam ediyor. Üretimin çok kısa bir zaman diliminde olsa da yavaşladığı bir ortamda dünyada hiçbir şey eksik değildi, üstelik yerküre ekolojik olarak daha da iyileşti. İşçilere karantina için ücretli izin vermek yerine, sağlıklarını hiçe sayarak ölümüne çalıştırmak bize izole üretim sistemlerinde de neler yaşanabileceğine işaret ediyor.

 

 

 

Bu durum Türkiye’de böyleyken dünyada da hiç farklı değil. ABD’yi gördük. Avrupa, yurttaşlarının kazanmış olduğu bazı demokratik haklar nedeniyle görece daha adil gibi gözükse de özde aynı sistem süregidiyor. Bir tek Küba’da salgının nasıl da kontrollü bir biçimde seyrettiğini, ülkenin diğer ülkelere sağlık desteği bile verebildiğini gördük. Demek ki öldüren küresel salgın değil, kapitalizmin ta kendisi.

 

 

Virüsün mutasyonla dönüşebileceğini sağlık emekçileri ifade ediyorlar. Artık yeni bir çağdayız. Covid-19’un öldürücü etkisi tamamen ortadan kalksa bile, bunun Covid?-2020-21-22’lerinin çıkmayacağının garantisi yok. Nitekim Covid-19’un çıkış nedeni de kapitalizmin gıda politikasından kaynaklanıyor. Halen komplo teorilerine inananlar var. Kaldı ki komplo teorisi bile olsa, dünyadaki eşitsizlikler, emek-sermaye çelişkisi bu teorilerde de karşımıza çıkıyor. Demek ki artık oyalanmadan sorunun kökeni ile uğraşmamız lazım.

 

 

 

HAKLARIMIZI EŞİT, ADİL, BARIŞÇIL BİR DÜNYADA TESİS EDECEK OLAN BİZLERİZ

 

 

Dardanel örneğinde de gördüğümüz gibi, sermaye ilk günden bu yana her koşulda üretimin sürdürülmesi için hamleler yapıyor. Peki bu durumda canı pahasına çalışmak zorunda bırakılan işçiler ne yapmalı sizce?

 

 

 

Hepimizin bildiğinden farklı, yepyeni bir şey söyleyemeyeceğim. Çünkü benden önce de defalarca ifade edildiği gibi, bence de tek yol bu; işçiler, emekçiler, sömürülenler, ezilenler, itibarsızlaştırılanlar, türlü yollarla terörize edilenler, üretim araçlarından koparılanlar, kazanılmış hakları gasbedilenler, kendini gerçekleştirmesine izin verilmeyenler vb. hepimiz birleşmeli ve bizi un ufak eden bu sistemi ortadan kaldırmak için güç birliği yaparak, karşı-hegemonyayı kurmalı ve direnmeliyiz. Bu büyük bir hayal, romantik bir söylem, olmayacak şey gibi gelebilir kulağa,yani bir devrimden söz etmek. Ancak yine tarihe bakarsak kazanılmış bütün haklar mücadele ile sağlandı. Sermayenin iktidar ile kol kola gezdiği bir ortamda, bizlerin de tüm farklılıklarımız ile yan yana olmamız lazım. Buna ilişkin hayal kırıklıklarımız olabilir, deneyip yanılmışlıklarımız da. Ancak tek bir yerde ve ortamda değil, mücadele edebileceğimiz farklı ortamlarda da bunun için uğraşabiliriz.

 

 

 

Devrim dediğimiz şey sürekli bir oluş halidir. Örgütlenmek dediğimiz şey ise hayatın kendisini örgütlemektir. Gündelik yaşamı dönüştürmektir. Tüm alışkanlıklarımızı, kendimizi, var oluş biçimimizi sürekli ve yeniden sorgulamaktır. Siyasal, kentsel, toplumsal dönüşümün bireysel olarak üzerimizdeki baskısının farkında olmak ve buna karşı direnmek, direnen öznelerle yan yana gelmek, çoğalmak, dayanışmak her koşulda mümkündür. Sokaktan geri çekildiğimiz zamanda da devrimin teorisini güçlendirmemiz olasıdır. Sizin ifadelerinizle “canı pahasına çalışmak zorunda bırakılan işçiler” hepimiziz! Ezcümle çalışma hakkımızı da yaşam hakkımızı da eşit, adil, barışçıl bir dünyada tesis edecek olan biz işçiler, emekçiler, ezilenleriz. Başka bir yol yok!

 

 

 

 

 

Kaynak : Evrensel 

1 Yorum
  1. Kapitalizmin içsel olgu olarak müdahale etmediği hiç bir şey yok. Her şey nasibini alıyor sonuçta.

    Erdi Kalaycı | 4 Eylül 2020


Yorum yazmak için


Washington Üniversitesi İnşa Edilmiş Ortamlar Koleji’nin ünlü eğitimcisi, araştırmacısı ve şu anki dekanı, salgın, ekonomik çöküş ve sosyal adalet çığlıklarının ortasında tasarım mesleği için yeni soruları ortaya çıkaracak bir çarpışmayı bekliyor.

Copyright © 2020 All Rights Reserved | Mimdap.org