PANDEMİNİN SINIFSALLIĞI: SINIFIN MİMARLIĞI |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
PANDEMİNİN SINIFSALLIĞI: SINIFIN MİMARLIĞI
Share 23 Mayıs 2020

 

NİHAL EVİRGEN
Pandeminin Sınıfsallığı:
Sınıfın Mimarlığı*

COVID-19 salgını tüm dünyayı şaşırtıcı biçimde hazırlıksız yakaladı. Neredeyse dünya üzerinde yaşayan hiçbir kuşağın daha önce deneyimlemediği nitelikteki bu salgın vakası,

tarihten öğrenebileceğimiz, bu çaptaki kolera ya da veba salgınlarıyla da bugünün küresel koşulları nedeniyle benzerlik göstermiyor. Emperyal dünyada her yerin erişilebilir olması salgının engellenmesini zorlaştıran faktörlerin başında geliyor. Kapitalist ekonominin gelişmiş ülkeleri ise yeterince ciddiye almadıkları bu salgının kendilerini tehdit eder noktaya gelmesi konusunda şaşkın; dolayısıyla kapitalizmin şu an yaşadığı içsel çelişkilere çözüm üretmesi yakın vadede mümkün görünmüyor. Zira salgının ne kadar sürebileceği konusunda en iyimser tahminler dahi yıllara varan zaman aralıklarıyla ifade ediliyor. Bu noktada, kapitalizmin bugün ayyuka çıkan çelişkilerini görünür kılmak, doğru analiz etmek ve antikapitalist politikaların olanaklarını tartışmaya açmak anlamlı görünüyor.

 

 

 

İlk olarak 2019 yılı aralık ayında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan virüsün toplum sağlığı açısından yaratacağı tehlikenin boyutlarının dünyanın geri kalanı tarafından anlaşılması zaman aldı. 2020’nin ilk iki ayı boyunca ülkeler arası hareketler ve dolayısıyla yayılım devam etti. Kaybedilen süre zarfında durumun ciddiyeti geri dönülmez şekilde artarken, dünyanın ortak bir derde sahip olduğunu anlaması ve dünya Sağlık Örgütü’nün COVID-19 salgınını pandemi ilan etmesi 11 Mart 2020 tarihini buldu. ABD ve İngiltere gibi dünyanın en gelişmiş ülkelerindeki liderlerin bilimi reddeden ve halk sağlığını hiçe sayan yaklaşımları, sorunun kriz aşamasına gelmesine ve İtalya başta olmak üzere İspanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde de kısa sürede salgının dramatik noktalara evrilmesine yol açtı. Türkiye’de ise ilk vaka pandeminin ilan edildiği gün açıklandı ve uçuşların iptali, sınırların kapatılması, okulların ve üniversitelerin tatil edilmesiyle başlayan önlemler, hükümetin tıbbi önceliklerden çok sermaye odaklı ekonomik önlem paketlerini düşündüğü, vatandaşlara da evde kalmayı ‘önerdiği’ bir süreci beraberinde getirdi.

 

 

 

#EvdeKal ya da #StayHome sloganlarıyla sosyal medyada yoğunlukla artan bu çağrılar, apolitik bir noktaya denk düştüğü düşünülmeden paylaşılmaya devam etti ve ediyor. Bu durumda tedbirlerin vardığı nokta ise işyerinde çalışmaya devam etmediği durumda ücretsiz izin ya da işten çıkarılma dışında seçeneği olmayan milyonlara “Evde kal” demek, her gün toplu taşıma kullanarak işe gitmek zorunda olan insanları “Toplu taşıma riskli” diye uyarmak ya da evden çalışma ihtimalinin patronun server’a bağlanma hızına bağlı olduğu beyaz yakalıya “evdeyken izlenebilecek 10 nefis film” önerisi yapmak… Bu örnekler, kapitalizmin engin tahlillerine ihtiyaç duymayacak berraklıkta bir sınıfsal ayrışmayı gözler önüne seriyor. Öte yandan, kriz anlarında radikal şekilde artan sosyal medya kullanımı sonucu yaygınlaşan ve virüsün kaynağı konusunda ortaya atılan komplo teorileri, doğanın ve mekânın üretimi noktasında insanın özne olarak sorumluluktan nasıl kaçtığını görmek için önemli veriler sunuyor. Örneğin, COVID-19’un Amerika’da laboratuvarlarda üretilerek Çin’in ekonomisini çökertmek üzere bir biyolojik silah olarak tasarlandığı, dünya nüfusunun azaltılması kapsamında yaşlıları ortadan kaldırmak için böyle bir yol denendiği ya da bir aşı fonuna para kazandırmak üzere Çin tarafından üretildiği gibi komplo teorileri, popülist yollarla geniş alıcı kitlelerine ulaşıyor.

 

 

 

Oysa içtiğimiz sudan soluduğumuz havaya kadar her şeyin toplumsal olduğu bu dünyada doğayla kurduğumuz ilişkinin ya da evde kalmanın sınıfsal karşılığı gerçekten bilinmiyor mu? Biliniyor bilinmesine ancak yüksek sesle dile getirilmediği müddetçe bu hakikatleri manipüle etmek kolaylaşıyor. O nedenle pandemik bir vaka ve evrensel bir sorun olarak her kesimi eşit şekilde etkilediği yönünde propaganda edilen koronavirüsün açığa çıkardığı sınıfsal ayrışmaların temelinde yatan doğal ve mekânsal çelişkileri tartışmaya açmak ve bu süreçte toplumsal öznelerin üzerine düşen rollere ilişkin sorulara yanıt aramak önem taşıyor.

 

 

 

Öncelikle, “Korona zengin fakir ayırmıyor, herkese bulaşabiliyor” savıyla başlayalım. Dünya çapında Tom Hanks, Fatih Terim ve hatta sürü bağışıklığını savunup sonra geri adım atmak zorunda kalan Boris Johnson gibi isimlerin de testlerinin pozitif çıktığını açıklamasıyla desteklenen bu sav doğruluk payı taşımasına rağmen, tartışmanın hastalığa karşı önlem alma, hastalığa yakalanma, tanı koyulma ve iyileşme süreçlerinin tamamının herkes için nasıl gerçekleştiğine odaklanması gerekir. Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalar ile alınması gereken önlemlerin başında sık sık el yıkamak, sağlıklı ve dengeli beslenmek, spor yapmak gibi maddeler yer alıyor. Hastalığın yayılmasını engellemek için alınması gereken önlemlere geçmeden önce, özellikle bugüne kadar sürdürülen kentleşme politikalarının ve eşitsiz gelişmenin bu önlemlerin alınmasında ne gibi sınıfsal farklara yol açtığına değinmek gerek.

 

 

 

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı verilere göre 2017 yılında dünyada 785 milyon insanın temel içme suyu altyapısına erişimi bulunmuyor, 2 milyar insan da içme suyu olarak kontamine (kirli) su kullanmak durumunda; bu suyun kolera, dizanteri, tifo ve bağırsak hastalıkları gibi bulaşıcı hastalıklara yol açtığı ve her yıl 485 bin kişinin bu hastalıklar nedeniyle hayatını kaybettiği biliniyor.1 Dünya nüfusunun yaklaşık %30’unun sağlıklı suya erişiminin bulunmadığını gösteren bu veriler, 2020 yılında koronavirüse karşı alınacak ilk ve en kolay görünen önlem olan el yıkamanın dahi sınıfsal olduğunu sert bir şekilde gösteriyor. Ancak sayısal verilerle gündeme gelen bu en temel insan hakkı, çoğumuz için sosyal medyada şöyle bir bakıp üzüldükten sonra parmağımızla kaydırarak yenisine geçtiğimiz diğer başlıklardan pek de farklı değil.

 

 

 

Nitekim doğa, bugün verili bir nesne olmaktan öte şişelenip parayla satılarak evlerimize giren içme suyu ya da kentlerde trafiğin, enerji üretiminin, ısınmanın sonucu olarak soluduğumuz kirli hava şeklinde toplumsal bir ürün olarak karşımızda. Dolayısıyla bu ürüne erişimin dünyadaki herkes için eşit koşullarda olmasını beklemek kapitalizmin özüne aykırı. Neil Smith, ‘doğanın üretimi’ olarak tanımladığı bu durumun kapitalist sistemdeki çelişkili hâlini şöyle tarif eder:

 

 

“Evrensellik yönündeki denetlenemez dürtüsüyle kapitalizm kendi geleceği için yeni engeller yaratır, henüz tüketilmemiş kaynakların kalitesini düşürür, yeni hastalıklara yol açar, tüm insanlığın geleceğini tehdit eden nükleer teknolojiyi geliştirir, yeniden üretimimizi gerçekleştirebilmek için kullanmamız gereken tüm çevreyi kirletir ve gündelik iş sürecinde hayati toplumsal zenginliği üretenlerin gerçek varoluşunu tehdit eder.”2

 

 

 

Bu noktada önlemlerden ikincisi, yani güçlü bir bağışıklık için sağlıklı ve dengeli beslenme, sınıfsal çelişkinin maddi bir zemine kavuştuğu en önemli başlıklardan biri. Dünya nüfusunun çok büyük kesiminin kentlerde yaşadığı günümüzde, tarım alanlarını dahi imara açan ve kırsal yerleşimin çöküntü alanlarına dönüşmesine yol açacak şekilde sürdürülen kentleşme politikaları, güvenilir gıdayı bir meta hâline dönüştürmüş durumda. Gezen tavuk yumurtasıyla karikatürleşen organik gıda sermayesi, ejder meyveli smoothie ile saray tipi beslenme reçeteleri yazarken, işçi sınıfı ayda bir kez tencerede pişecek kırmızı eti alabilmek için günde on iki saat çalışmak zorunda olduğu gerçeğiyle yaşıyor. Bu noktada sağlıklı ve dengeli beslenmenin ya da spor yapacak boş vakti yaratmanın, yani güçlü bağışıklık sisteminin de sınıfsal olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

 

 

 

Daha güncel bir örnek verecek olursak, salgına karşı yapılan “Evde kal” çağrıları sırasında Hacı Sabancı’nın Boğaz’daki yalısından spor yaparken paylaştığı görüntü ve şantiyede çalışmak zorunda olan işçilere verilen ekmek arası ıspanak yemeği bu buz gibi gerçeğin imgeleri olarak tarihteki yerini çoktan aldı. Bu koşullarda korona karşısında risk faktörlerinin başında gelen kronik hastalığa sahip olma olasılığının da yine işçi sınıfı açısından çok daha yüksek olduğu tespitini yapmak mümkün. Yaşam kalitesi, stres seviyesi ya da meslek hastalığı gibi faktörlerin de hesaba katılmasıyla, kronik hastalığı bulunan ve ileri yaşta dahi çalışmak zorunda olan kesimin yoksul halk kitleleri olduğunun altını çizmek gerekiyor. Dolayısıyla, evet, korona zengin-fakir ayırmadan herkese bulaşabiliyor ancak buna karşı önlem alabilme veya hastalık karşısında risk grubunda yer alma durumu ait olduğunuz sınıfın koşullarına göre çok büyük değişiklikler gösteriyor.

 

 

 

Aynı farklılaşma COVID-19’un bir şekilde bulaştığı durumda da varlığını sürdürmeye devam ediyor. Sağlığa erişimin bir hak olmaktan çok ayrıcalığa dönüştüğü, Sağlık Emekçileri Sendikası verilerine göre Türkiye’deki hasta yatak kapasitesinde özel sektöre düşen payın 2002’den bu yana %8’den %21’e yükseldiği sağlık sistemi, bugün kamucu politikalara acil ihtiyacı acı tecrübelerle yeniden hatırlatıyor. Nitekim tüm dünyada sert karantina önlemlerinin alınmasının esas temeli kapitalizmin kâr düzenine bağlı sağlık sistemlerinin batmasını engellemeye dayanıyor. Bunun yanında elbette kâr yüzdeleri düşen özel sağlık sigortası şirketlerini, özel hastaneleri ve medikal sektör devlerini de bu sürecin memnunları arasında tutmak devletin sorumluluklarının başında geliyor. Böyle bir üçgende sıkışan kapitalist devletler için ise en az önem taşıyan ya da en kolay vazgeçilebilecek ayağı halk sağlığı ve insan hayatının oluşturduğunu gayet iyi biliyoruz.3

 

 

 

Açıklanan sayısal verilere dahi güven duyulmayan bu ortamda, bir tarafta test yaptırmak için tüm semptomları göstermek ve yurtdışı bağlantılı olmak gibi kriterlerle karşılaşan vatandaşlar varken, öte yanda birbirine korona testi yapan işadamları ve testlerin ‘ücreti mukabilinde’4 satın alındığını gösteren fatura görseli ortaya çıkıyor.5 Rasyonel akılla açıklanamayacak bu manzarada yurttaşların virüse karşı elinde olan tek koz ise yine irrasyonel bir aklın önerisiyle ‘yakalanmamak’ oluyor.

 

 

 

Peki, bu virüse yakalanmamak için alınması gereken en önemli tedbir olarak önerilen ‘evde kalmak’ mümkün mü? Devlet tarafından karantinanın yalnızca hafta sonları ya da resmî tatillerde ilan edildiği düşünüldüğünde, sağlık çalışanlarının dışında yine milyonlarca emekçinin işine gitmek zorunda olduğu ve evde kalmanın herkes için mümkün olmadığı çokça konuşulup tartışıldı. Dolayısıyla bu retorik soruyu yeniden tartışmak ve evde kalmanın sınıfsallığı hakkında gerçeklik aşikârken daha fazla açılım getirmeye çalışmak şu an için doğru görünmüyor. Zira bu yazının yazıldığı kısa süre içinde dahi işini kaybeden, çalışamayan, ücretsiz izne çıkarılan ya da hastalıkla mücadele eden milyonlar devletten sosyal güvence beklerken iktidarın halktan bağış toplayacağını açıkladığı kampanya gibi yaşanan gelişmeler, teorik olarak açıklanmaya gerek duyulmayacak ölçüde ekonomik altyapının ve sınıfsal ayrımların ne denli somut, açık ve vahim olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle yazının devamında sınıfsal ayrımı açıklamaktan çok, bu ayrım koşulları altında kendi disiplinimizden yola çıkarak mimar öznenin6 hangi noktaya denk düştüğünü tartışmaya açmak faydalı olacaktır. Mimari üretim açısından da yeni değerlendirmelere ihtiyaç duyulduğu açıktır; mekân üretiminde doğanın, halk sağlığının, ev içi kullanımların ya da artık lügatimize eklenmiş bulunan sosyal mesafelerin yeni tasarım kriterleri ve paradigmalar üreteceği gözükmektedir. Ancak yaşamsal bir varlık-yokluk sürecinin yaşandığı bu salgın günlerinde, mimarlıktan önce mimarı ön plana almak ya da genelleyecek olursak nesnenin üretimine odaklanmak yerine özneyi gündeme taşımak ve aralarındaki diyalektiği anlamak daha elzem görünmektedir.

 

 

 

Korona öncesi ülkede yaşanan ekonomik kriz koşullarında mimarlık alanında görülen yüksek işsizlik ve kötü çalışma koşullarının üstüne COVID-19 salgınının da eklenmesiyle farklı çalışma alanlarındaki mimarların koşullarına yeniden bakmak ve gelinen noktayı yaşamsal açıdan zorluklarıyla değerlendirmek gerekiyor. Ücretli olarak ofislerde çalışan mimarlar açısından, buralarda gerçekleştirilen mimarlık üretimi büyük ölçüde uzaktan çalışmaya adapte edilebilir olduğu için, evde kalmak şimdilik ‘işverenin rızasıyla’ çoğunlukla mümkün kılınmıştır, ancak ücretsiz izne çıkarılma ya da tamamen işsiz kalma durumuyla karşılaşan mimarlar çoğalmış ya da henüz bu seçenekler önüne sunulmamış olanlar için de risk artmıştır. Evden çalışmaya devam edebilenler için ise ‘esnek’ mesai kavramı devreye girmiş, evden çıkamayan ücretli çalışanın her saati artık mesai saati olabilme özelliği kazanmıştır. Daha açık ifade etmek gerekirse, daha önce en azından ofisten ayrılınca mesai bitiyorken, artık çıkılması mümkün olmayan yeni ofisiniz eviniz olmuş, dolayısıyla ekran karşısında geçirilebilecek çalışma saati günün tamamına yayılarak, belirsizlik hâli sömürüyü artırmıştır. Buna ev içi emek süreçleri ve çocuk sahibi çalışanlar için uzaktan eğitim süreciyle ilgilenmek de dâhil olunca hayatı eve sığdırmanın kolay olmadığı açıktır.

 

 

 

Burada bir parantez açıp akademide uzaktan eğitimin koşullarına değinmekte de fayda var. Mimarlık öğrencilerinin uzaktan eğitim sonucu akademik başarılarında gerçekleşebilecek düşüş ya da verimsizlik gibi konular böyle bir salgın ortamında en son konuşulacak başlıklar arasındadır. Eğitim bir şekilde telafi edilir, ancak bu alanda da kamucu politikaların ihtiyacı yine yakıcı şekilde ortaya çıkmıştır. Uzaktan eğitim için gerekli bilgisayar, internet erişimi ya da sağlıklı eğitim mekânına sahip olma koşullarındaki farklılıklar eşitsizlik tablosunu açıkça göstermiştir. Üstelik her geçen gün sayısı artan, okumak için çalışmak zorunda olan öğrencilerin, bu süreçte işsizlik sonucu yaşayacağı ekonomik bunalım ya da okul yemekhanesinde ucuza yiyebileceği yemeğe ev koşullarında erişemeyecek olması, aile evinde şiddet, baskı gibi bugüne dek halı altına süpürülen tüm gerçekliklerin kendisini gün gibi dayatmasına neden olmuştur. Salgın öncesinde de eğitim bu eşitsiz koşullarda gerçekleşirken, sınıfta öğrencilerin eşitlenmesinin aslında bir illüzyon olduğunun ancak karantina hâlinde anlaşılması ya da eşit ve parasız eğitim talebinin ne yazık ki 1960’ların nostaljik sloganlarında kalmış olması belki de bu süreçten çıkarılacak en önemli dersler arasında yerini almıştır.

 

 

 

Parantezi kapatıp yeniden salgın döneminde çalışma koşullarına dönecek olursak, herkesin evde kalmasının ve ülke genelinde karantina ilan edilmesinin önünde engel oluşturan neden olarak üretimin devamlılığı açıklanmaktadır. Yani her ne olursa olsun, yüz binlerce insanın ölmesi pahasına üretimin devam etmesinin gerektiği söylenmektedir. Ancak bu durumun içsel çelişkileri bugün artık açık seçik görülür hâlde olduğu için toplumsal potansiyeller de barındırmaktadır. Smith’in de dediği gibi “Kapitalizmde toplumsal krizler hâlâ üretim sürecine odaklanır ama artık karmaşık bir toplumsal sistemin merkezine yerleşmiştir.”7 Bu karmaşık sistemin bir anda küresel bir salgınla karşılaşması ise üretimin merkezindeki esas özneleri açığa çıkartmıştır. Bugün üretimin devamlılığını sağlamak üzere evde kalamayan milyonların ya da böylesi olağanüstü hâl koşullarında dahi hâlâ evden üretmek zorunda kalan emekçilerin toplumsal üretimin öznesi olduğu bilince çıkmış durumdadır. Salgın süresince şantiyelerde çalışmak zorunda olan mimarlar, mühendisler ve işçiler, kafa emeği ya da kol emeği harcamak gibi farklılıklarının önemsizleştiği ve sınıfsal olarak aynı tehditlerle karşı karşıya oldukları bir durumdadır. Sanayi şirketlerinde çalışma arkadaşlarının virüs testlerinin pozitif geldiğini öğrenmelerine rağmen çalışmaya devam etmek zorunda kalan mühendislerin kargo şirketi çalışanlarından farkı var mıdır? Yahut büyük teknoloji firmalarının ücretsiz izne gönderdiği plaza çalışanı ile yeniden para kazanmak için çalıştığı kafenin açılacağı günü bekleyen garsonun denk düştüğü sınıf farklı mıdır? Slavoj Žižek’in de özellikle bahsettiği şekilde bu durum öncesinde de evden çalışanların güvencesiz koşulları ve bugün düştüğü bunalım, halen kayıt dışı çalıştırılan binlerce işçinin durumundan çok mu farklıdır?

 

 

 

Tüm bu sorulara verilecek “Hayır” yanıtı bugün özelde mimar özne, genelde ise beyaz yakalılar için koronavirüs salgını sırasında ve sonrasında hayati önem taşımaktadır; çünkü kapitalizmin en karanlık yüzünü gösterdiği bu gibi toplumsal kriz anları, küresel bir çöküntüyü getirebildiği gibi sınıfın mücadelesiyle belirlenen tarihsel ilerleyiş anlarına da sahne olmuştur. Burada önemli olan, evde vakit geçirmek için “özünüze dönün, kendinizi keşfedin” bireyselciliğinin aksine, ait olduğu sınıfın farkındalığını kazanarak yakasının rengine bakmadan yaşam mücadelesi verecek öznenin, doğanın ve mekânın üretiminde denetimin sahipliğini ele geçirmesidir. Korona sonrası için bugün yeniden dünyanın sosyalizmi hatta komünizmi çağırdığı heyecanla yazılıp tartışılırken kapitalizmin krizin üstesinden daha derin bir kriz yaratarak gelmesine engel olmak için nereye bakacağımız hakkında bu yazıya temel oluşturan Smith’in Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi adlı kitabından sözlerle bitirecek olursak:

 

 

 

“Sermaye ile mücadele sürecinde insan doğasını sahiden belirleme şansını yakalayacak olan işçi sınıfıdır. Bu demek değildir ki günümüzde işçi sınıfı, tanım gereği, diğer sınıflardan bir şekilde daha doğaldır. Kendisini kullanan toplumun yönetiminden uzaklaştırılmış bir sınıf olarak işçi sınıfı her bakımdan gayritabiidir ve kapitalizmin ürünüdür. Yukarıdaki sözler sosyalizmin kaçınılmaz olduğu imasını da içermiyor. Ama isyanın kaçınılmazlığını savunuyor; doğa yasasının gereği olarak insan-hayvan, doğal ihtiyaçlarını giderme araçlarından yoksun kaldığında, bu yoksunlaştırmaya bazen şiddetle bazense toplumsal olarak örgütlü biçimde tepki gösterecektir. İsyanın biçimi hiçbir doğal yasa tarafından yönetilmez, bilakis isyan toplumsal bir üründür. Bu isyanın zaferi insanlara kendi tarihlerinin doğal kulları değil gönüllü toplumsal özneleri olmaları için tarihsel olarak benzersiz bir fırsat da sunabilir.”8

 

 

 

* Bu yazı ODTÜ Mimarlık Bölümü, 2019-2020 yılı bahar döneminde Prof. Dr. Güven Arif Sargın tarafından yürütülen “ARCH 613 Critical Theories On Urban Architecture” doktora dersi kapsamında Neil Smith’in Uneven Development: Nature, Capital and The Production of Space adlı kitabına ilişkin gerçekleştirilen iokuma grubu tartışmalarının katkısıyla yazılmıştır.

 

 

 

1. World Health Organization, “Drinking Water”, 14 Haziran 2019.

2. Neil Smith, Eşitsiz Gelişim Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi, çev. Esin Soğancılar, Sel Yayıncılık 1984, s. 101.

3. Korona salgınının hemen öncesinde başlayan mülteci kriziyle sınırda kaderine terk edilen, gerçek mermiyle nişan alınan mülteciler ya da Suriye’de sürdürülen savaş ortamı insan hayatının kapitalist devletler tarafından ne denli önemsendiğini hatırlatan en güncel örnekler olarak hafızalarımızda tazeliğini koruyor.

4. Savunma olarak sosyal medyada paylaşılan mesaj

5. Detaylar için: “Gerekenler yapılamıyor, zira forslu yüzük birilerini koruyor.”

6. Genelleştirmek gerekirse, ‘beyaz yakalı işçi öznenin’ de denebilir.

7. Smith, age, s. 101.

8. Age, s. 102.

 

 

 

 

Kaynak: https://manifold.press/

1 Yorum
  1. Pandemi bize çok şey gösterdi, sağlığı koruma bir statü, sınıfsal bir ayrıcalık ya da dezavantajmış. Devletlerin tümü, çalışana işe gitme demedi, evde kal diye durumu müsait olanlar sağlıklarını koruyabildi. İş kaybına uğrayan hiç kimse doğru düzgün parasal destek özellikle bizim ülkemizde görmedi, ücretlilerin işten çıkarılması önlenmedi. Avrupa ülkeleri ve Kanada ise mali açıdan tam destek verdiler. Fakat onların da sağlık sistemleri neoliberal politikalarla çökmüş olduğu için binlerce insan hayatını kaybetti.

    Orçun Kuzey | 24 Mayıs 2020


Yorum yazmak için


Yetkililer nihayet Berlin’in “tahterevalli” si için yeniden birleşme anıtının zeminini hazırladı…   Editör: MATT HICKMAN   Önemli gecikmelerden ve tartışmalardan sonra, geçtiğimiz ay Berlin’de, 1989’da yeni, birleşik bir Almanya’ya geçilmesini  isteyen protestocuları onurlandıran interaktif bir anıt üzerinde çalışmalara başlandı. Stuttgart ve Berlin’de ofisleri olan bir mimarlık firması olan Milla & Partner tarafından tasarlanan anıt, Almanya’nın […]

Copyright © 2020 All Rights Reserved | Mimdap.org