Archtober: New York’ta Sonbahar ve Mimarlık |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Archtober: New York’ta Sonbahar ve Mimarlık
Share 18 Mart 2020

New York’a gelir gelmez ekim ayının burada özellikle mimarlık adına çok hareketli olduğunu fark ettim, sonra bir New York Times makalesinde (Lila Allen) de ayın mimarlık ve tasarımla dolu olduğundan, yani Archtober’dan [Architecture and Design Month New York City] söz edildiğini gördüm.

Makalede Archtober’da yer alan Open House New York’tan da bahsediliyor, görülebilecek yerlere ve pek çok konuşma, toplantı, sergiye dikkat çekiliyordu. Sonra biraz iz sürünce Archtober’a New York’taki mimarlık okullarının da kendi alt programlarıyla katıldığını, yalnızca mimarlık okulları, odalar vb.’nin değil, pek çok kurumun hatta yabancı ülke misyonlarının kendi gezi, söyleşi gibi etkinlikleriyle dahil olduğunu gördüm. New School’un da neden The Festival of New’u ekim başına yerleştirdiğini anladım. Etkinliklere katıldıkça da içeriklerin akademik, sanatsal ve/veya mesleki nitelikler taşıdığını gördüm. Kısaca, mimarlık ve tasarım adına New York’ta doyurucu bir ekim programı söz konusuydu. Bu kadar kapsamlı olmasa da benzerine Londra’da denk gelmiştim; sanıyorum ‘açık kapı’ kısmı iki kez İstanbul’da da denendi ama bu gerçekten çok kapsamlı, iyi organize edilmiş bir programdı. Allen da Times’taki yazısında kentteki seksenden fazla organizasyonun Archtober’a katıldığının altını çiziyordu.

 

 

Rezervasyon konusunda geç kalmış olsam, pek çoğunda kayıtlar kapanmış veya biletler tükenmiş olsa da daha az popüler fakat ilginç bazı toplantıları, gezileri yakalayabildim. Ayrıca iyi bir durum: Open House New York’ta yer alan açık mimarlık ofisleri için rezervasyon gerekmiyordu. Bir süredir New Path Ways of Practicing Architecture [Mimarlık Pratiğinin Yeni Yolları] gibi bir konuyla da ilgilendiğimden, Archtober’ın özellikle bu kısmı dikkatimi çekmişti; zihnimde dolanan çeşitli sorulara yanıt bulma imkânı olur diye düşünüyordum. Gelen e-posta üzerinden, kullanışlı arayüzle hemen kendime bir program yaptım; yani belli olmuştu, sonbaharda New York sokaklarında olacaktım… Böylece The Festival of New ile başlayan yoğun NY gündemi, bu defa Archtober ile ekim sonuna kadar da öylece devam edecekti.

 

 

İki tur bir iskele…

 

Katıldığım ilk Archtober [Mimarlık Ekimi] programı, Architect in Residence of the Finnish Cultural Institute’un desteklediği Experience Harlem through Senses yürüyüş turu oldu. Harlem’e ilgim eskiye dayanıyordu, bundan yirmi yedi yıl öncesine ait ilginç bir de anım vardı… Dolayısıyla kayıt olabildiğim ve turun ismindeki vurgu, duyularla Harlem’i deneyimleyebileceğimi belli ettiği için (bilmem başka türlüsü mümkün mü) memnun oldum ve hevesle gittim. Bu defaki ilginç şeylerden birincisi, zihinlerdeki Harlem ile karşımızda duran Harlem arasındaki farktı. New York grid’ine yerleşmiş gayet bakımlı apartman blokları, sıraevler ve parkların yer aldığı, “NY NY” bir yerdi! Sonra rehberimiz mimar Taru Niskanen’in önderliğinde bir yandan dolaşıp, duyularımızı ayrıştırma gayretiyle ses, ışık ve gölge, renk ve biçim, hareket ve ritim, ölçek vb. üzerine notlar alırken, bir yandan da Harlem’in kültürel, entelektüel yapısını ve New York yaşantısına etkilerini konuşma fırsatı bulduk. Örneğin Harlem’de çok varlıklı insanların yaşadığını; Sugar Hill bölgesinin entelektüel, toplumsal, sanatsal yaşantıya önderlik ettiğini ve ‘Siyahi Rönesans’ın [Black Renaissance] buradan başladığını; yine bu bölgenin kendine has eylem, mekân ve kişilere ev sahipliği yaptığını ucundan da olsa dinledik. (Rehberimiz bu konu için Terry Baker Mulligan’ın Sugar Hill: Where the Sun Rose over Harlem adlı kitabını önerdi.) Bu arada Taru’nun altı yaşındaki oğlunun büyüyünce New York’ta yaşamak istediğine karar verdiğini, çünkü şu an yaşadıkları Harlem’de, parklarda, çocukların Helsinki’ye göre çok daha cana yakın olduğunu düşündüğünü de öğrendik… İşte New York’un Harlem’i de böyleydi!

 

Harlem, 13 Ekim 2019

 

Şu anda oturduğum NJ West New York’taki apartman dairesinden Manhattan’a bir gemi pruvasından bakar gibi bakıyordum ki çok masalsı… Fakat bu gezi sonunda, acaba geri kalan zamanımı ben de Harlem’de mi geçirsem diye aklımdan geçirmedim değil. Gerçi Bronx’a ilk gidişimde, hele oradaki Yunan marketlerindeki beyaz peynir ve zeytin çeşitliliğini gördükten sonra, Bronx’a mı taşınsam diye de aklımdan geçirmiştim. Veya her okula gidişimde, Greenwich Village’a taşınmalıyım da diyorum. Ya da bizim genç İTÜ’lü ekibin de tavsiyesiyle –ki hepsi orada yaşıyor– bohem/sanatçı Brooklyn’e de bu anlamda, hatta çeşitli listeler üzerinden bakmıyor değilim. Galiba her vesileyle New York’ta dolanıp duruyorum.

 

 

 

The Bronx

 

 

Greenwich Village

 

 

 

Manhattan Bridge, Brooklyn

 

 

Katıldığım bir diğer tur, The Cooper Union-The Irwin C. Chanin Scholl of Architecture programından Archtober’da yer alan Nivola in NY: Figure in Field oldu. Sardunya doğumlu heykeltıraş Costantino Nivola’nın Ocak 2020’de Cooper Union’da açılacak sergisine bir ön hazırlık niteliğinde, doğrudan sergi küratörleri Roger Broome ve Steven Hillyer, danışmanlar mimar Carl Stein ve sanatçı Katie Merz’in rehberlik ettiği, önceden alınmış özel izinlerle birtakım binalara girilerek Nivola’nın kamusal sanat çalışmalarını gördüğümüz, konuştuğumuz bir tur oldu. Böylece uzun yıllar New York’ta, Le Corbusier ile aynı mekânda çalışmış beton ustası heykeltıraş Nivola’nın açık/kapalı kamusal alanı şenlendiren heykellerini görme fırsatı bulduk. Torunu ve son yıllarını geçirdiği evin sahibi de bizimleydi: Gün boyunca akademik açıklamaların yanı sıra birinci ağızdan Nivola, Corbusier, hatta Pollac’ın da yer aldığı hikâyeler dinledik; Corbusier mi Nivola’yı yoksa Nivola mı Corbusier’yi etkiledi spekülasyonları yaptık… Bir diğer başat konu da tabii ‘kamusal sanat’tı ki Nivola’nın bazı çalışmaları yıkılmış, zarar da görmüştü! Kısacası sıra dışı bir program ve geziydi. Burada gezinin bir kısmından, dört noktadan örnekler göreceksiniz; yorum size ait.

 

 

 

 

Louise Randeis High School (1962

 

 

 

Stephen Wise Recreation Area (1962)

 

Junior High School (1958)

 

 

Raymond Loewy House (1955)

 

 

Ardışık iki konuşma dizisi, bir panel (NY literatüründe round-table kullanılıyor) ve iki sergiyle araya giren bir diğer program, New York Cervantes Enstitüsü’nün Cooper Union ile birlikte düzenlediği −İspanyol mimarlık okulları ve mimarlarının New York çıkarması olarak da okunabilecek− XIV Spanish Biennial of Architecture and Urbanism VII Diploma Project Exhibition idi. {MimED YK’nın da ödül alan projelerin dolaşımını hedefleyen bir sergi düzenleme fikri olduğu için, benzer bir düşünceyle hareket edilmiş bu sergileri özel olarak görmek istedim.} Cooper Union’daki diploma projeleri de Cervantes Enstitüsü’ndeki bienal de gayet iyi seçkilerden oluşuyordu; fakat ben burada özellikle Cooper Union’ın ev sahipliğindeki sunuşların birisinden ve devamındaki yuvarlak masada Cooper dekanının provakatif tartışmacı pozisyonundan söz etmek istiyorum.

Stella Betts-Leven Betts Stüdyo adına yaptığı sunuşta Stella Betts’i izlemek –işlerini ve niyetlerini kısmen biliyor olsam da– bir başkaydı; gördüğüm en yoğun ve şiirsel konuşmalardan biriydi! Sunuş yapan diğer bir mimar Anton Garcia idi ve devamında Dekan Nader Teherani’ni sorularıyla yuvarlak masa ‘Dipten bir mimarlık nedir?’ tartışmasına döndü. Böylece entelektüel düzeyi yüksek, ufuk açıcı bir tartışmaya dahil olduk; fakat o ana kadarki gözlemim (bir ara not), ‘Mimarlık nedir?’ tartışmasını da içererek −orasıyla burasıyla− gelinen yerin ‘tektonik’ tartışması olduğuydu! Orası burası ise, duyumsamadan materyal-anıtsal-simgesel olana, anlam ve formu içine alıyordu; yani dönüp dolaştık, dijital devrim filan derken, gelinen nokta eskisiyle yenisiyle tektonik! {Bu arada, 2018-19 güz yarıyılında biz de, İTÜ-MTS P1’de “Tektonik Kültür, Poetik Karakter” temasıyla çalışmıştık, çok da başarılı bir dönemdi. Taşkışla Giriş Holü, Cam Niş’te bir de sergisi olmuştu bu çalışmanın. Darısı kitabının başına diyelim.}

 

 

 

Ve Open House New York gelip çattı. Liste kabarıktı, hava da kısmen yağışlı. Bütün mekânları ziyaret edemeyeceğimi biliyordum, bazı ofisler çok kısa süre için ziyarete açıktı ve listemde iki de bina vardı. Böylece ilk olarak, öğrencilik dönemimden üzerimdeki etkisi güçlü, o zaman ilk galerili ofis yapısı olarak bize tanıtılan Ford Foundation’a gittim. Arkadaşlarıma “Hey gidi, 20. yüzyıl ve dünyayı yeni baştan tarif eden Fordist üretimden bugün hedefini Challinging Inequality olarak koyan Ford Foundation yolundayım” diye yazdım. The Ford Foundation Center for Social Justice… Tabii iyi bir şey! Galerisindeki serginin başlığı da Utopian Imagination! Stüdyonun anahtar kelimelerinden ikisi, çifte kavrulmuş bir durum yaratıyordu ve sergideki çalışmalar da dikkat çekiciydi! Daha önce binaya girme fırsatım olmamıştı, öğrencilikten aklımda kalan, “çalışanlarına içinde dolaşılabilecek bir iç mekân vaat eden bir bina” oluşuydu. İçerisi gerçekten etkileyiciydi… {Nasıl olsa okulda değiliz, değil mi, yani sıfat kullanımı serbest… (Öğrencilerime not) Zor olana girmiyorum.} Küratör Jaishri Abichandani de “Utopian Imagination kurgusal peyzajlar, dönüştürülmüş bedenler ve bir özgürlük metaforu olarak uzay ve uçuşla merak ve sihri uyandırır. …Hepimizi içine alan bir gelecek vizyonu önerir” diye yazmıştı galeri girişine.

 

Ford Foundation

 

Utopian Imagination sergisinden

 

 

Kente yeni eklenen bir bina görmek, yeni bir yer görmek gibi, her zaman heyecan verici gelmiştir bana, özellikle de bu kamusal bir yapı ise. Pier 35 de listemde yeni bir kamusal ek olarak yer alıyordu; fakat gidince zaten açık bir mekânın, yani bir iskele yapısının neden Open House NY içinde yer aldığını pek anlamasam da, ziyaretçilerin dikkatini çekmenin hedeflenmiş olabileceğini düşündüm. Hava da yağışlı olunca, “Hay Allah!” dedim. Yine de salıncağında şemsiyemi açıp piknik yaptım ve böylece ikisi de aslında ‘açık’ olan bu yapıları Open House New York’ta gezmiş oldum. Neyse… Ama tabii daha az da mimarlık ofisi görmüş oldum. Bakalım Pier 35’i siz nasıl bulacaksınız…

 

 

 

Pier 35, NYC

 

 

NYC’deki Mimarlık Ofislerinden Bir Kesit

Aslında ilk ofis ziyaretimi daha Open House NY başlamadan, burada çalışan başarılı genç bir mimarımız aracılığıyla yaptım. Bu ilk ziyaret, ofisin proje geliştirme ekibinden (YTÜ mezunu, Syracuse Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmış) Gamze Kahya’nın rehberliğinde Rafael Vinoly Architects’e oldu. Gamze bana ofisin yapısı ve projeleri hakkında da bilgi verdi. Böylece Manhattan merkezde iki katlı bir binada bulunan bir önceki ofislerinden, o ‘ada’nın tümüyle satın alınması nedeniyle (!) aşağı Manhattan’daki −bir binanın çatı (50.) katındaki− ofislerine henüz taşınmış olduklarını da öğrenmiş oldum. {Vinoly tasarımı bir binayla karşılaşmam yıllar öncesine denk geliyordu: Tokyo Forum binası. 1998 yılında bir konferans için gittiğim Tokyo’da, görülmesi önerilen binalar arasında ilk sırada yer alıyordu ve binanın tasarımının sunulduğu proje yarışmasında zarflar açılırken jürinin yaşadığı şaşkınlık anlatılıyordu: Jürinin ‘bildik bir Japon mimarını düşünerek, o olduğunu zannederek, bu projeyi seçtiğinden’ bahsediliyordu. Ama işte hayat: Zarftan Vinoly çıkıyordu, yani söylence böyleydi. Ülkenin ekonomik patlama içinde olduğu o yıllarda, Tokyo Forum binası aynı zamanda o döneme kadar Japonya’da yapılmış en pahalı bina olarak tarihe geçmişti. (Ofise girip yerde boylu boyunca yatan Tokyo Forum’un mekik maketini görünce bu hikâyeyi hatırladım.)} Sorunca, (Uruguay asıllı Amerikalı) Vinoly’nin bir yerlerde ders vermediğini, pek öyle ortalarda görünen bir mimar olmadığını da öğrendim. Oysa Manhattan’da, bir kısmı ‘ticari mimarlık’ ürünü olarak da değerlendirilebilecek, pek çok iddialı, üzerine konuşulan binanın tasarlandığı yer konumunda Vinoly’nin ofisi. Bunlardan biri de son dönemde NYC siluetini gösteren fotoğraflarda ısrarla yer verilen şu kare kesitli/planlı, en üst kısmında her katta bir dairenin yer aldığı ince uzun gökdelen. Öte yandan, sanırım bu kategori New York’ta sıradan bir gayrimenkul konut projesi kategorisi şu anda ki Vinoly’nin bu gökdeleninin pabucu da dama atılmış, ondan daha ince ve uzunları inşa hâlinde.

 

 

Gamze geceleri binada pek ışık olmadığını söyleyince (sonra karşımda duran bu binaya ben de ara sıra göz atmaya başladım, evet pek ışık yoktu), Suudi prensleri veya Rus baronlarının Manhattan’a az uğradığına veya bilmem kaçıncı saraylarından buraya pek sıra gelmediğine karar verdik ikimiz. Tasarım sürecine ait hemen her işin ofiste yapıldığı, elli-altmış kişinin çalıştığı bu NYC merkez ofisi dışında, web sitelerine bakıldığında, altı şehirde daha ofislerinin bulunduğu anlaşılıyor.

 

 

Vinoly Architecture

 

Open House New York’ta ikisi orta ölçekte, birisi küçük üç mimarlık ofisini görme imkânım oldu. Etrafımdaki diğer mimar ve öğretim üyelerinden duyduklarım ve bu üç ziyaretten anladığım, New York’ta mimarlık ofislerinin hayli yoğun olduğu ve mimarların iş bulma sorunu yaşamadığı, aldıkları ücretlerin hukuk, tıp, mühendislik gibi alanlarda çalışanlarınkine denk değilse de belli bir seviyede olduğuydu. Yine anladığım o ki işler genellikle eski bağlantılar yoluyla gelmekte, yeni bağlantılar da mimarlık dergileri ve internet üzerinden kurulmakta ve çalışanlar ‘normal’ saatlerde ofislerden çıkarak evlerine gidebilmekte!

 

Bu üç ofisten, ağırlıkla mimarlardan oluşan elli-altmış kişilik ekibiyle dört ortaklı PBDW Architects iddialı yenileme işleri yapıyor. Örneğin Palace Theatre’ı on metre yukarı kaldırarak koruyor ve tüm binayı yeniden inşa ediyorlar! Aklınıza neresi geliyor? Güzelim Emek Sineması mı örneğin? Bu arada koruma kurul ve kurallarının NYC’de ne kadar sıkı olduğunun da altı çiziliyordu ki bunu her yerde duyuyordum; yani dünya başkenti olmak öyle kolay değil! PBDW ayrıca okul, konut, ofis, otel ve hibrit programlı projeler yapıyor; en son da Times Square’de New York City’deki en büyük ekranlı bina olduğunu söyledikleri bir oteli tamamlamışlar.

 

Yine elli-altmış kişi fakat ağırlıkla iç mimar ve endüstri ürünü tasarımcılarından oluşan kadrolarıyla üç ortaklı INC Architecture & Design aldığı işleri binadan mobilyaya kadar tasarlayan ve üreten bir ofisti, en çok da otel yapıyorlardı. Son derece donanımlı ofis ortamları (malzeme laboratuvarından dijital baskı makinelerine) ve on üç yıllık geçmişleri de başarılarını göze görünür kılıyordu. Joseph Vance (Architects) ise beş kişilik ekibiyle daha çok town house yaptıklarını belirtti; asansörü olmadığı için Greenwich Village’daki beş katlı binanın beşinci katındaki bu küçük ofisin masraflarını karşılayabildiklerini, yoksa ancak aşağı Manhattan’da uygun bir ofis bulabilecekleri notunu da düştü, daha önceki ofisleri ise Brooklyn’deymiş.

 

 

 

PBDW Architects ve Palace Theatre önerileri

 

 

 

 

 

Joseph Vance Architects

 

New Museum ve Yeni MoMA

 

Ekimin ikinci yarısında iki de müze ziyareti gerçekleştirdim. Hızlıca bir New Museum ve özellikle yapılan değişiklikleri görmek üzere gittiğim yeni MoMA. New Museum’da dikkate değer iki sergi vardı. Hemen giriş katında yer alan As Above, So Below başlıklı sergide Los Angeles’ta yaşayan Meksikalı göçmen Carmen Argote’nin yaptığı ‘çeviri’ gayet ilginçti! Argote yaşadığı çevreden bizzat topladığı kahve, meyve, bitki, teneke kapakları, yapı parçaları gibi malzemelerden ürettiği boyalarla çalışıyor. Yaşantı ve bilgisini, anılarını materyaller aracılığıyla böylesine dönüştürmesi ve bunu dolaylı bir eleştirel pozisyonu koruyarak yapması bana çok etkileyici göründü. Diğer iki sergi Hans Haacke’nin eserlerinden oluşuyordu. Yine çeviri, gösterim/temsil, bir şeyin altını çizmekteki başarı diyelim… Usta sanatçının New Perspectives Tour: Systematic Suspension başlığıyla sergilenen (bilinen) çalışmaları neyin, nasıl sanatın malzemesi/sanat eseri olabildiği konusunda bana en az Duchamp’ın pisuarı kadar etkili göründü; ayrıca ‘Herkes yapabilir ve bilmeden de yapıyor, tanıklık ediyor olabilir’ türünden çalışmalardı bunlar ve çok da şiirseldiler! Haacke’nin diğer sergisi, içeriğinin yanı sıra sergileme biçimiyle de ‘Ancak bu kadar yalın ve güçlü olunabilir!’ diye düşündüren, Gallery-Goers’ Residence Profile, Part 2, 1969–71 idi. Aynı projenin Part 1’ında sanatçı, bölgedeki insanlara, sergisine gelerek, geniş bir Manhattan haritası üzerinde, nerede doğduklarını işaretlemelerini istiyor; sonra 2’de doğrudan kendisi giderek bu yerleri fotoğraflıyor. Duvarda görülen işte bu: New York grid’inin doğu ve batısına göre yerleştirilmiş (mimari) fotoğraf dizileri… Biraz da belki çokça proje sergisi yapıyor olduğumuzdan, bana “Duvardaki bir sergi bu kadar iyi olabilir” dedirtti. Bu üç serginin ve özellikle aşağıda fotoğrafları görülen kısımlarının neden etkili olduğuna dair daha uzunca yazabilirim, fakat detayları artık siz bulun diyorum, hem yerimiz de dar. {Doğrusu gerçekten ilginç, sergi isim vb. için notlarımı teyit etmek üzere şimdi müzenin web sayfasına gittim, şöyle bir ibareyle karşılaştım: Join us to create a collaborative kinetic installation inspired by “Hans Haacke: All Connected.” Ve diğer sergi için de ‘çeviri’ ile ilgili çok benzer yorumlar var. Ne diyelim, iyi hoş.}

 

As Above, So Below, C. Argote

 

 

 

 

Neyse MoMA’daki sergilerin içeriklerine girmeyeceğim, ama oldukça iyi bir seçki söz konusu; mimarlık ağırlığı da artmış! Sadece Julie ehretu’nun “Emprical Constructions, İstanbul” adlı tablosunu anayım burada. Yeni MoMA ile ilgili ilk gözlemim, müze-kent arakesitinin artırılmasına yönelik çaba ki bu da ağırlıkla sirkülasyon mekânları, özellikle merdivenler üzerinden yapılmış. Bu ara-kesitin en çarpıcı olanı ise, bir geçiş mekânı değil bir durak; en üst kattaki teras. Merdivenlerdeki ara-kesitler müze dolaşımı ve kent arasındaki geçişi sağlarken, burada daha sergi mekânından dışarısını, New York’u görmeye başlıyor, önünüzdeki sergi mekânını da katederek –ki etkili bir heykel sergisi− terasa/balkona çıkıyor ve bu defa doğrudan aracısız MoMA’nın da sahnesinde yer aldığı NYC’ye uzanıyorsunuz. {Bu konuda da uzun uzun yazılabilir.} Bu tür ‘uzayan’ bir bakış giriş katında bu defa yeraltına doğru uzatılıyor ki müze mağazası büyük bir boşluk olarak oraya yerleştirilmiş. Dışardan yani sokaktan gelirken de bu kocaman boşluğu, alışveriş mekânını görmemeniz mümkün değil!

 

 

MoMA-NYC Arakesiti(geçiş mekânlarından şehre uzatılan bakış)

 

 

MoMA-NYC Arakesiti (sergi mekânından balkona ve şehre uzatılan bakış)

 

 

NYC-MoMA Arakesiti (şehirden müzeye, tasarım dükkânına uzatılan bakış)

 

 

Yazarken, 9/11 Müzesi’ni düşünüyorum… Orada da yeraltında, tam da nereye kadar gittiğini anlamadığınız bir boşluk var, bir rampayla dolanarak aşağıya doğru iniyorsunuz fakat dışarıdan bir büyük yeraltı boşluğu üzerinde olduğunuzu anlamıyorsunuz. Hem de meydan çok büyük bir çukurla içine çöktüğü hâlde. Yeraltından yukarıya doğru yükselen binaya adım attığınızda da aşağıya doğru bir girdaba girdiğinizi anlamıyorsunuz, hatta bu ışıklı giriş sizi yukarı doğru atıyor. Neredeyse yeraltını görmeden binadan çıkıp gidebilirsiniz de. Oysa yerin altında, yerin dibine kadar giden bir girdap, büyük bir boşluk var {Şimdi 9/11 de nereden mi çıktı? Bkz. NY | NY [01–15 Ekim 2019]}

 

 

New York’ta Sonbahar

 

 

New York’ta sonbahar her yerde olduğu gibi çok güzel… Etrafta yaprakları kızarmış ağaçların fazlalığı ve aslında New York ve New Jersey’nin yemyeşil, ormanlık eyaletler olması sonbahar manzaralarının ön plana çıkmasına sebep oluyor. Romantik sonbahar turları söz konusu buralarda. Ben de yağmurlar başlamadan acaba böyle bir sonbahar yaprakları ziyafeti mi çeksem kendime diye düşündüm ama saydığım nedenler, bunun için ille de şehir dışına çıkmanızı gerektirmiyor. Tabii bir de Central Park var fakat hafta sonu o kadar kalabalık ki! Bir sonraki yazıda bahsedeceğim Dia Art Foundation’ın müzesi Dia Beacon ziyareti biraz da böyle bir ziyaretti. Ağaçlar ve yapraklar başrolde olsa da sonbahara neşe katan diğer bir olay da anladığım kadarıyla artık dinsel içeriklerinden neredeyse tamamen sıyrılan fakat kuşkusuz ticari pompalamaların eksik olmadığı Halloween [Cadılar Bayramı] kutlamaları. Kendi adıma neşeli ve biraz da amacına uygun olarak ürkünç bulduğumu söylemeliyim bu kutlamaları; ama çocuklar da büyükler de pek seviyor…

 

Central Park’ta Sonbahar

 

 

Greenwich Village’de Cadılar Bayramı

 

Penceremden NYC

Ve artık olmazsa olmaz “Penceremden Manhattan” ile New York notlarının üçüncü bölümünü bitiriyorum.

 

 

Penceremden NY

 

 

 

{Tüm fotoğraflar ve videolar: Ayşe Şentürer}

Kaynak : manifold.press


Yorum yazmak için


Kadim yerleşimlere ‘Şehir’ derim.. Planla yapılanlara ‘Kent’..

Copyright © 2020 All Rights Reserved | Mimdap.org




Türkiye'nin Lider Yapı Platformu