Mimdap
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim
ANA SAYFA
Neo-liberalizm şehirleri kırılgan hâle getiriyor / Korhan Gümüş
Share 13 Temmuz 2016

Terörün havalimanlarını seçmesinde hiç şüphesiz küresel ağlara bağlayan merkezler olmalarının önemi var.

 

 

 

 

Londra, Roma, İstanbul gibi şehirlerin havalimanları çoğu zaman şehirlerin nüfuslarını kat kat aşan transit yolcuların kullandıkları aktarma merkezleri hâlini aldı. Bu yüzden tıpkı bir mıknatıs gibi çalışıyorlar. Büyük otel zincirleri, teknoloji, kongre- fuar organizasyonu şirketleri, depolama- lojistik firmaları havalimanlarının yakınlarına yerleşiyor. Bu nedenle teröristlerin havalimanlarını seçmesinde “ülkeyi kalbinden vurma” emellerinin olduğu söylenebilir. Dikkati çeken nokta şehirlerde güvenli kamu alanları ve güvenlik önlemleri arttıkça, risklerin artması. Hizmet verenlerin robotlaştığı, saldırganlara hedef olabilecek birbirini tanımayan insanların yığıldığı havalimanları gibi kamu alanları, transfer merkezleri, modern şehirlerdeki en riskli alanları oluşturuyor. Bu yüzden havalimanlarında geçmişte olmayan güvenlik yöntemleri geliştiriliyor. (Ancak çıkış kapısından denetimsiz içeri girmek, yolcu karşılamak mümkün.) Sorun ölmeyi göze almış olan teröristlere, canlı bombalara karşı güvenlik önlemlerinin yeterli olmaması.

 

 

 

 

ŞEHİRLİLER KAYBEDİYOR

 

 

Bugünlerde İstanbul’da dönüşmekte olan kamu alanlarından biri de iskeleler, metro istasyonları ve otoyolların düğüm noktalarını oluşturduğu transfer merkezleri. Büyükşehir Belediyesi başta deniz ulaşımı olmak üzere kamu sistemini katılımcı bir şekilde güncelleyerek yönetemediği için kıyılar çeşit çeşit motorcuların, tur teknelerinin, özelleştirilmiş olan İDO’nun iskeleleri ile doluyor. Bunlara örneğin Yenikapı gibi bir yerde metro hatları, otoyol tünelleri, şehirlerarası deniz ulaşımı da eklenince, İstanbul’da yeni ve büyük transfer merkezleri oluşuyor. Bu durumda şehirlilerin ulaşım diye baktığı işleve yerel yönetimler ticaret diye bakıyorlar, doğal olarak. Marmaray projesinin transfer merkezinin bitişiğine kırk bin metrekarelik dev AVM projeleri tasarlatabiliyorlar. Kıyılara hukuk normlarına aykırı olarak, imtiyazlı şirketler aracılığıyla binlerce metrekarelik transfer merkezleri ve içine AVM’ler yapmaya çalışıyorlar. Tıpkı merkezî yönetimlerin şehri sanki topyekûn bir transfer platformu hâline getirerek, ulaşım altyapısını, havalimanlarını, kıyılarını kâr sağlayabilecekleri müşterilere pazarlamaları gibi. Şehirliler temiz havalarını, doğalarını, tarihlerini kaybediyorlar.

 

 

 

 

Son olarak Kabataş’ta yapılması öngörülen Martı Projesi’nde de yönetimin amacı İstanbul’un en değerli kıyılarından birinde, fütursuzca onbinlerce metrekare dolgu yapıp, içine restoranlar, kafeler, mağazalar doldurmak. Yönetimin derdi deniz ulaşımı için bir yönetim planı hazırlamak, halkın taleplerini karşılamak değil, imtiyazlı kuruluşlar için kıyıyı imara açmak. Bunun yanında aynı zamanda şehirlilerin ulaşım ihtiyacından kazanç elde etmek. Çünkü, örneğin Kabataş gibi bir yerde, deniz ulaşımında başka şehirlerdeki gibi bir otorite bulunsa, hem bu kadar iskele, hem bu kadar kaos olmaz. İskeleler, tarifeler, ulaşım araçları, hizmetler çok daha iyi yönetilebilir. Ancak yönetim burada yalnızca imtiyaz sahibi bir piyasa aktörü gibi davranıyor. Bu yüzden bir yönetim planı hazırlamadan, katılımcı bir kurumsallaşma sağlamadan hizmet sağlayıcılar ile halk arasında yalnızca bir bariyer kuruyor, gerisini bırakıyor. Kabataş’ta yapılan proje tıpkı Yenikapı’daki “Dalgalı Deniz” (o büyüklüktekine “tsunami” deniyor) AVM projesi gibi. O proje de yalnızca itiraz etmekle kendisini sınırlandırmayan bir sivil inisiyatif tarafından güçlükle durdurulabilmişti.

 

 

Başka bir ölçekte bütün otogarları tek merkezde toplamak mı daha doğru, yoksa mümkün olduğu kadar dağıtmak mı daha doğru, bunun da tartışılması gerekiyor, örneğin. Yönetimler neden bu tip yerleri merkezîleştirme eğilimindeler, bir de buna bakmak lazım. Genellikle yönetimler bu merkezleri kurarak şehirlilerin ulaşım ihtiyaçları üzerinden gelir elde etmeye çalışıyor. Ulaşım giderek özelleştiği için, kamu yönetimleri hiç gerekli olmadığı hâlde otobüs firmalarını kendi kontrolündeki otogarlara yönelmeye zorluyor. Bunu yaptığı gibi, aynı zamanda AVM’ler, restoranlar, kafeler ile bu alanlardan kira toplamaya çalışıyor. Tıpkı merkezî hükümetin limanlar, havalimanları, köprüler üzerinden gelir sağlaması gibi. Böyle olunca bu transfer merkezleri şehirlerin en ruhsuz, en pahalı, kullanıcıların adeta rehin alındığı yerler hâline geliyor.

 

 

Homojen bir toplum yaratma düşü ister istemez terörü destekliyor. Neo-liberal sistem liberal değil, giderek daha fazla ulus-devletleşme, daha fazla imtiyazcı ilişkiler, yandaşlar üretmek demek. Bu yüzden dışlayıcı bir çıkar ortaklığı. Bu tür yönetimler çevrelerindeki memnuniyetsizleri şiddet yoluyla imha etmeye çalışıyorlar. Çünkü otoriter, yandaşlarına ayrıcalık sağlayan yönetimlerin en büyük korkusu kendi kontrolünde olmayan bir şehirleşme modelinin gelişmesi. (Örneğin Gezi’yi bir bakıma fragmantasyonu içine alan bir kamu modeli olarak tanımlayabiliriz.) Bu yüzden kamu alanını kapatmaya, yandaşları ile birlikte ele geçirmeye çalışıyor. Ama uyguladığı şiddet kimi zaman kontrolü kaybetmesine yol açıyor. Bu tür yönetimler kontrolü ellerinde tutmak için çocukların bile öldürülmesine yol açacak sınırsız bir şiddet uygulayabiliyorlar. Bu yüzden bu tür projeler kamu alanlarını yalnızca terörün hedefi hâline getirmekle kalmıyor. Farklılıkların temsilini kamu alanından dışlayarak, seyirlik nesneler hâline getirerek, şiddet uygulayarak adeta terörü destekliyorlar.

 

 

Bu tür yönetimler, sivil toplum içindeki farklılıkların siyasal alanda temsil edilmesini şiddetle engellemeye çalışıyorlar. Fragmantasyonu kamu sahasına dâhil etmek yerine dışlıyorlar. Bu durumda şiddet taraftarları, kendisinden farklı olanları imha etmek isteyenler çoğalıyor. Görüldüğü gibi “terör” deyince karşımızda yalnızca teröristler yok. Keşke öyle olsaydı, yani yönetimlerin göstermek istediği gibi olsaydı, o zaman terörle mücadele etmek çok daha kolay olurdu. Terör aynı zamanda beslenen bir şey. Terör, buzdağının görünen küçük bir bölümü. Buzdağının asıl kitlesini kendisinin ya da başkalarının haksızlığa uğradığını düşünen topluluklar oluşturuyor. Saldırılar, şiddet eylemleri, bu kitlenin temsilini sağlıyor. Terör, şiddet yoluyla ayakta duran yönetimlerin seslerinin duvardan geri dönen bir yankısı gibi. Artık düşünce özgürlüklerinden yana olanları, muhaliflerini “teröristler” veya “terör örgütüne destek verenler” olarak göstermeye ve suçlamaya çalışan yönetimlerin terörün asıl destekçileri olduğunu görmemiz gerekiyor. Ülkeyi de bir kamu alanı olarak görürsek, kırılganlığı artıranın bizzat farklılıkları yok eden, kamusal alandan dışlayan yönetimlerin olduğunu düşünmek çok da yanlış olmaz.

 

 

 

Kaynak: Taraf

 

1 Yorum
  1. Neoliberalizm, korunaklı bir kent ve toplum yapısını kozmopolit saldırılara, her türlü şiddet içeren saldırıya ve bunlara önlem alacağını iddia eden resmi polis yapılanmasının kaba saba orantısız uygulamalarına açık hale getirmiştir.
    Bizdeki İstanbul havalimanı saldırısı daha da belli bir adresten, yıllardır içerden beslenen fanatik dinci yapının vahşetidir.

    necmi yazgan | 25 Temmuz 2016


Yorum yazmak için


    Editör: Donna GlassBrand       Kurumsal risk hakkında düşünürken, genellikle kritik bir unsuru – onu yöneten insanları – görmezden geliriz. Yıkıcı teknolojilerin çoğalması nedeniyle, risk yöneticisinin rolü yeni bir anlam kazanmıştır ve yeni beceriler gerektirir. Risk ortamı hızla değişiyor. Şirketlerin risk yönetimini kapsayıcı stratejilerine dahil etme ve doğru insanların bununla başa çıkmalarını […]

Copyright © 2020 Mimdap.org