İznik Ayasofya’sı “Korunmuş” mu? |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
İznik Ayasofya’sı “Korunmuş” mu?
Share 18 Aralık 2013

Bugünkü biraz da sıradan şehirleşmenin kurbanı olmuş biçimsizliklerini bir kenara bırakırsanız İznik konumu itibariyle tarih içinde çok önemli bir merkez olmuş bir yerleşim birimi.

 

 

İznik Ayasofyası restorasyon sırasında

 

Bizans’tan itibaren İznik bir sur kenti, kent devleti olmuş, Hıristiyanlık için merkez sayılacak bir mertebeye yükselmiştir. Daha sonra Osmanlı döneminde de bir “Osmanlı kenti” olarak çeşitli camiler, hamamlar, hanlar ile donatılmış uzun yıllar da ticari olarak önemli bir merkez olmuştur.

 

İznik bugün nasıldır sorusu geçmişiyle karşılaştırıldığında elbette soroulabilr ama bu gözlemin konusu, İznik Ayasofyası ve onun restorasyonu.

İznik Ayasofya Müzesi (Cami) nedir, nerededir, ne zaman yapılmıştır?

325’te İmparator Konstantinus, İstanbul’u (Bizantion) Bizans’ın Başkenti ilan ettiğinde Hıristiyan lığın ilkelerini belirleyecek ilk evrensel konsili de İznik’te (Nikaia) topladı.

 

Restorasyon sonrasında kilisenin genel görünümü

 

 

Bu sırada Ayasofya henüz inşa edilmemişti. Kesin yapım tarihi bilinmemekle birlikte 4.- 8. yüzyıllar arasında inşa edildiği bilinen bazilika planlı Ayasofya Kilisesi, özellikle 787 yılında İznik’te toplanan 7. Ruhani Konsil ile ünlüdür.

 

Ayasofya’nın restorasyon sonrası düzenlenmiş girişi

 

 

Ayasofya’da toplanan, 350 piskopos ve çok sayıda keşişin katıldığı 7. Konsil bütün Hıristiyanlarca kabul gören son konsildir ve bu inancın şekillenmesinde çok önemli rolü olmuştur.

 

Bu nedenle Hıristiyan aleminde İznik kenti özel bir öneme sahiptir ve her yıl bir çeşit Hac ziyareti yapan yüzlerce turisti kendine çeker.
İznik’in 1331’de Orhan Gazi tarafından alınmasından sonra camiye çevrilen Ayasofya, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Mimar Sinan tarafından onarılmıştır. Mimar Sinan bir mihrap ilave edip yan neflerde büyük kemer açıklıkları oluşturulmuştur.
Çeşitli depremler ve yangınlarda tahrip olan yapı 19. yüzyılda terk edilmiş, 1935-1936 yıllarında yapılan sondaj çalışmalarından sonra 1953’te İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından kazılarak Bizans dönemine ait renkli taban mozaikleri ile sıva altında kalmış freskleri ortaya çıkarılmıştır.

 

 

Bugün Ayasofya’ya bakış

 

 

1979-1981 yıllarında çevresindeki topraktan arındırılan yapının bütünü ve 1985’te güney doğusundaki mezar şapeli olan ek yapısı ortaya çıkarılmıştır.

 

Minareye çevrilen eski çan kulesi minare olarak restore edilmiş ve 2007’de Müze olarak ziyarete açılmıştır.

 

Eyvah, restore ediliyor…

 

Restorasyon kararı alınan önemli eserler için normal olarak sevinmemiz ve bu eserler yok olmadan tekrar topluma kazandırılıyor olmasından sevinç duymamız gerekiyor. Bir kısmı zamana karşı direnemeyen eserleri kuralına uygun olarak düzenlemek, onarmak, işlevlendirmek,… elbette bugünün bir gereği, çağdaş bir tavır.

 

 

 

 

Ancak özellikle Osmanlı öncesi bazı mühim ve halen nasıl ayakta kalabildiyse bugüne kadar kalıntılarıyla bile olsa günümüze kadar var olduğunu anlatabilen yapıların “restore edileceği” haberi aynı zamanda bir endişeyi de beraberinde getiriyor.

 

 

Daha önce çan kulesi olan yere Orhangazi kente egemen olduktan sonra yapılan minare

 

 

Bu konuda ortak makalelerinde Nur Altınyıldız Artun, Zeynep Baransel şöyle yazıyor: ” Osmanlı döneminde cami olarak kullanılan ve cumhuriyet kurulduktan sonra müzeye çevrilen Bizans kiliselerinin teker teker yeniden camiye dönüştürülmek üzere ‘restorasyon’ları, kaygı uyandırıyor. Çünkü buradaki ‘restorasyon’ sözcüğü artık herhangi bir tarihi yapının mimarlık değerinin ihyası, binanın onarımı anlamını taşımıyor; tarihsel değerin yerine dinsel değerin ‘restorasyon’unu gündeme getiriyor. Üstelik yaygın olarak kullanılan tabirle “aslına uygun hale getirmek” dendiğinde kastedilen, yapının aslı ya da asıl işlevi olan kilise değil, sonraki kullanımı cami olunca, bu süreç ‘asıl’ olana ait kimi değerlerden vazgeçmeyi gerektiriyor. Müze iken açıkta kalabilen Hıristiyanlığa dair simgelerin, duvar resimlerinin, mozaiklerin yapılar cami olarak ibadete açıldığında nasıl örtüleceği sorusu konunun odağında yer alıyor. Aslen kilise olan yapıların cami, ya da tersi, camilerin kilise olarak kullanılması, tıpkı pagan tapınaklarının kiliseye dönüştürülmesi gibi, bir zamanlar yaygın bir uygulama. Ama ‘kültür varlığı’, ‘dünya mirası’ gibi kavramlarla donanmış çağdaş koruma yasaları ve uygulamalarının çerçevesinde, yıllardır müze olarak gezilen kiliselerin bazı unsurlarını ortadan kaldırmak pahasına, hele bir gereksinim de söz konusu değilken, camiye çevrilmesinin çoktandır yeri yok.” (1)

Açıkçası, İznik Ayasofya’sı gezildiğinde bu kaygıların hepsinin somutlaştığını görüyorsunuz.

 

Nasıl “korunmuş”?

 

Ayasofya Müzesi ve Camisine genel olarak dıştan bakarsak ve detaylara takılmazsak, bu eserin ömrünün uzatıldığını düşünebiliriz. Yıkılmaktan kurtarılmış ve neredeyse yeniden “gıcır gıcır” hale getirilmiş, İznik gibi bir kentin orta yerinde üstelik turistlerin akın ettiği bir yapının üstelik artık “ibadete de açılmış” bir cami hakkında ne gibi bir sorun olabilir?
Birinci sorun, dünya mirasına konu olan Hıristiyan dininin özel bir kilisesini restore ettikten sonra, aslı olarak bu kimliğini öteleyerek “cami olarak ibadete açma” iradesidir.

Kilisenin girişindeki duvarların tamamlanmasındaki katmanlar ve ve sorunlar…

 

 

” Hıristiyan inancının şekillendiği yapıların en önemlilerinden biri olarak yerli ve yabancı pek çok turistin ziyaret ettiği ve henüz birkaç yıl önce restorasyonu tamamlanan Ayasofya Müzesi’nin cami olarak bir dini bayramda açıldığını biliyoruz.
Bu yönde atılan adımlar büyük bir sessizlik içinde, halkın ve uzmanların görüşü alınmadan gerçekleştirildi ve İznikliler bir oldu-bittiyle karşı karşıya bırakıldı.

 

Şimdi ise ‘halk istedi’ deniyor. İznik Ayasofyası bir dünya mirasıdır ve bir ilçe başkanı ya da birkaç milletvekilinin isteğiyle bir müze camiye çevrilemez.

 

Mülkiyeti resmen kimin üzerinde olursa olsun ve ne adla kayıtlara geçmişse geçsin burası uluslararası öneme sahip bir yapıdır ve bir anıt müze olarak restore edilmiştir.” (2 )

 

İznik Ayasofyası için olanların bir kısmı ve mesela Trabzon Ayasofyası, Antalya Kesik Minare, İstanbul’un en eski kilisesi olan, 463 yılında Patrik Studios’un vakfettiği Vaftizci Yahya Kilisesi gibi isimleri çoğaltılabilecek bir çok eser “camiye” dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

 

Ayasofya Kilsesi ve ya Osmangazi Cami içinin bugünkü görünümü

 

“Camiye dönüştürme tartışmaları ve uygulamaları İznik, Trabzon ve İstanbul’daki Ayasofya Müzeleri ile sınırlı değil. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Antalya’daki Kesik Minare’den arta kalan yıkıntılar üzerine cami inşa etme kararı da büyük tepki toplamıştı. Antalya Mimarlar Odası kararın engellenmesi için mahkemeye başvurdu. Aslen bir Roma tapınağı olan Kesik Minare, hem Bizans, hem Selçuklu ve hem de Haçlılar’dan izler taşıyor. 2007 yılında Antalya Müzesi, Akdeniz Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi işbirliğiyle kazı çalışmaları yapılmıştı. Kazı ve restorasyon çalışmaları sonunda Kesik Minare alanının Antalya Açıkhava Müzesi ve Arkeoloji Parkı olarak hizmete açılması planlanıyordu. Ancak aradan geçen sürede, bu konuda hiçbir adım atılmadığı gibi, alan bir çöplüğe dönüştü.” (3)

 

 

 

Kilisenin orta nefi, apsiste yer alan konsül toplantıları da yapılan bölümü

Diğer önemli nokta ise düpedüz yapılan restorasyon projesinin kendisi, kilise içerisindeki ve dışındaki düzenleme kriterleri, ele alınan “yeniden yapma” teknikleri, iş olarak restorasyon ameliyesinin hassasiyeti. Muhtemelen bütün bu noktaların hepsinde sorunlu oluşu gözden kaçmamaktadır.

 

Çok iyi “korunmuş” Ayasofya

Gelelim restorasyonu yapılarak halka açılmış olan Ayasofya Camisi ((!) kimilerine göre kilise…) işinin kendisine. Nasıl bir yöntemle, nasıl bir ‘incelikle’ ve uzmanlıkla bu önemli eser korunmuş. Sahiden bu önemli eser nasıl korunmuş?

 

Oysa o günlerin hızıyla; Vakıfların yaptığı bu hizmeti öne çıkaran, yapılış eşeklini öven bazı yazılar üstelik “restoratörler.com” diye bir haber kaynağında şu şekilde verilmiş: “İznik ‘te , yaklaşık 90 yıl aradan sonra 2011 ‘de Kurban Bayramı namazı ile ibadete açılan Ayasofya Camisi ‘nin restorasyonu bir yıl içinde tamamlanacak. Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem, tamamlanma aşamasındaki restorasyonu genel olarak beğendiğini, çalışmaların minimum müdahale, maksimum koruma prensibiyle yürütüldüğünü belirtti. Cami içindeki soğukluğa dikkati çeken Ertem , ‘Pencerelerin takılmasıyla ısı problemi de ortadan kalkacak . Pencerelerin takılması dışında burada başka bir müdahaleyi gerekli görmüyoruz’ dedi.” diyor.

 

Kilisenin saçaklarını oturtmak için yıkılmış beden duvarlarının tamamlanması. Dikkatle izlemek gerekir sahiden…

 

Görüldüğü gibi İznik Ayasofyası’nın açılışıbım bir Kurban Bayramı bayram namazına denk getirilmesi “müjdesi” yanında bilgi içeren cümleler Vakıflar Genel Müdüründen gelmektedir. Müdür Dr. Adnan Ertem bir kere gidip görerek söylediğini varsayarsak, yapılan restorasyon işini “iyi” bulmuş ve beğenmiş. Hatta daha teknik bir dil kullanarak, buradaki işlemin en az müdahale ile gerçekleştirildiğini söylüyor. Peki gerçek öyle mi?

 


Öncelikle tamamlamaların hiç de az olmadığını ve minumum olmadığını söylemek lazım. Üstelik müzenin dışından ve giriş bölümünden başlayarak yapılan duvar tamamlamalarının ustalıkla yapıldığını söylemek çok zor. Beşik çatıyı taşıyan ve girişe üçgen alın veren duvar ise dokusu, malzemesi, işçiliği, eski beden duvarından bariz bir şekilde dışa çıkmış olmasıyla en azından hoş değil demek lazım. Yeni ve tamamlana bölümleri gizlememek, onu okunur bırakmak elbette doğru bir tavır. Ama yapamamak başka birşey tabi.

 

Vakıflar Müdürü Ertem aynı haberde şöyle devam ediyor: ” 2007 ‘deki restorasyon sırasında çatının aslına uygun olarak yapılmadığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığını ‘ Burada tarih içinde birçok deprem ve değişim meydana gelmiştir . Projenin hazırlanması aşamasında sanat tarihçisi gerekli araştırmayı raporunu yazmıştır. Sonrasında Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu buna göre karar vermiştir. Çatı da kurul onaylı projeye göre yapılmıştır” diyor. (4)

 

Kilisenin yeni yapılan ahşap çatı örtüsü ve onun alttan görünüşü

 

Ayasofya Kilisesinin iç mekan olarak da kullanılması niyeti, üstelik bu kilisenin 1331 yılında Orhan Gazi tarafından camiye çevrilmiş olması referansıyla restorasyonunun yönünün Orhan Gazi Camisi açılışı şekline çevrilmesi projeyi belirlemiş görünüyor. Bu yüzden bir kere yerde hemen giriş kapısı önünde artık ayak basılmasın diye korunan bölüm gibi kilisenin tam orta nefi bölgesindeki geniş bir alan ahşam bir yükseltilmiş döşemeyle örtülmüştür.Bu yüzden eserin döşeme kaplaması izleri örtülmüş olmaktadır.

 

Bu minareye bu kapı? Hani “orijinal” restorasyon yapıyordunuz ?

 

 

 

 

 

Diğer yandan Vakıflar müdürünün “hayır uygun yapıldı” diye savunduğu çatı örtüsüne gelelim. Elbette tarihi mekanlarda iç mekan olarak kullanmak gerektiğinde bu tarz tamamlamalar yapılmalıdır. Ancak hem yapıldığı dönemini gösteren şekilde ve hem de “aslına uygun” bir şekilde. Bu büyüklükte bir çatının “aslının ne olduğuna” dair hiç bir grafik, çizim, eski halinden bir yansıma ve belge yokken bir anlamda yeni olduğu her şekilde belli olan ve görüntü olarak cılız ahşap karkas sistem en azından “göz doldurmuyor” denebilir. (4)

Saçak uçları ve kiremit örtünün bitimleri göze çarpacak eksiklikler içeriyor

 

İznik Ayasofyası’nın restorasyon beceriksizlikleri kilisenin saçak uçlarında, fener kubbelerinin kiremit altlarının renkli sıva ile dolduruluşunda bariz bir şekilde fark edilmektedir. Taş duvar dokusunun tamamen bittiği ve harçla dolu bu yüzeylerin Vakıflar müdürünün iddia ettiği gibi “orijinal” olması mümkün değil.

 

Yine yapının boşluklarının doğramaları da belgeye dayanmayan bir restorasyonun şahidi gibi. Bütün dünyada burada da denendiği gibi sade camla modern bir teknikle boşluklar örtülebiliyor. bir iki noktada “tam aslı gibi” doğrama ve dönemin tekniğine uygun parça camlardan bir pencere kapatılmış olsa, kilisenin ışık alan yüzeylerinin orijinal hali ile ilgili yeterli fikir alınmış olup ger kalan boşluklar bugünün anlayışıyla elbette örtülebilir. Ama o takdirde burada yapıldığı gibi kasa ve cam takılmazdı.

 

 

Epeyce farklı bir düşünce ile yazılmış bir tanıtım yazısı. Niye müftülük bu yazıyı yazmış anlama zor.

 

 

Bitirirken…
Bu ülkenin tarihi değerleri bakım, özen ve sevgi bekliyor. Ancak “biz her şeyi yapıyoruz” diye özensiz, belgesiz, dikkatsiz iş yapmak zannedildiği gibi geçmişe, atalara, ülke tarihine hizmet etmek demek değildir. Doğru olan, bilgiye dayalı bir şekilde bu restorasyonları gerçekleştirmek, yeterli uzmanlık yeterli açıklıkla ve kamuoyu ile paylaşarak bu işleri yapmaktır.

 

 

 

Kaynaklar
1 Nur Altınyıldız Artun, Zeynep Baransel, Kiliseler Osmanlı Restorasyonu, Skopbülten 2013
2 Füsun Ertuğ, Dr. Arkeolog, İznik Ayasofya Müzesi Cami Olamaz, BİANET 2011
3 Kesik Minare Cami mi olsun, www.sabah.com.tr/Akdeniz2013
4 İznik Ayasofya’ya maksimum koruma, restoratörler.com, 2013

 

Yayını Hazırlayan : Y.Mimar Hasan Kıvırcık

 

 

5 Yorum
  1. Bana inanılmaz geldi bir yerde. Dikkat etmesek her şey için ne güzel oldu demek mümkün. Biraz daha yakından bakınca başka bir sonuç ortaya çıkıyor.

    zeynep şahin | 18 Aralık 2013

  2. Bu anlatılan senaryo yani eski eserlerin ortadan kaldırılmayıp bugüne kadar gelen özellikle kilise havra gibi başka dinlere ait olanlar bir biçimde sonraki cami kullanışları öne çıkarılarak yenileniyor. Mümkünse geçmiş tarihleri buzlu cam altında okunamayacak şekle getiriliyor.
    Bir biçimde tutuculuk diyebiliriz. Fakat restorasyonun da tanıdık ahbap eliyle şişirme yapıldığı görülüyor ne yazık. Geçmiş olsun hepimize.

    Mehmet Bingöl | 19 Aralık 2013

  3. Dahası nedir kardeşim. O kadar sık eleyip dokuyorsunuz ki! Yapmış işte yapan. Yok çatı orijinal değil, duvarlar şişirme, içi camiye dönüştürülmüş falan.
    Bizde tarihi esere kıymet veren ve bu gözle bakan var sanki. Benzer hataları Topkapı sarayında da iki yıl önce biten Süleymaniye’de de bulursunuz ararsanız. Burası Avrupa ülkesi mi ki meseleyi böyle sorguluyorsunuz. Koca koca kurul hocaları ellerinde kalem şunu yapma bunu yapma demekten başka birşey bilmez, yapılan restorasyonların birkere başına gitmezken siz İznik Ayasofyasının bu kadar çıktığına, yerine bir Selçuklu kümbeti yapılmadığına dua edin bin kere.

    Mesut Şişli | 20 Aralık 2013

  4. Kapsamlı ve titizlikle ele alınmış eleştiri yazınızı bir “mimarlık ve restorasyon” kritiği olarak görüyor, hazırlayanlara teşekkür ediyorum.

    fikri ünal | 21 Aralık 2013

  5. Bu dönemde yani AKP nin iktidar olduğu zamanda birçok tarihi esere el uzatılmıştır. Tarihi yapıları yaşatmak zor bir iştir ve bu önemli görevin bir devlet politikası olmadığı yerlerde işi üstlenen kahramanlar kendi bilgileri kadar ve bazen de aceleyle ortada iş görünmesi için ağır sorumlulukları olan bu işleri yapmaya çalışırlar. Ben burada da onu görüyorum. Koruma için devletin herşeyi usulünde bir desteği olmayınca ucuza, yalap şap işlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır.
    Kilise ögesinin arkalanması ise siyasidir düpedüz. Saklanacak bir tarafı yok.

    Olgun Yılmaz | 25 Aralık 2013


Yorum yazmak için


Tasarım: MUKA Architecture     Piedrabuena evindeki seramik, ilgili bir unsur olarak çeşitli nitelikler kazanır. Kasabada bu malzemenin devam eden varlığı ve sınırlı bütçe, daha maddi durumunu yeniden okuyan bir öneriye işaret ediyordu.

Copyright © 2021 All Rights Reserved | Mimdap.org