Çevreye Saygılı Sürdürülebilir Planlama Ekolojik Tasarım-2 |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Çevreye Saygılı Sürdürülebilir Planlama Ekolojik Tasarım-2
Share 24 Ocak 2009

Dengenin Bozulma Anı
Sanayi toplumu ve doğa ile insanoğlu ya da insanoğlunun yaptıkları arasında doğa lehinde bulunan dengenin feci şekilde bozulmaya başladığından söz edebiliriz. Sanayi toplumu ve kapitalist üretim ilişkileri, doğanın sunduğu olanakları kaynak gibi görmekten, onları en düşük maliyetle elde etmek için uğraşmaktan ve örneğin doğadan çıkardığı bir materyalin bozduğu dengeyi, ortama verdiği zararı, kirlenmeyi vs. dönüp gidermeye çalışmaktan uzak bir biçimde modüle olmuş, üretimini kaynakların sınırsız kullanımı üzerine inşa etmiştir.

Sanayi toplumlarının hüküm sürdüğü 19 ve 20. yy boyunca neredeyse bu konuda bir hassasiyete rastlanmayıp, 20. yy’ın son çeyreğinde “çevre”nin korunması, kirliliğin kontrol altına alınması gibi konular hükümetlerin gündemine girmeye başlamıştır.

Avrupa’da önce sanayileşmenin, daha sonra kentleşmenin getirdiği olumsuzluklar nedeniyle “çevreci” bir bilinç oluşmaya başlamıştır. Dünyadaki çeşitli konferanslarda, Habitat gibi büyük organizasyonlarda hem sanayi sermayesinin doğayı harap etmemesi hem de yanlış planlama ve kentleşmenin yaşam alanlarını bozmasına önlemler geliştirilmesi için kararlar üretilmiştir. Fakat bu karalardan bir bölümü ne yazık ki hükümetler tarafından uygulanmamıştır. Bu kararlara en önemli örnek kloro-floro gazlarını sınırlayan Kyoto sözleşmesinin ABD tarafından bir türlü imzalanmamasını gösterebiliriz.

Son on beş yıldır üzerinde konuşulan ve bilimsel araştırmalara konu olan “küresel ısınma” ise dünyamızı bekleyen başlı başına büyük bir felaket olarak durmaktadır. Dünyanın katı yakıt ve petrole dayalı enerji politikası, kaynak kullanımının dengesizliği, çevrenin çok olumsuz yönde tüketilmesi, artan nüfus, artan tüketim, artan kentleşme, doğanın kendini yenileyememesi gibi bir çok parametre küresel ısınmayı hızlandırmaktadır.Acil önlemler geliştirmek için Londra örneğinde söz ettiğimiz gibi bazı ülkelerde ciddi denilebilecek çalışmalar yapılırken bu önemli konu daha bazı ülkelerin gündeminde yer bile alamamaktadır.

Bu konuda dünyada henüz tam olarak bir bilincin oluştuğunu söylemek çok zordur. Dolayısıyla dünya kamuoyunun bu konudaki bilinçlenmesi ön plana çıkmadığı sürece daha çok kar güdüsüyle çalışan sanayi-hizmetler gibi sektörlerin ilgili hükümetler tarafından etkili denetimi söz konusu olamamaktadır.

Yeni Enerji Politikaları ve Yeni Enerji Konsepti
Dünyadaki bugün kullandığımız enerji kaynaklarının kömür, petrol ve hatta doğalgaz gibi olanlarının elli yıl içinde büyük oranda tükeneceği net bir bilgi olarak önümüzde duruyor. Peki, elli yıl sonra dünya ne halde olacaktır? İnsanlığın bu günden bu sorunu ciddiye alması, tedbirler geliştirmesi gerekmiyor mu?

Bunlardan biri tabi ki yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek. Güneş enerjisi örneğin tükenmez bir kaynak olarak duruyor. Yine su gücünden elektrik enerjisi, rüzgar enerjisi, denizlerden dalga enerjisi vb. bunlara eklenebilir. Bir yandan şimdi kullanılan enerji ihtiyacını bu yeni kaynaklara çevirirken bir yandan da özellikle yapılarda kullanılan enerjiyi minimum hale getirmek önem taşıyor.

Mevcut yapıların kendi enerjilerini korumaları, ısınma-soğutma için sarf edilen enerjiyi azaltmaları, üretebiliyorlarsa bir kısım enerjilerini üretmeleri, doğaya negatif bir etki bırakmadan kendi konforlarını temin etmeleri “yeni bir çağdaşlık” ölçütü olmaya başladı.Ancak bu “yeni çağdaşlık ölçütü” aynı zamanda ekonomik düzeyde bir anlam da ifade ediyor. İlk yatırım maliyeti yönünden yapının her türlü yalıtımının yapılması, güneş enerjisini kullanımına ve ya fazla etkilerini kısmaya yönelik düzeneklerin sağlanması gibi unsurlar arttırıcı bir etki gibi görünse de yıllar içinde ilk yatırım maliyetini kat be kat çıkaracaktır. Ülke çapında düşündüğümüzde ise örneğin Türkiye’nin her yıl enerjiye harcadığı miktar bugün için 50 milyar dolar civarındadır. Ülkemiz bazı yönleriyle enerji kaynakları açısından dışa bağımlıdır. 2020 yılında bu miktar bugünkü trendleriyle 150–180 milyar dolar olacaktır. Dolayısıyla bu miktarın minimize edilmesi, arttırılması yerine azalan bir eğime sokulması ülkenin kalkınması için bu kaynakların kullanılması anlamına gelecektir. Başka bir değişle ülkenin kendi enerjisini kendi üretmesi çok çok önemli bir husus olmaktadır. Toplumsal refahın arttırılması yerine bağımlılık ilişkisi ve nerdeyse artan enerji gereksinimin karşılanması için ulusal bağımsızlığın bile tehlikeye atılması ikilemi burada karşımıza çıkmaktadır.

Ülkemiz genel olarak petrole dayalı bir enerji tüketimi içindedir ve bu kaynak kendi sınırları içinde üretilmemekte, ithal edilmektedir.

Hatalardan Öğrenmek
Enerjinin tasarruf edilmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmiş olmasının ekonomik önemi kadar doğanın dengesinin sağlanması, sürdürülebilir bir gelişme içine girilmesi daha önemli sayılmalıdır.

Mike Gibson İngiltere deneylerini aktardığı -birinci yazımızda yer verdiğimiz- konuşmasında “Hatalarımızdan öğreniyoruz ama zor oluyor. 1980’li yıllardaki politikalar sırasında fakirlerin bir yere toplanması hiç iyi olmadı. Şimdi geçmişin bu tür hatalarından arınmalıyız. Yatırımları entegre bir şekilde planlamalıyız, bu hala bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Ancak toplum kesimlerinde giderek daha geniş bir farkındalık var. Bu ilerlemeyi İstanbul’da da görüyorum ki bu gelişme umut vericidir.” diyordu.

Geri dönülemeyecek kadar kötü bir şekilde denizleri, su havzalarını, yer üstünü, havayı kirletmeden ve tüketmeden önce bu bilincin geliştirilmesi hayati önem taşımaktadır. Toplumsal bir istem haline dönüşmeden hükümetlerin kendiliğinden doğanın ve yaşam çevrelerinin tahribatını önleyeceklerini, buna ait hukuk geliştireceklerini düşünmek de saflık olur kanısındayız. Dünyanın her yerinde olduğu gibi marifet talebe bağlı, toplumsal arzuya indekslidir.

Bazı örnekleri irdelersek…
Pines Calyx Merkezi, İngiltere – Doven (MİPİM-Çeviri: mimdap)
Mimar: Helionix Tasarım

25.jpg

Pines Calyx Merkezi, konferansların ve çeşitli gösterilerin düzenlendiği bir mekân olmakla kalmıyor, aynı zamanda “yeşil bir bina” olma özelliği taşıyor. Binanın konsepti, gezegenimizi korumak ve yuvarlak hatlı tasarım düşünceleri dâhilinde şekillenmiş. Özellikle, binanın çatısının çimle kaplı ve eğimli olması, bu kavramsal alt yapıyı destekliyor. Bunlar dışında, bina günışığını en üst seviyede kullanıyor, içeride doğal havalandırma koşulları sağlanmış durumda ve su ısıtma sistemi de güneş enerjisi kaynaklı olarak çalışıyor.

Çevre dostu bina yapımı masrafları abartılıyor (Building-Çeviri: mimdap)
Araştırmalara göre, uzmanlar sürdürülebilir bütçeleri göz ardı ediyor ve binaların çevreye zararlarını hiç önemsemiyor. Yapılan yeni bir araştırma, inşaat ve konut uzmanlarının çevre dostu bina yapımı masraflarını normalden %300 oranında daha fazla sandıklarını gösteriyor.

Araştırmaya katılan denekler, sürdürülebilir bir binanın yapımının, masrafların %17’sini tutacağını söylediler, oysa bu oran gerçekte %5’i anca buluyor.

Dünya Sürdürülebilir Gelişme Konseyi’nin (WBCSD) yaptığı araştırma, aynı zamanda söz konusu deneklerden 1400 tanesinin binaların sera gazı salınım oranını %19 olarak bildiklerini, oysa bunun gerçekte %40 olduğunu belirtiyor.

United Technologies şirketinin yönetim kurulu üyesi George David, sanayinin yapı konusunda farklı bir yol izleyerek enerji ihtiyacını azaltma yoluna gitmesi gerektiğini söylüyor.

“Var olan teknoloji ve tasarımdaki yeni boyutlar enerji kullanımını %35 oranında azaltabilir, aynı zamanda ısıtma masraflarını %80 oranında indirebilir” diyor David.

“Araştırmalar, bir binadaki karbondioksit salınımının ve enerji tüketiminin %80-85’lik kısmının ısıtma, soğutma ve sıcak su kullanımından kaynaklandığını gösteriyor. Şayet küresel ısınmaya karşı bizim de yapabileceğimiz bir şey olduğuna inanıyorsak, bu konuda bir şeyler yapmalıyız. Tasarım esnasında doğru malzemeleri kullanmak binanın enerji ihtiyacını azaltıyor, ömrünü uzatıyor ve uzun vadede performansının devamlı olmasını sağlıyor”.

Araştırma, aynı zamanda ortalama yedi sanayi şirketinden ancak bir tanesinin çevre dostu bina yapımına katıldığını gösteriyor. Bu oran Almanya’da %45’e çıkarken, Hindistan’da %5’e kadar düşüyor. Mimarların, mühendislerin ve müteahhitlerin %20’si çevre dostu bina yapımı işine giriyorken, bu oran bina sahipleri ve kiracıları söz konusu olduğunda %9’a düşüyor.

Dünya Sürdürülebilir Gelişme Konseyi başkanı Bjorn Stigson ise, “Binalarda enerji kullanımını azaltmak için bu konuda destek olacak politikalara ve kanun çerçevelerine ihtiyacımız var. Hükümetlerden ve yerel yönetimlerden bu konuda destek bekliyoruz” diyor.

Konseyin “Binalarda Enerji Verimliliği” projesi, üçüncü yılını doldurmuş durumda. Proje, binaların çevreye olan etkilerini azaltırken, konutlarda ve işyerlerinde enerji tüketimini sıfıra indirmeyi amaçlıyor.

Yeşil Bina İçin Mütevazı Öneriler ve Yapılmış Örnekler
Yeşil bina bugünkü anlamını henüz taşımadığında bile, bundan kırk elli yıl öncesinden beri birçok natüralist mimar, doğa hayranı tasarımcı inşa ettikleri binalara yeşil teraslar, bazen çatı bahçeleri, içinden ağaç geçen holler eklemeye gayret ettiler. Bir kısmı ise binanın dış cephesine sarmaşıklar sardırdı, yapıyı bitkisel bir eldivene almaya çalıştı.

Ülkemizde birçok yapıda denemiş olan kimisi tasarımcısı kimisi kullanıcı tarafından eklenmiş örtü yeşil hala yer yer görülmektedir. Bu durumda bile yapının üzerinde koruyucu bir tabaka haline gelen yeşil örtü verdiği doğal, hoş görüntünün yanı sıra yapıyı rüzgardan, güneş ışığından korumaktadır. Kısmen de ısı yalıtımı görevi görmektedir. Çatı bahçelerinde toprak katmanları için bunu söylemek çok daha kolaydır.

Bu binalar şimdi konuşulan “yeşil-ekolojik bina” konsepti düşünülerek vaktinde yapılmış olmasa da netice olarak yapının bazı koşullarda enerji tasarrufuna da yol açmaktaydı. Ama ağırlıkla, kentleri bir siluet olarak beton kütleler olmaktan çıkarmak, doğa-yapılı çevre ilişkisinde bir damla bile olsa denge oluşturma çaba ve gayreti idi.

Tartışmalar
Günümüzde ekolojik binalar üzerinde özellikle batı dünyasında giderek artan bir konsensüs oluştuğu bilinmektedir. Ekolojik dengelere uyan fiziki çevreler ayrıca taşıdığı kalite ve doğaya gösterdiği saygı nedeniyle değer taşımaktadır. Bu değer yapı üretiminde onun piyasaya arzında maddi bir değer ile destelendiği sürece yapılan iş sürdürülebilir olmaktadır.

Tartışma asıl olarak “neden yeşil bina fikri yaygınlaşmıyor?” bölümünden başlamıyor. Bu bölüm batı dünyasında geçilmiş vaziyette. Tartışma ekolojik yapının niteliği, yapılanların gerçekten bu amaca hizmet edip etmemesiyle ilgili.

Mesela bina bilgisi ve güneş enerjisi uzamanı Fisch, danışmanlığını yaptığı birçok ofis binası projesinde, “Sürekli dile getirilen ‘akıllı bina’ kavramına ise inanmıyorum,” diyor. Fisch, bir binanın çevre dostu olarak nitelendirilebilmesi için konsept enerji tasarımının hazırlanması, performans denetiminin yapılması ve son durumunun bütünsel bir bakış açısıyla kontrol edilmesi gerekir diyor.

smart.jpg

Dolayısıyla piyasaya arz edilen ve nerdeyse bir reklam unsuru haline getirilen “yeşil bina” ya da yerine göre “akıllı bina” terimlerinin hakikate ne kadar uyduğu büyük bir soru işareti olmaya devam ediyor.

Çevreci Mayer Hillmann, bütünlükten uzak derme çatma çabalardan yakınıyor bu konuda ve yapılan ekolojik etiketli bir çok hareketin göstermelik olduğunu belirtiyor. Dr. Mayer Hillman, daha büyük bir perspektif çizerek dünyanın küresel ısınmada geri dönüşsüz bir yolda olduğunu, yapılanların çok yetersiz kaldığını vurguluyor. Hillman “Titanik batarken, hükümetler hala ‘Sandalyelerin yerini değiştirsek olmaz mı’ diyor ” diye tanımladığı bu durum yüzden, 2008′i ilerleyen yaşına rağmen yoğun bir şekilde çalışarak geçirdiğini söylüyor. Hem bilimsel araştırmalarını sürdürmüş, hem de yetkilileri ikna etmek için her fırsatı değerlendirmiş. Peki, geçen yılın iki büyük gelişmesine, dünya ekonomisini resesyona sürükleyen krize ve Amerika’da Barack Obama’nın iktidara gelmesine, bir çevreci gözüyle, nasıl bakıyor?” diyor.

Bu tartışmanın parametrelerine biraz yakından yaklaştığımızda ulus ekonomileri ve uluslararası dünyanın gayrimenkullere bakışında elde etmek istedikleri emlak karlılıklarının geleneksel yöntemlere dayalı üretim zinciri içinde kabul edilmesi önem taşıyor. Yapı üretiminde, fiziksel çevre sunumunda “başka tercihler” henüz ekonomik kabul edilmiyor. Burada da üretim ilişkilerini kontrol eden hükümetlere, onları da yönlendiren sermaye grupları karar vericilerine doğru yol almış oluyoruz.

Dr. Mayer Hillman bu konuda “…ekonomik büyüme, fosil yakıt tüketimine dayanıyor. Son 10–15 yılda belki aradaki bağı koparmaya başladık ama tamamen değil. Oysa iklim araştırmaları konusunda bence dünyanın bir numaralı bilim adamı olan Jim Hansen, birkaç ay önce yayımladığı bir raporda, atmosferdeki karbondioksit oranının iklimin kontrolden çıktığı, geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtiğini gösterdi.” diyor.

Konuşmalarıyla bizi uykuda olduğumuz konulardan yavaş yavaş kaldıran Hillman “Hükümetler ise sanki doğayla pazarlık yapılabilirmiş gibi davranıyor. Güneşin milyonlarca, milyonlarca yıllık enerjisinin birikimiyle ortaya çıkan fosil yakıtları 100–200 yıl gibi kısa bir sürede yakıp da, gezegende bir dengesizlik yaratmayacağımızı nasıl düşünebiliriz?” diyerek bütün dünya için bir uyandırma servisi gibi çalışıyor.

Dikkatle bakılırsa dünyadaki temel tartışma, gelecek tartışması güncel-reel politiği aşmaya, onun konularını ve kısır çekişmeleri kenarda bırakmaya başlamış görünüyor. Yenilikçi fikirlere gerçekten de gereksinim var. Buna rağmen henüz bu temel konular kamuoyunun tartışma düzlemlerine yeterince getirilebilmiş değil. Önümüzdeki zamanlarda hızla kamuoyu gündeminde yer tutacağa, bütün dünyayı ilgilendiren bir tartışmaya döneceğe benziyor. Üstelik buna gerek de var ve hatta çok geç kalınmış olunduğu dahi söylenebilir.

mimdap

4 Yorum
  1. dünyadaki bütün kaynakların çözüldüğü, bir daha bir daha kullanılmayacak hale geldiği bir döneme girmek üzereyiz. dünyanın yerleşim yerleri de sınır değerlere doğru geliyor ve artık yoğunlaşmaktan başka çare yok. sanayi alanlarının yeryüzünü kötü kullanımı ve madenciliğin tahribatı sürüyor. yaşam kaynağı olan su, göl ve orman ise tüketiliyor. felakete adım adım gidilirken savurgan bir yapı kültürü artık sürdürülemez. o yüzden ekeolojik tabanlı bir tasarım anlayışı şart ve bu diğer gereksinimlerimizden daha önemli. bunun öneminin farkına varmak sadece gerekiyor.

    serfinaz altınışık | 26 Ocak 2009

  2. Ülkeler toplumlarının kalkınma ve gelişmeleri için sosyo-ekonomik kararlar alarak ülke, bölge ve yerel alan düzeyinde fiziksel mekana planlayarak yansıtırlar. Ancak yerleşim alanlarına ilişkin çeşitli işlevleri yüklenen arazi kullanım kararları, belirli alanlardaki ekonomik eylemleri etkilediği gibi, bu eylemler de fiziksel mekanı ve bunların üzerinde yer aldığı topografyayı, toprağı, flora ve fauna gibi doğal biyotopları ve giderek genelde ekolojik yapıyı olumsuz etkilemekte, bunun sonucu çevre sorunlarını yaratmaktadır. Bu bağlamda konu yarar-maliyet kuramına göre incelendiğinde, kısa dönemlerde sosyo-ekonomik yararlar getiren bu karar ve uygulamalar, uzun dönemlerde doğal varlıkların yok olması ile tüm topluma mal edilen olumsuz ekolojik maliyetleri ortaya çıkarmaktadır.

    Ufuk Fatih Küçükali | 3 Şubat 2009

  3. çok güzel

    ayşe semerci | 27 Mayıs 2009

  4. EKOLOJİK KENTLER veYAPILAR FUARI
    13-15 Aralık 2009 tarihleri arasında ,
    8.Ecocity World Summit 2009 Dünya Zirvesi ile birlikte eş zamanlı olarak Lütfi Kırdar Kongre Merkezinde düzenlenecektir.

    Ecocity World Summit; Uluslararası Çevre ve Şehir Geliştirme örgütünün2 yılda bir dünyanın farklı ülkelerinde gerçekleştirmiş olduğu zirvenin genel adıdır.Birincisi 1990 yılında Amerika’da gerçekleşmiş olup, daha sonra sırasıyla Avustralya, Senegal, Brezilya, Çin ve Hindistan’da gerçekleşmiştir.En son 2008 Nisan ayında San Francisco,USA ev sahipliği yapmıştır. Ecocity World Summit 2009 Dünya Zirvesi bu yıl ilk defa Türkiye ‘de ve eşzamanlı düzenlenecek olan Ekolojik Kentler ve Yapılar Fuarında olacaktır.

    Ecocity zirvesinde amaç;
    Şehirler için yeni modeller geliştirmek ,yaşam alanlarının güvenliği için yeni yasalar ve alternatif çözümler üretmek,çevre dostu kentler ve yapılar için yaratıcı çözümler sunmaktır.Zirvenin katılımcı profili ise, dünyanın birçok ülkesinden gelecek olan metropol belediye başkanlarından, mimar ve mühendislere, akademisyenlerden, müteahhitlerden firma yetkililerine kadar sektörün içinde yer alan yerli ve yabancı sektör profesyonellerinin 2009 da ki tek buluşma adresi Ecocity World Summit Zirvesi ve Expo’su olacaktır.

    Sizde zirve ile eşzamanlı düzenlenecek olan Ekolojik Kentler ve Yapılar Fuarında yerinizi alın zirveye katılacak olan 1000 ‘in üzerinde kayıtlı profesyonel ziyaretçi ile buluşma fırsatını kaçırmayın…
    0212 454 2556

    abidin kaya | 30 Temmuz 2009


Yorum yazmak için


Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş, Mamak’ta 18 yıldan bu yana atıl durumda bulunan ve giderek yıpranan 400 konutu elden geçirip yeniledi ve ihtiyaç sahibi yeni evli çiftler ile 65 yaş üstü vatandaşlara aylık 100 TL bedelle kiraya verilmesini istedi. Ankaralıların, Cumhuriyet Bayramı’nda beyaz eşyaları da takılmış 1 1 dairelerinde oturmaya başlayacakları müjdesini veren […]

Copyright © 2020 All Rights Reserved | Mimdap.org




Türkiye'nin Lider Yapı Platformu