Mimarlık susunca binalar kendine göre ses çıkarır: Sapanca Adalet Sarayı |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Mimarlık susunca binalar kendine göre ses çıkarır: Sapanca Adalet Sarayı
Share 3 Mart 2008

Adalet Sarayları ve onların içinden yapılmış hizmete girmiş olan Sapanca Adalet Sarayı bu gözlem sayfamızın konusu.

2003 yılından itibaren Adalet Bakanlığı yeni adliye yapılarının tasarlanmasını gündemine aldı ve hatırlanacağı üzere daha önce eğitim yapıları konusunda hükümetin düşüncelerini içeren biçimlemelerle gündemimize “milli okullar” girmişti. Yine bu hükümetin ilk beş yılı içerisinde adalet sarayları için de, bakanlık bünyesinde var olan Teknik İşler Daire Başkanlığı tarafından proje alım ihalesi yoluyla sözünü edeceğimiz; üzerinde tartışma yürüteceğimiz stilde adalet sarayları gündemimizde.

Politik yapının mimari oluşuma, onun biçimlenme yöntemlerine etki etmeyi denemeye başladığı ilk dönem değil kuşkusuz yaşadıklarımız. Ancak mevcut iktidarın belki de arkasında olduğunu varsaydığı güçle ilintili olarak daha “kalıcı” hamlelere giriştiği, bir döneme “damga” vurmaya çalıştığı ilk bakışta söylenebilir.

Biz burada daha önce mimarlık medyasında etraflıca yer almış, aslında pek de güzel ortaya konmuş olan “Adalet Sarayları” konusunun tümüne ilişkin geniş bilgileri tekrar verecek değiliz.

Bugüne değin birçok proje yapıldı, bir kısım inşaatlar sürüyor ama Sapanca Adalet Sarayı gibi bitirilmiş ve kamu alanına sürülmüş, hizmet vermekte olanlar var.


TASARIMA YÖN VEREN NEDİR?

Gelişen hizmetler, mevcut hizmet gören yapıların eskimesi, kapasitelerinin yetersiz hale gelmesi gibi nedenler şüphesiz gelişmenin bir sonucudur ve bakanlıklar kendi bünyelerinde yeni binalara şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da gereksinim duyacaklardır. Mimarlık ortamı bu konuda yıllardan beri kamu alanında boy gösterecek yapıların hem geniş bir katılımla elde edilmesini hem de bunun yarışmalar sonucu olmasını dilemektedir. Biliyoruz ki, ülkemizde yılda ortalama 7-8 adet yarışma açılabilmekte ve kamu yapılarının tasarımı mimarlar için bir iş alma düzeni olamamaktadır.

Bu genel sorunların yanında, kamu binalarının yarışma ile elde edilmesi yönteminin dışında yapıların elde edilmesinde işveren konumundaki kamu idaresinin, “milli”, “Türk kimliğini yansıtma”, “tarihi özelliklere uygun” gibi ibarelerle isteklerini ifade etmeleri, sunulan projeleri bu kriterlere göre beğenmeleri ve satın almaları mimarlık fikrini siyasal düşünce ve isteklerin dolayımsız temsiline dönüştürmektedir.

Arka cephe

Oysa bütün yarışmalarda aşağı yukarı tekrarlanan ve ortak bir payda gibi söylenen “tasarımda ulaşılmak istenen hedef, yapıların çağın gereksinimlerine uyumlu, çağdaş sistemleri içeren ve geleceğe dönük tasarımlar olmaları…” sözü en alt ortak payda olarak düşünülebilir. Bu geniş ve her tasarımcıyı kendi yorumuna bırakan istek dışında tarihsel referansaları anmak, milli ya da dini görüşlerin adını vermek, ‘kimlikli’ proje arayışında tarihsel dönemlerde var olan kimlilerden birine yakın olmak ya da bütün bunları neredeyse karikatürize ederek “belli bir şekil” talep etmek düpedüz bugünkü “adalet sarayları üslubunu” oluşturmaktadır.

BUGÜNE KADAR KİM NE DEMİŞ?

Mimarlık biçimlemelerinin Ankara Keçiören’de başlatılan başta “Estergon Kalesi” yapısı olmak üzere tarihsel dekorlar inşa etme girişimlerine çok çeşitli organlarda eleştiriler çıkmıştı. Sonra Ankara AKM için düşünülen ilginç tasarımlar da kamuoyu ve mimarlık dünyasında çok eleştiri almıştı.

Binanın Girişi

Bunlardan biri olan adalet saraylarının mimarileriyle ile ilgili olarak 7.03.2007 de Birgün gazetesi, Özlem Zorcan’ın haber röportajında Mimarlar Odası Ankara Şubesi 2. başkanı Güven Arif Sargın tepki göztermişti.

Sargın tepkisinde, “Milli Eğitim Bakanlığı ile başlayan, Adalet ve İçişleri Bakanlığı’nca desteklenen bir anlayışla karşı karşıyayız. Geçmişin mimarisi kamu yapılarında yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. Bunun, mimarın özgür iradesini disipline etmeye çalışan bir anlayış olduğunu düşünüyoruz” diyordu. Devamla “Siyasi erkin, son dönem Türkiye mimarlığını, sahte ancak bir o kadar da yoz bir üretimin içerisine adeta hapsettiğini görüyoruz. Selçuklu kervansaraylarına benzemeye çalışan ilköğretim okullarını, Osmanlı mimari öğelerini barındıran kaymakamlık binalarını ve İslami bezemeler taşıyan seçmeci adalet sarayı yapılarını, ideolojik temsiliyetin somutlaşmış araçları olarak değerlendiriyoruz” demişti.

Bu somut açıklama dışında meslek odalarının yoğun gündemi dolayısıyla programında fazla yer veremediği mimarlık sorunsalına SMD (Serbest Mimarlar Derneği) geçtiğimiz yılın sonunda çok önemli bir sergiyle cevap verdi. Serbest Mimarlar Derneği’nin düzenlemiş olduğu, küratörlüğünü Uğur Tanyeli’nin yaptığı “Binalar Konuşunca Mimarlık Susar.” adlı sergi konuya tam bir cevap niteliğindeydi.

Mimarlığın ideolojik kaygılarla biçimlenmesine çok kapsamlı bir karşı duruşu bu sergi görselleri ve metinleriyle ortaya koymuş, ülke mimarlarına elle tutulur bilgiler somut bilgiler sunmuş, sözde değil gerçekçi bir muhalif duruşu mimarlık ortamıyla paylaşmıştı.

Sergi yakaladığı bina resimlerini mimarlık kamuoyunun tartışmasına açarken bakın neler söylüyordu:

“Ortadaki sonuç sadece mimarların beceriksizliğinin mi ürünü yoksa yaklaşımlarda mı bir sorun var? Yani binalar mimarlık dışı iddiaları, görüşleri, ideolojileri temsil etmek için birer ilan tahtası olarak kullanılmalı mı?
Hayır diyorsanız. Kamuoyunun şu gerçeği tartışma olanağı artık belirmiş demektir: Mimarlığın farklı siyasal toplumsal kültürel görüşlerin kendi “hakikatlerini” kamusal alana dayatma ama düpedüz onları binalar üzerinde imal etme aracı kılınması sorunludur.

Binaların konuşma yeteneği çok sınırlıdır. Konuşan bir bina gördüğünüzde gerisinde karnından konuşan bir ya da birkaç vantrolog bulunduğunu fark ederiz.”

Çok açık ki, incelemeye aldığımız Sapanca Adalet Sarayının çok küçük bir örneği olduğu bu “ideolojik-siyasi tercihli” biçimlenme hikayesinin ardında hiyerarşik bir düzende olmak üzere birden fazla “vantrolog” bulunmaktadır. Bazen sanki kendiliğinden ve her nasılsa böyle istenmiş, sonuç ta rastlantısal olarak böyle çıkmış gibi safça sunulan kurguların arkasında vantrolog bile bulunmamakta, hiyerarşik düzenin başı “eee ne olmuş yani, velev ki öyle olsun, ne var bunda, milletin yüzde ellisi bunu istemiyor mu, sen millete mi karşı çıkıyorsun…” diye karşıtlarını paylıyor.

SAPANCA ADALET SARAYI

Bu yapı eskiden aynı yerde bulunan hükümet konağının yıkılarak onun yerine yapılan bu yeni yapıyla gözlem alanımıza girdi.

Adalet Sarayı ihtiyacından da yola çıkarak, 2003 yılı itibarı ile proje çalışmalarına başlamış olan yapılar kamu ortamımızda hizmetimize alınıyor. Böylece kültür alanımız mimarlık yönünden “belli bir beğeniyi” dikte etmeye başlıyor.

Sapanca binası aslında adalet sarayları arasında gelenekselci bir anlayışla yapılanların arasında seçme yapılsa en ileri uçta olan bir tasarım değil. Bakanlık sitesinden yapılmışlar ve yapılacaklar galerisine girerseniz bu yapıdan temsile önem vermiş, tarihin köklerine inmiş, arzu edilen sözü daha derin ifade etmiş, “mesajı” dolaştırmadan vermiş olanların bulunduğu görülecektir.

Bina zemin üstünde üç katlı normal bir devlet dairesi planına sahipken dış cephesi bilhassa eklektik bir şekilde tarihe referans vermektedir. Biçimleme yapısal bir gereklilikten çok Selçuklu ya da Osmanlı Mimarisi formlarını kullanıldığı dönemin bağlamından kopararak, yeni malzeme ve teknolojilerle tekrarlamaktadır. Ortada daha çok “taklit” etme çabası kendisini göstermektedir.

Yapının yırtıkları yukarıdan aşağı bir grup içinde ve mevcut yüzeyden yirmi santim kadar ‘koparılmış’ bir panonun içine alınmış, farklı renkle ifade edilen bu panoların içindeki pencere düzenleri ilk iki katta ikiz dikdörgen gruplar iken üçüncü katta ojiv kemerli pencereye dönüşmektedir. Böylece yapıda arzu edilen kemerli hava ‘estetik’ bir tercih olarak yaratılmaktadır.

Meydandan görünüş

Giriş bölümü de yine böyle bir kemerin altında, yüzeyin biraz daha geri çekilmesiyle yaratılmıştır. Binanın ön cephesinde ve simetri ekseninde olan giriş kemerinin üstünde kendi özgül tanımında bir taç bulunmaktadır. Daha çok yapının saçaklarında kullanılan yatay, dikdörtgen silme çıkıntıların bir benzeri “taç” olarak giriş kemerinin üzerinde konumlandırılmış.

Yapının yan cephesinde yine simetriyi bozmadan daha fazla hareket getirilmiş, iki kat yüksekliğinde iki adet bölüm öne doğru çıkarılmıştır. Bu kez iki kat içinde aynı kemerli pencere düzeni tekrarlanırken ortada kalan pencereli bürolarda daha ‘modern’ olması yeğlenmiş uzunlamasına dikdörgen pencereler üçüncü kat dahil yerleştirilmiştir.

Detay

Binada arka cephede simetrik düzenlenmiş olmakla beraber ortada kalan hafif öne çıkmış bölümde ‘irrasyonel’ bir düzenlemeye gidilmiş, merdivene denk gelen dikdörtgen pencere hafif aşağıya kaymış, zemin kat çıkış kapısı yine simetriyi bozacak bir girinti oluşturmuştur.

Kullanılan dış cephe rengi, dış sıva üzeri gülkurusu boya, doğramalar mor-mavi arası alüminyum olarak bu fona ‘tezat’ oluşturma üzere seçilmiş gibi. Bütün cephelerde kemerle neticelenen panolar, sıvalı boyalı fondan biraz önde bir kenarlık çerçeve içine alınmış olarak, gri renkli taş kaplama olarak düşünülmüş. Aynı taş kaplama dikdörgen pencerelerin sövesi olarak da kenarlık yapılmıştır.

Girişten başka bir görünüş

Adalet Sarayı, ‘saray’ olmakla beraber eğimli kiremit çatılı, renkli PVC yağmur iniş borulu, tırtıklı saçak çıkmalı bir yapıdır. Bir saray olmaktan sivil mimarlığa daha çok yaklaşan bir hava hakimdir. Ama bu yapıların genel sorunu, yaygın oldukları için bir yandan sıradan ve ucuz kalma riskini doğal olarak bünyelerinde barındırırken bir yandan da ifade etmeye çalıştıkları “büyük idealleri” her koşulda biçimsel düzeyde göstermeleridir.

Bu ikircikli ve çelişkili durum içinde, mimarlık düşüncesinin kenara alındığı ve inşa etme temel fikrinin önde durduğu ortamda olanaklar çerçevesinde düşünülmüş bir sentez değil, ayrışma ve kopuş düzlemi tarif etmektedir. Rağbet gören şey çağdaş bir yorumla mimarlık sorgulaması olmaktan “inşa etme” zorunluluğuna denk gelince sürecin içinde mimarın biçimsel varoluşu da bir anlam ifade etmemekte, mimarlık edimini sıradan bir mesaiye, “verilen görevin” yerine getirilmesine dönüştürmektedir.

MİMARLIK SUSKUNLAŞTIKÇA…

Merkezi otoritenin mimarlıkla kurduğu ilişki, hayal ettiği geleceğin imajlarını onlar eliyle imal etme sığlığına indirgendikçe, geçmiş dönemlerin üsluplarını bir biçimde bugüne farklı ölçek ve bağlamlarla aktarmaya dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu alanda görev alan ve piyasa koşullarında “işlerini” yapan meslek erbabı, mesleki ortamda yapılamayan mesleki bilimsel tartışmaların bir anlamda kurbanlarıdır. Ülke düzeyinde meslek ortamı yukarıda verdiğimiz birkaç olumlu örnek dışında bu konuyu tartışmamaktadır.

Sorun sadece bu iktidarın kendi kabul ettiği motifleri mimarlık düzlemine dayatması kadar bugünü ilgilendiren bir sorun ne yazık ki değildir. (Ama bu iktidarın kültürel alanda bu müdahaleci tutumu ve icraatı da çok önemli sorunlardan biridir…) Cumhuriyetin iktidarlarının geçmişten bugüne böyle bir takıntısı yer yer ortaya çıkmaktadır. Bu durumda çoğunlukla yapı tipolojilerimden bir kenti biçimlemeye kadar siyaset kendi alanını genişletirken, konularının muhatabı uzmanlar görece özerk sahalarını çeşitli sebeplerle boşaltıp, kamu idarecilerinin sevki idaresine zorlanmaktadır.

Bu konudaki sözlerimizi yine “Binalar Konuşunca” sergisinden aldığımız tümceyle bitirelim:

Ve bir öneri:
Hepimiz kamusal binalarda dışa vurulan ideolojik dehşetin mağdurları değil, onları insanca ve birbirimize eşit mesafede durarak biçimlendirenler ve kullananlar olmak istiyoruz. Bu ülkenin insanları iki yüzyıllık bir ideolojik eğitimden sonra bunu talep edecek kadar çoktan “büyüdüler” Artık karnından konuşan binaları ve müsebbiplerini susmaya davet etmenin vakti geldi de geçiyor bile…”

Evet bu ideolojik savaşın mimarlığı da kullanarak sahne aldığı günümüzde ‘müsebbipleri’ bulmak ve susmaya davet etmek şart. Meslek ortamının birey ve örgütlerinin de bu çekişmeyi fark etmesi, önemsemesi, günceline alması, bu konuda bir şeyler yapmayı kamusal görevlerinden sayması şartıyla.

mimdap

18 Yorum
  1. Gerçekten mimarlığı biçimsel bir not defterine, toplum belleğini de siyasetçilerin arzuları istikametinde şekil alan cıvıklığa çeviren anlayış ürkütücü. Türkiye’de her dem bu kadar da olmaz denilen olaylar oluyor. Bence Selçuklu, Osmanlı herneyse bir dönemin formlarını sıva-duvar üzerine tatbik edip daha sonra kartonpiyer şıklığında kornişleri yapının girişinin üstüne taç diye takanlar çok zorlama bir durumdadırlar. Siyasetin dar nefesinde anlam bulan, bakanlık koridorlarında çözümlenen mekan problemleri kimseyi bir yere taşımaz. Çok banal bir şeklicilik bence yapılan. Bu yönüyle ve her yönüyle kötü.
    Haksızlığa uğramış gibiyim.
    Saygılar.

    Dilek Özgür Saatçi | 3 Mart 2008

  2. mimarlık susmuş… mimarlık grupları ve örgütleri ülke meselelerine kendi alanlarından değil de ortadan bir yerden, herkesin girebileceği bir noktadan dahil olup beline kadar gömülmüş ve bu konuda ses yok.

    mimdap ne yapıp etmiş bir TMMOB li bulmuş yayına koymuş, gören de mimarlar odası konuyla yeterince ilgilnemiş zannedecek kadar bir hava ortaya çıkmış. oysa alakası yok bildiğiniz gibi (Güven beyi ayırarak söylüyorum ) bu konu ortada kalmış, yeterince ilgiye mazhar olamamış zavallı bir konudur.

    ama ne zaman o güzel sergi açıldı, “işte mimarlar böyle karşı koymalı “dedirtti bize. mimar olan böyle konuşur, böyle saptar. Sapanca sarayı sergideki manayı geliştiren çok iyi bir örnek olmuş, teşekkürler.

    meise gülen | 4 Mart 2008

  3. 1. Ulusal hareket ve Cumhuriyet döneminde 2. Ulusal Mimarlık hareketi de bir çeşit ideolojik müdahaleydi. Böyle bir devlet geleneği var. İttihatçıların devlet dendi mi herşeye sahip olmak gibi bir özellikleri var. Ve bu özellik babadan oğula geçiyor ya da devlet geleneğinde var, kim iktidardaysa ona devroluyor.

    Bir de yıllar süren eziklik, psikolojik baskıyı düşünürseniz, “kimlik bunalımından” kurtulmayı Selçuklu olmak, Osmanlı olmakla aşabileceğini zanneden yarı-aydın iktidar kadroları apaçık ellerinde tuttukları memeuriyetleri kötüye kullanıp, tarihi biçimlere benzesin diye projeler sipariş veriyorlar.

    İşin çivisi çıkmış. Bunun önünde mimarların ortak tasarım düşünce gücü çıkar. Ben oda birşey yapmıyor eleştirisine de fazla katılmıyorum. Çünkü odanın da kendi iktidarları içinde böyle bir mimarlık sahası için mücadele geleneği yok, babadan oğula da geçmiyor sonuçta. Olmayınca hiç geçmiyor.

    İş masasının başındaki doğal mimarlara kalıyor yani.

    Saygılarımla

    Necati Uzunlar

    Necati Uzunlar | 4 Mart 2008

  4. Gerek Estergon kalesi ile Keçiören’de başlayanlar gerek sonra Ankara AKM ile önümüze gelenler ve kamu yapılarından olan adalet saraylarının bu denli ağır biçimselliklerle yüklenmesi sürecinin altında yatan nedenleri ele almak ve deşifre etmek sanırım geç kalınsa da yapılmalıdır. Geç kalınmış yahut yeterince zamanında ilgilenilmemiştir. (bizim ülkemizin mimarlar örgütü bu konuları sevmiyor elden ne gelir)
    Tarihte arkaik bir davranış olarak girmiş, dönemine damga vurmak hayali ulu yöneticilerin egosuyla birleşince hertürlü çılgınlık ortaya çıkabiliyor. Bizim toplumumuzda bu egoları, aşırı biçimleştirmeyi frenleyecek biikim ve mekanizmalar yoktur. Eleştiri de yerli yerinde yapılmadığı için bir fayda sağlamaz.
    Ancak bu davranış bütünlüğüne panoromik olarak bakarsak aslında toplumun bir kesiminin diğerlerini her açıdan tutsak alma girişimlerinin devamı olduğunu söylememiz gerekir.
    Tamamen ideolojik, tamamen siyasal bir mücadelenin parçası gibi geliyor bana. Sapanca adliye binası yazıdada belirtildiği gibi, en uç örnek değil aslında, resmin parçalarından biri. Yine de örnek tabi.
    Karşı çıkmak ve mimarlık söylemini buna karşı kurmak gerekir.
    Saygılarımla

    nejla kır | 5 Mart 2008

  5. şahsi binan olsa istediğini yap (o bile bir görgü bilgi gerektirir) ama bu kamu binası nihayetinde, hepimizin vergileriyle yapılıyor. hepimize uygun olması gerekir. buyrukçu bir yöntem ters tabi, tarihten korkacak değiliz, referans veriledebilir fakat mimari üslup içinde olur bunlar. taç kapılar, kemerli 1.ulusal benzetmeleri bu devirde olacak gibi değil.
    bu insanlar çağı hiç mi yaşamayacaklar? hep eskiden olanın içinde mi duracaklar, doğrusu inanamıyorum.
    saygılar

    ferda çetinkoz | 5 Mart 2008

  6. Birçok görüş dolaşıyor forumlarda ve herkes birbirinden bu iletişim ortamında birşeyler öğreniyor. Sapanaca Adalet Sarayı kültürel alanda yaratılmak istenen tipolojinin örneklerinden biri. Bu “mimari davranışın” sorgulanması elbette gerekir. Özellikle kamu alanında yaratılan biçimlemeler daha bir önemli. Fakat ülkemizde bunun mekanizması yok.

    Benim şu anda gördüğüm en iyi mekanizmalar Arkitera ve Mimdap internet ortamları. Dolayısıyla etkili olanlarda onlar. Onlarda herşey açık açık konuşuluyor ve bu sorunlar dile getiriliyor. Mesela odalarda bu konular gündemde sıraya bile giremiyor. Yada bir yetkili bir açıklama yapıyor, kimsenin haveri yok. Piyasada iş yapan mimarların sözü bunlara hiç dahil edilemiyor. Onlar ancak söylediğim iki kaynakta kendilerini bulabiliyorlar. Dolayısıyla “mekanizma yok” derken bunu kastettim.

    Yine konuyu dağıtmayalım ama diyelim bir kentsel projede meslek odası bir açıklama yapıyor, “bu projeler şöyle açık ortamlarda olmalı” diye. Ya da bazı gazetelerde sürekli yazan K. Gümüş gibi yazarlar bu projelerin sivil topluma açılmasını, ortak kararlarla üretilmesini istiyor. Temel olarak bana da hoş gelen bu sözlerin altında yatan gerçeklik duygusu malesef biraz zayıf. Bunun gerçekliği yok aslında. Şöyle ki, odanın “açık ortam” dediği “gel bana danış” tır, sivil toplumcunun söylediği “beni de içine al, beni de çağır”dır. Bir diğer tarafından gelin bakalım. Oysa danışsan ne olacak, danışılmış olan için yaptığın ne olmuş şimdiye kadar. Hadi sana danışan, çağrı yapan yok da konu ortada değil mi? Varsa bir fikrin söyle, öyle yapma böyle yap diye sen yol göster. Alternatif proje üret.

    Yok mesele o değil, mesele “ben” mevzusu. Bu durum için malesef böyle olduğunu gördüğüm için tespitte bulunuyorum, keşke bunun tersi olabilseydi. O zaman “çözüm mekanizmaları” vardı diyebilirdik.

    Yukarıdaki açıklamalarım için somut örnek: İşte Adalet sarayları, okul binaları, kamu binaları… Bunlara ideolojik olarak yön veriliyor. AKP karşıtlığını dilinden düşürmeyenler, işte bu sorun mimarlığın kendi yapma biçimiyle ilgili bir alan, bunu harekete geçirin ve ülke mimarlarından bu ideolojik baskıya bir yırtık açın. Birinin sizi çağırması, dahil etmesi gerekir mi? (SMD nin yaptığı o sergi bana kalırsa on tane oda çalışmasından daha politik ve çarpıcı geldi, sergiyi düzenleyenleri candan kutluyorum)

    Varsa hakikatli bir önderliğiniz çıkın gösterin. Mimarlıkla ilgili birşeyler söyleyin, söyleyecek ve yapacak olanlara ortam sağlayın.

    Gerisi laf-ı güzaf.

    Yazıyı ve görselleri hazırlayanlara teşekkür. Dediğim gibi, sahici sorunları tartışabildiğimiz işte bu ortamlar. O şunu dedi, onlar şu zihniyette gibi dedikoduların aşıldığı bu sağlıklı ortamlar bizi çoğaltabilir.

    Saygılar

    neriman ata | 6 Mart 2008

  7. Neriman hanım,

    Size katılmamak elde değil..konuşmayı çok seven ama yakındıklarıyla ilgili organize olup çözüm yaratmaktan kaçınan benci bir toplumuz maalesef..

    saygılar..

    Urbannebula | 6 Mart 2008

  8. Mimarlık konuşması gereken alanlarda susturulup, azıcık konuşmaya çalışınca suçlanıp, kendinden bahsedince meslekçi, elitist, projeci ilan edilirse, bunları söyleyenlerde mimarlığın kamu elinde icra edilişine hiç karşı koyamazlarsa vurulmak istenen damganın altında hepimiz kalırız.

    Bir döneme vurulan damga herkesi yaralar. Sorun da belli çözüm için yapılacak işler de.

    Saygılarımla.

    Fatma Çiçek | 7 Mart 2008

  9. Ben eğer karşı bir mimarlık tavrı ortaya konmazsa şimdiye kadar olandan daha büyük bir dalga ile kamu alanının yeni bir damgalamaya tanık olacağınıdan çekiniyorum. Şimdi okullar, tarihi görünümlü adalet sarayları ve AKM ler şeklinde başlatılan girişimlerin başka başka konulara da sıçrayacağını zannediyorum.

    Çünkü bir toplumsal gerçekle karşı karşıyayayız ve burada DEMOKRASİ adında bir kurallar bütünü, görsellikle ve iletişimle çok iyi ayarlanarak ÇOĞUNLUK sağlama rejimine dönüşmüş durumda. Toplumsal zeminde “bu olurmu” dediğiniz şeyler için engin bir çoğunluk OLUR diyebiliyor ve meşruiyet alanında çoğunluk birşye istedi mi ona karşı durmanın ne denli zor olacağı bilinen bir gerçekliktir.

    Bu delici gerçekliğin farkında olan Serbest Mimarlar ideolojik kampa ilk teşhisi ve mimarlık karşı duruşunu sergilediler. Mimdap’ın bu tür yayınlarıda bence karşı duruşu tuğlalarla örüyor. Meslek odası çevresi henüz bu kıvamda değil. Neden olduğunu bilmiyorum ama değil.

    Oysa siyasal alanda mimarlığın savunulmasında, mimarların özgürleşmesinde bu konu çok önemli.

    Saygılarımla.

    Nalan Görün | 8 Mart 2008

  10. Mimdap Mimarlıkta Demokratik Açılım Platformu’nun kısaltılmışıdır. 1995 genel kurul ve seçimlerine “de” katıldıktan sonra (çünkü daha önceki seçimlere de katılmıştı) demokrasiden ne anladığını, mimarlar odasında nasıl bir demokrasi projesi olduğunu göstermek (çünkü ülkemizde “yapmak” “anlatmaktan” çüğu kez daha kolaydır) için bu yayını hazırlamaya başlamıştır. Yani Mimdap Mimarlar Odası için bir alternatif projesidir. Yıllardır odayı işgal eden kaşarlanmış takım tarafından yok sayılmakta, iftiralarla yalanlarla ve son derece seviyesiz şekilde saldırılara uğramaktadır. Ancak son genel kurul süreçlerinde özellikle gençlerde ciddi bir uyanış başlangıcı görmüş, Arkitera gibi mimarlık ortamımızın yüzakı yayınların da bu demokrasinin özlemini duyduklarını memnuniyetle görmüştür. Çetin Altan’ın dediği gibi “enseyi karartmaya gerek yok”. Mücadele devam ediyor. Neriman Hanım’ın gösterdiği sorun demokrasinin (meslek kuruluşunun dar bir çevrenin elinde olması ve bu çevrenin kendisine rakip olanları görmeyi kendisi için bir tehdit saymasından, sivil toplum örgütlerinin de yeterli katılımı sağlayamamasından) yeterince yaygınlaşıp güçlenememesinden kaynaklanmaktadır. Bu ortamda yönetimdekilerin konumları ve menfaatleri genel topluluklar ve özellikle de dünya görüşlerinden ayrışabilmekte, hatta oda örneğinde olduğu gibi tersine dönebilmektedir. (“Habersiz imza” konusu gibi)
    Saygılarımla.

    Yılmaz Kuyumcu | 9 Mart 2008

  11. bu önemli sergiyle ilgili yorumu ve yazılanları okuyunca, konuya ağırlıkla hanımların ilgi gösteriyor oluşu dikkatimi çekti :) mutlu oldum.
    ancak gerek haber/yorumda gerekse tartışmada gözden kaçmış bir durum var. haksızlık olmasın, bari eksiği ben tamamlayayım:
    Uğur Tanyeli’nin küratörlüğünde İstanbul SMD’nin hazırladığı bu serginin doğurucusu, Ankara’da 20.ocak.2007’de açılan “Mimarlıkta İrtica (çağdışı) Var mı?” isimli sergidir… İstanbul’dakinin tersine Ankara sergisinde sadece kamu yapıları değil, özel şahıs binaları/apartmanlar da vardı. özellikle de Ankara’nın meşhur Keçiören belediyesinde boy gösteren ve başkan Turgut Altınok’un bizzat beyan ettiği fikirlerle şekillenen ucube apartmanlar da serginin objelerindendi.
    bu durum Altınok’a öyle dokundu ki, sadece 7 gün sonra serginin olduğu KARUM iş merkezine bastırdı ve serginin kapanmasına sebep oldu. bildiğim kadarıyla TSMD ve belediye arasındaki dava hala sürüyor.
    vurgulamak istediğim şu: bu ideoloji, kendine bu başkan gibi “tetikçiler”i yönetici yaptığı zaman, işin içine bir de şiddet karışmaya başlıyor. Ankara bu açıdan çok bahtsız bir şehir.

    Aslı Özbay | 10 Mart 2008

  12. size bir de resim yollamak istedim ama beceremedim. mail yoluyla yılmaz kuyumcuya yollayabilirim.

    Aslı Özbay | 10 Mart 2008

  13. Aslı Hanım,
    Resmi
    mimdap@mimdap.org
    gizem@mimdap.org
    serkan@mimdap.org
    yada benim mail adresime gönderebilirsiniz. yilmazkuyumcu@yahoo.com iletirim. Selamlar.

    yilmazkuyumcu | 10 Mart 2008

  14. Mimarlık susmuş, onun yerine ideoloji konuşmaya başlamış ve bugüne kadar hep “ideolojik” konuşuyor diye biraz da eleştirdiğimiz odalar hayret bu konuda sessiz. Bırakın onu, kişisel yararları için çalıştığı söylenen mimarlar (serbest mimarlar) konuya el atmış. Dünya fazla mı değişti nedir, ideolojik saldırıya meslek odasından cevap yok, cevap yine “projeci mimarlar”dan. Ortamımızın saygıdeğerleri bu açık farkı görmüşlerdir herhalde. (demek ki seçimleri açık ara farkla almak çok anlamlı değilmiş, maharet ondan sonra kamu yararını kollayabilmek)

    Aslı hanımın yerinde uyarısına katılıyorum. Bu bakış açısı ve ilk karşı çıkış Ankara’daki sergiyle başladı. Önerim o serginin burada gözlem adı altında yayınlanmasıdır.

    Saygılarımla

    Mehmet Okutan | 16 Mart 2008

  15. bu adalet saraylarının daha büyüğü şu anda ÇAğlayan kavşağına yapışıyor, yoldan geçerken gördüm üstelik o alana büyükşehir belediye sarayı yarışması açılmıştı ve onlarca proje yarışmıştı. şimdi adalet sarayı yapılmakla o yarışma da yok sayılmıştır. mimarlar odasının bu yarışmanın korunması için yaptığı birşeyi hatırlamıyorum. mesela niye bir dava açmadı bu konuda, herşey için açabiliyor oysa.
    saygılar

    Zafer Güngör | 7 Nisan 2008

  16. Ne yaparlasa yapsınlar iş geliyor dayanıyor, geçmişi kullanmaya, geçmişe göre akıl yürütüp, geçmişten nasıl faydalanabilirm pragmatizmine dayanıyor. işin kötüsü mimarlık gelip üç beş siyasetçinin sentez yapmaktan uzak bu değerlendirmesine araç olabiliyor. Taklit bile bir kültür birikimini gerektirir. Öyle ulu orta yapılmaz.

    mehmet selim serçe | 4 Şubat 2012

  17. Mimarlık susunca bir de bakıyorsunuz ki herşey herkes susmuş. Yukarıda sözü edilen Çağlayan adliyesi içlerinde yıkanmışlarından. Anadolu’da neler var bir bilseniz.

    cem koloğlu | 20 Ekim 2012

  18. Maalesef ülkemizde mimarlığı susma nokta getirdiler. Konuşanlar başka odaklar artık.

    Nevzat Ülker | 30 Kasım 2015


Yorum yazmak için


Kadim yerleşimlere ‘Şehir’ derim.. Planla yapılanlara ‘Kent’..

Copyright © 2020 All Rights Reserved | Mimdap.org




Türkiye'nin Lider Yapı Platformu