Gülensu: Bir ‘kentsel toplumsal hareket’ |
Ana Sayfa Bağlantılar Biz Kimiz İletişim Mimar İş İlanları
ANA SAYFA
Gülensu: Bir ‘kentsel toplumsal hareket’
Share 8 Şubat 2008

ERBATUR ÇAVUŞOĞLU / İstanbul Dergisi
Düşük yoğunluklu, huzursuz ve genç bir demokrasi deneyimine sahip olan ülkemizde, ‘kentsel toplumsal hareketlerin’ tarihi de ciltleri doldurmamakta. Öte yandan 1980 sonrasının ulusal ve küresel konjonktürü yeni bir birey ve toplum modeli öngörürken, toplumsal hareketlerin temelini oluşturan ortaklık ve dayanışma biçimlerinin giderek aşınması, bu yeni toplumun kuruluşunda belirleyici olmuş gibi görünüyor. Özellikle düşük gelir grupları için yaşam alanını kurma, gelir elde etme ve gündelik hayatı yeniden üretmede önemli işlevleri olan geleneksel dayanışma ağları ve sosyal politikaların aşınması yeni bir yoksullaşma ve yalnızlaşma sürecine işaret etmekte. Bu çözülmenin, Gülensu gibi yaşam alanını politik örgütlenme ve toplumsal muhalefet geleneği içinde kurmuş mahallelerde bile görünür hale gelmesi kentlerimizin geleceği açısından önemli kaygıları doğurmakta.

Gülensu’da yerleşim ve toplumsal mekân

1950’lerin başında ilk yerleşmelerin görüldüğü, 1956 yılında muhtarlık statüsü kazanan 1960’lı ve 1970’li yıllarda toplumsal mücadele ve emeklerle yol, su, elektrik gibi çeşitli kentsel hizmetlere ve okul, sağlık ocağı gibi kentsel donatılara kavuşmaya başlayan mahalle, 1980 yılına gelindiğinde artık bireysel ve kolektif gecekondu üretimi ile kurulmuş bir yaşam alanı ve kent parçasıdır. İmar afları, ıslah planları ile düzenlenmeye çalışılmış bu yasadışı yapılaşmış alanın 1989 yılındaki ıslah planıyla yaklaşık yüzde 60’ı yasalaşmış, küçük bir kesim arsa tapusuna kavuşmuş, çok miktarda tapu alamamış hak sahipleri ortaya çıkmış ve dolayısıyla toprak mülkiyeti sorunları tam olarak çözümlenememiştir. Sonuçta da 2004 yılında başlayan kentsel dönüşüm sürecini de etkileyen önemli bir konu olarak karşımızda durmaktadır.

“Mahallede dönüşüm, 2004 yılı Temmuz ayında onaylanan Maltepe E-5 Kuzeyi Nazım İmar Planı’yla gündeme gelmiştir. Söz konusu plan, Maltepe’de E-5’in kuzeyindeki 2.544 hektarlık alanda, farklı demografik bileşimlere ve farklı tarihlere sahip, toplam 200-300 bin kişiyi barındıran dokuz mahalleyi kapsamaktaydı. Planın uygulanması ile nüfusun 140 bin ile sınırlandırılması öngörülmekteydi. Bu, nüfusun önemli bir bölümünün bölgeden ayrılması anlamına gelecekti.” (ÜPA, 2007:149)

Çeşitli mahallelerin itiraz ettiği bu plana en örgütlü ve gözle görünür itiraz Gülensu’nun yaptığıydı. Maltepe Belediyesi 2003 verilerine göre 200 hektarlık bir alana yayılan Gülsuyu ve Gülensu olarak iki muhtarlıktan oluşan mahallede 26.540 olan nüfusun, aslında 50-60 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. 1/5.000 Nazım İmar Planı’na mahalleden yedi bin itiraz dilekçesi toplanması, mahalledeki neredeyse tüm hanelerin örgütlü bir şekilde plana itiraz etmeleri bakımından önemli bir sayıya karşılık geliyordu.

Bu örgütlülük hali aslında mahallenin tarihine bakıldığında okunabilen bir dayanışma geleneğine dayanmaktaydı. Mahallenin inşası sürecinde konut üretimini kolektif ya da dayanışma içinde yapan, altyapı yatırımları için kamu otoritesi ile pazarlık ve mücadele eden, emek yoğun çalışan, iş makineleri kiralayan, inşaat maliyetini karşılayan mahalleli, yıkım gündeme geldiğinde de binlerce kişiden oluşan barikatlarla yaşam alanlarını savunan siyasallaşmış bir kentsel alan niteliğindedir.

Gülensu’da kentsel eylemlilik, muhalefet biçimleri ve toplumsal ilişkiler

Mahalledeki yaşam alanını savunma adına var olan bu örgütlülük hali, toplumun çeşitli duyarlılıklar taşıyan kesimlerinin ilgisini de çekmeye başlamıştı. Özellikle mağdurların hakları konusunda duyarlılık geliştiren çeşitli toplumcu platformlar, akademisyenler, araştırmacılar ve gönüllü bireyler bu sürece tanıklık etmek, destek vermek, mahallelinin kendi söylemini oluşturmasında cesaretlendirici olmak, kimi zaman teknik bilgileriyle aracılık ya da tercümanlık etmek üzere mahalledeki çalışmalara katıldılar.* Aşağıdaki değerlendirmeler büyük ölçüde bu çalışmaları belirli bir mesafeden izlemeye dayalı kişisel görüşlere dayanmaktadır.

Kentsel dönüşüme konu olan birçok yerleşim alanında ‘işgalci’ söylemini çaresizlikle de olsa kabul eden ve yaşam alanını terk etmeye razı olan, ama bu terk etme pazarlığında fiyat artırma stratejisi geliştiren bir tavrın Gülensu’da ortaya çıkmamış olması dikkat çekiciydi. Üstelik mahallenin söyleminin salt Gülensu ve mağduriyetlerle sınırlı kalmaması, İstanbul ölçeğindeki diğer dönüşüm uygulamaları ve tartışmalı kentsel projeleri de eleştiren daha kentli ve bilinçli bir muhalefet biçimini çağrıştırmaktaydı. Bütün bunlar mahalleye özgü bir örgütlenme geleneği ve belleğin varlığına işaret ediyordu. Üstelik merkezî ve yerel yönetimlerin yasa ve uygulamaları, sermayenin rant projeleri karşısında, tek var olma biçiminin bir arada mücadele olduğu biliniyordu. Ancak, mevcut kentsel dönüşüm uygulamalarına karşı çıkmak ve de alternatif üretmek adına hareketi kurmanın önünde çeşitli sorunlar da bütün ağırlığıyla duruyordu.

Öncelikle örgütlülüğün sadece bir ortak sorun ya da düşman ortaya çıktığında var olması temel bir zafiyet yaratmaktadır. Gerçekten de birçok dönüşüm alanında olduğu gibi Gülensu’da da örgütlülük, yıkımlar gündeme geldiğinde canlanmakta, tehlike uzaklaşınca azalmaktadır.

Mahalledeki talep, beklenti, çıkar ve önceliklerin farklılaşmasının kökeninde etnik, mezhepsel ve yöresel farklılıklar, siyasi görüş farklılıkları, mülkiyet ve hak sahipliğine göre farklılıklar, toplumsal cinsiyet farklılıkları ve aidiyet süresi farklılıkları önemli rol oynamaktadır.

Ortak bir şeyleri olmayanların ortaklığı

Mahallenin köklü ve dayanışmacı geleneği önemli bir üstünlük sayılsa da, dayanışma genellikle bir ortak düşmana karşı refleks niteliği taşımaktadır. Nüfusu 50 bini aşan mahalle, farklı gelir düzeyleri, farklı hayat görüşleri, farklı yaşam biçimi ve beklentileri taşıyan kişi ve gruplardan oluşan oldukça kozmopolit sayılabilecek, ve asla homojen olarak değerlendirilemeyecek bir toplumsal profil sunmaktadır.

Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinden göç almış mahallede Sivas ve Erzincanlıların sayısı dikkat çekici oranda olup, Sünnî ve Alevî kimliklerin güçlü ifadelerine rastlanmaktadır. Bu farklılıklar bir araya gelme, temsilci, komisyon üyesi belirleme ve öncelikli sorun tespiti gibi konularda ortaklaşmada dezavantaj doğurmaktadır.

1970’lerden itibaren politikleşmeye başlayan ve özellikle sol düşüncenin çeşitli fraksiyonlarını içeren mahallede bu yapılanmanın izleri, duvar yazıları, poster ve afişlerde açıkça okunabilmekte ve bu ayrışmaya bağlı oluşmuş önyargılar ve kanaatlerin aşılması, bir arada durma, karşılıklı güven inşa etme ve ortak söylem oluşturmada köklü ve samimî bir birliktelik adına zorluklar yaratmaktadır.

Mülkiyet ve hak sahipliği açısından da çok farklı konumlara rastlanmaktadır. Mahallede mülk sahibi ve kiracıların beklenti farklarının yanı sıra, bir ya da çoklu ya da çok katlı mülkiyete sahip olmak da fark yaratmaktadır. Üstelik, 1989’da yapılmış İmar Islah Planı ile tapu tahsis belgesine kavuşmuş olanlarla, bu belgenin masrafını karşılayamadığı için belge ve hak sahibi gözükmeyenler, 1986 sonrası inşa edildiği için aftan yararlanamamış ve kaçak durumda olan mülk sahipleri ve hisseli mülkiyet sahiplerinin tümü dönüşüm süreçlerinden farklı etkileneceği için, önceliklerin belirlenmesi ve strateji geliştirilmesi kolay olmamaktadır. Hatta birlikte, birbirine saygılı biçimde oluşturulan yaşam alanlarında dört kata kadar izin veren aflar sonrasında apartmanlaşma eğilimi, birbirinin güneşini, rüzgârını kesmeyen, hacim olarak diğerini ezmeyen, yolu daraltmayan yapılaşmayı sonlandırmış, dayanışma yerini husumetlere bırakmıştır. Ancak mahalledeki % 85’lik kesimin konutunu yaptığı günden sonra değiştirmediğini de eklemek ve mahallenin hâlâ büyük ölçüde tek katlı bahçe düzenini koruduğunu hatırlatmak gerekir.

Mahalle nüfusunun önemli bir bölümü İstanbul doğumludur. Mahallenin 50’li yılların sonunda kurulmaya başlamış olması nedeniyle artık mahallede doğup büyümüş bir ikinci kuşağın varlığından söz etmek mümkündür. Çoğunluğun en azından 15-20 senedir mahallede yaşıyor olması önemli bir yerellik duygusu oluştursa da, gençlerin mahallenin kuruluşundaki ortaklaşma deneyimin yaşamamış olması ve 1980 sonrası siyasî kültürü içinde yetişmiş olması, kimi zaman apolitiklik ve ilgisizlik, kimi zaman da radikallik ve uzlaşmazlık gibi tavırlar geliştirmelerine ve mahallî örgütlenmede fazla yer almamalarına yol açmaktadır. Gençlerin katılımını zorlaştıran bir başka etken de geleneksel ataerkil yapının hâkimiyeti, söz hakkı ve kıymeti konusunda gençlerin dezavantajlı konumda kalmasıdır.

Ancak bu ataerkil yapının en önemli sonuçlarından biri erkek egemen kültürün yaygınlığı olarak görülmektedir. Kadınların toplumsal örgütlenme içindeki varlığı oldukça sıkıntılı bir konudur. Bölgede kadınların örgütlenmesi ve toplumsal muhalefet süreçlerinde yer alması yönünde çalışma yapan gruplar, geleneksel yapıyı kırmanın güçlüğünü ve bu konuda çok az mesafe kat edildiğini ifade etmektedirler. Nitekim dernek yönetimi, komisyonlar ve temsilciler arasındaki kadın oranı son derce düşük kalmıştır.

Eğitim seviyesinin düşüklüğü, muhalefeti örgütlemede önemli zorluklar yaratan bir başka unsur olmuştur. Okuma yazma oranının yüzde 85 olduğu mahallede büyük çoğunluk ilkokul mezunu olup, özellikle planlama ve imar hukuku gibi teknik dil ve uzmanlık gerektiren konuları izlemekte büyük zorluklar yaşamakta, bu teknik yetersizlik de bir tür özgüven sorunu ve küskünlük yaratarak ya da teslimiyete neden olarak, kimi kesimleri sürecin dışında kalmayı tercih etmeye zorlamaktadır. Nitekim yasal sorunların avukat vekâletiyle çözülmesi, sorunların takibinin temsilcilere bırakılması, alternatif bir plan üretilmesi işinin uzmanlara bırakılması, yabancılaşma ve meseleye sahip çıkmama gibi durumlar doğurmuştur.

Mahalle derneğine duyulan güvenin azlığı ve üyeliğin düşüklüğü, derneğin temsil gücünü yitirmesine, pratik sorunları aşacak insan gücünü sağlayamamasına neden olan önemli bir handikap olmuştur. Dernek, iyi niyetli bir avuç insanın gayretiyle örgütlülüğü geliştirmeye çalışırken herhangi bir grup, görüş ya da çıkarın ağırlıklı temsil edilmemesine özen göstermek istemişse de, dernekte görev alan kişilerin kimlikleri ve politik aidiyetleri bazı kesimlerin dışarıda kalmayı tercih etmesine yol açmıştır.

İşsizlik ve yoksulluk, mahallede yaygın olarak gözlemlenebilen acil, yaşamsal bir sorundur. Acil yaşamsal sorunların varlığı, katılım ve örgütlülüğü öncelik olarak ertelemeyi gerektirecek bir durum yaratmaktadır ve mahalledeki belirli kesimlerin öncelikli stratejisini var kalma ve tutunma eksenine çekmektedir.

Mahallelinin hazırlayacağı bir yaşam alternatifinin de eninde sonunda bir yasal belge olarak üretilmesi, bir ‘plan’ anlamına gelmekte ve plan sözcüğüne duyulan önyargı ve öfke, örgütlenmeye katılımda kararsızlık üretmektedir. İBB Şehir Planlama Müdürlüğü’nün MSGSÜ’den sipariş ettiği dönüşüm modeli için, üniversitede ve yerelde bir araya gelen mahalleli ve akademisyenlerin ortak bir dil yaratmadaki niyetsizliği ve beceriksizliği, hem üniversitenin hem de mahallenin geleneksel refleksini göstermesiyle sonuçlanmıştır. Üniversite, halkı planlamayı anlamayan, çıkar beklentisi içinde mağdur insanlar olarak görüp belediyeye yol haritası çizmeyen teknik bir belge üretirken, mahalleli, üniversiteyi akademik gevezelik üreten bir kurum, akademisyenleri de kişisel kariyer için kendilerini denek olarak kullanan tuzu kuru uzmanlar olarak görmüştür. Öte yandan mahallede etkinlik gösteren farklı toplumcu sivil inisiyatiflerin yöntemleri arasındaki farklılıklar, birbirlerinin yöntemlerini revizyonist, pragmatist, vb. yaftalarla eleştirmeleri, mahallede de kafa karışıklığı, şüphe ve güvensizlik şeklinde karşılıklar bulmuştur. Üstelik plan sürecinin, doğası gereği uzun analizler ve tartışmalara dayanıyor olması, ‘laf değil iş üretmek lazım’ şeklinde şikâyetlere ve kopmalara yol açmıştır. Mahallede belirli kesimler, alternatif bir plan üretmek gibi ucu açık ve bilmedikleri bir süreç yerine, geleneksel örgütlenme ve direnme biçimlerini geliştirmeyi, plan yerine barikat stratejisini benimsemeyi tercih etmişlerdir.

SONUÇ

Gülensu deneyimi, kentsel dönüşüme karşı verilen en örgütlü ve geniş katılımlı yerel tepki olarak önemli bir muhalefet süreci olmuştur. 1/5.000 Nazım İmar Planı notlarında “1/1.000 ölçekte yapılacak uygulama imar planının mahalle muhtarları, dernekler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve meslek odalarının katılımı ile yapılacağı” hükmünün yer alması bu muhalefete önemli bir mevzi kazandırmıştır. Kent yönetimi ve planlaması konusunda duyarlı sivil inisiyatiflerin ve bağımsız akademisyenlerin destekleri de sadece direnme, karşı çıkma ve tepki vermenin ötesinde, kentsel haklar bağlamında farkındalık yaratma, alternatif gösterme ve verili bir aksiyona karşı reaksiyon gösterme anlamında çok önemli bir çaba ve deneyim sayılmalıdır.

Öte yandan, mahallede yaşam alanlarını savunmanın en iyi yolu olarak kendi planını üretmek yerine barikat kurmayı tercih eden kesimlerin bulunması devlete güvensizlik olarak değerlendirilebilir, ancak planlama sisteminin de bir özeleştiri yapması, toplumsal meşruiyet kazanmada yeterince başarılı olamadığını itiraf etmesi, toplum tarafından hâlâ bir cezalandırma aracı olarak görüldüğünü kabullenmesi gerekmektedir. Şüphesiz bu eleştiriden en büyük payı alması gerekenler, yerel yönetimler kadar üniversiteler ve meslek odalarıdır. ‘Katılımcı planlama’ açısından avantajlı iklime sahip sayılabilecek Gülensu Mahallesi’nde, Türkiye kentleşmesi açısından önemli fırsatlar bulunmaktadır. Sürecin nasıl sonuçlanacağı, diğer dönüşüm projeleri ve kent planlama süreçleri açısından da belirleyici olacaktır.

Gülensu deneyimi, kentsel toplumsal hareketler açısından mağduriyete karşı çıkmanın ötesinde, kendi yaşam alanını yaratmak üzere alternatif geliştirme denemesi niteliğiyle, ‘reaktivist bir planlama girişimi’ olarak değerli bir deneyim olarak değerlendirilmelidir. Gelecekte mahallenin alacağı hal, sadece yerel dayanışma kültürünün değil, yerel yönetim anlayışı ve sivil toplumsal hareketlerin de başarısının aynası olacaktır.

* Özellikle MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden bir grup öğretim üyesi ve öğrencilerin Dayanışmacı Atölye adıyla yürüttükleri çalışma, üniversitenin kurumsal olarak sürece dâhil olmasından çok önce başlayan sivil, bağımsız ve gönüllü bir çalışma olması niteliğiyle dikkat çekmektedir. Bu sürecin öyküsü için bkz. Ölçü dergisi, Mart 2007.

Kaynak
Dayanışmacı Planlama Atölyesi, “Gülsuyu ve Gülensu Mahallelerinde Alternatif bir Planlama Deneyimi”, Ölçü dergisi, Mart 2007, TMMOB Yayınları, İstanbul.

7 Yorum
  1. Gülsuyu Gülensu dayanışmacı planlama dneyimi kendi pratik alanından çok daha büyük özlü mesajları içinde taşıyan ve taşıyacak olan bir konu. Üzerinde yapılavcak her tartışma bizi yeni duraklara çıkaracak gibi görünüyor. Kendini pratik alanda sınayan bir devrimci geleneğin ardılları masa başından laf üretmekten, kamu yararını üstlendikleri sorumlu imzadan tanzim etmekten farklı olarak alanın içine, onların sorunlarına inmeyi öngörüyor.
    Bu durum betimleyici, uyarıcı, dışarda durucu toplumsal muhalefetten elbette daha başka birşey. İşin içinde olmayı göze alan ve mahalleli adına değil onunla beraber üretim süreçlerini gözleyen bir nokta.

    Bence bu çok büyük bir kıymet. Bakış açısının kendisi ve ortaya koyduğu iddia bile saygıya, övgüye ama en önemlisi daha fazla düşünmeye değer.

    Sevgilerimle.

    Serap İçöz | 8 Şubat 2008

  2. kendi planını kendisleri yapmaya çalışan bir mahalle farklı bir yoldan ilerliyor, kendisine sunulanı değiştirmek ama soruna da çözüm arıyor demektir. bu ülke tarihimiz için çok örnekleri olan bir davranış modeli değil öncelikle. bizde demokratik örgütler, meslek birimleri ve sivil toplum alternatif bir oluşum için çalışmaktan çok kamunun(devletin) kendilerine hak vermesini, ev vermesini beklerler ve genellikle sadce durumdan şikayetçi olmayı sürdürürler. bu durum gerçekten farklı.

    pınar çelik | 9 Şubat 2008

  3. bu ülkede böyle deneyler de varmıymış, hayret ve gıptayla bakıyorum. bu projenin ayağa kaldırılması, yaşaması bu mesleklerle uğraşanların bir vicdan borcu olmalı. efsane gibi birşey aslında ve efsanelere ihtiyacımız var şu sıralar.

    orçun kuzey | 11 Şubat 2008

  4. Mevcut planlama sistemiminin çıkmazlarını sorgulayan ve toplumsal bir çıkış arayan bu deneyim gerçekten çok önemliydi. Ama ne yazık Erbatur Çavuşoğlu’nun çok iyi ifade ettiği güvessizlikler ve kafa karışıklıkları nedeniyle bu hareket bir durma ve bekleme dönemi yaşıyor. Aslında bu da çok normal. Hem toplumsal hem de fiziksel olarak böylesine sorun yumağı haline gelmiş bir kenntte kafa karışıklıklarının ( tümüyle bitmesi mümkün değil ama) biraz daha netleşmesi ve yeni bir atılımı sağlayacak güven ortamının oluşması için zaman gerekiyor sanırım.

    Asuman Yeşilırmak | 19 Şubat 2008

  5. çok mühim, iyi niyetli, katılım modelleyici, yeni bir sayfa açmayı üstlenmiş bir girişim “dayanışmacı planlama” fakat sorunları da var, mülkiyetin toplumsal bir uzlaşıyla kamusal düzenleme sırasında esnekleştirilmesi, dayanışma ruhunun mülkiyet devirleri ve ortak kullanımına imkan vermesi şu anda kafa olarka mahallelinin de sorunu ve aşılması çalışma gerektiriyor. daha fazla emek istiyor, çaba…
    saygılarımla

    lütfü sakin | 20 Şubat 2008

  6. Türkiye’nin temel sorunu toplumsal örgütlenme modellerindeki azlık. Burada gerçek anlamda katılımcı bir planlama ve uygulama yapılabilmesi (ki ülkemizde imar alanındaki çoğu sorunu kalıcı şekilde de çözecektir) için yeni örgütlenme modellerine gereksinim vardır. Bunun için bir örnek, Toplu Sanayi Bölgesi modeli gibi hukuksal özgünlüğü olan yeni bir model olabilir. Bütün alan demokratik bir yönetim ve katılımcı bir ekonomi anlayışı içinde yeni ve özgün bir örgütlenme ile son derece başarılı olacaktır.

    Mustafa Mutlu | 20 Şubat 2008

  7. karadeniz teknik üniversitesi şehir ve bölge planlama ögrencisiyim iki gündür katılımcı planlama örneklerini araştırıyorum araştırmamı daha çok yabanci planlar üzerinde yoğunlaştırmıştım. ülkemizdede böyle katılım ve dayanışma örneklerinin oldugunu görmek çok güzel.. bu andan itibaren araştırmamı bitiriyorum ve slaytımı hazırlamaya başlıyorum…

    mehmet hanifi demirayak | 6 Aralık 2009


Yorum yazmak için


Barınma sorunu bir barınma sorunu değil. Bir gençlik politikası sorunu, bir eğitim sorunu, bir sermaye transferi sorunu ve bir ücretsiz eğitim hakkı tartışması. Barınma sorunu barınma sorunundan fazlasıdır, gençliğin var olma, varlık olma, tanınma sorununun bir parçasıdır sadece. Barınma sorunu, gençlerden bu ülkenin kaynaklarının saklanmasıdır. Çözümü de siyaset üretmeyecek ama gençlik siyasete ürettirecek gibi görünüyor. […]

Copyright © 2021 All Rights Reserved | Mimdap.org